10 Kasım 2009 Salı

Yiğiter Uluğ Röportajı

Blog için sık sık röportajlar yapıyoruz. Bugün ise ünlü yazar ve yorumculardan birisi olan Yiğiter Uluğ ile söyleşi yaptık. Sağolsun her sorumuza samimiyetle ve açık bir şekilde cevap verdi. Kendisine teşekkürü bir borç biliyor ve girizgâhı çok uzatmadan söyleşiye geçiyorum.

1- Değerli vaktinizin bir kısmını bize ayırdığınız için öncelikle sonsuz teşekkürler. Klasik bir giriş yapmak gerekirse kimdir Yiğiter Uluğ?

Yiğiter Uluğ;
Ben kendini anlatmayı seven ve becerebilen bir adam değilim. Kendi halimde bir yolcuyum. Mutlaka benim de duygusal patlamalarım, öfkelerim vardır ama genelde dengede kalmayı seven, abartmayan, kabartmayan bir tipim galiba… 1986’dan bu yana medyadayım, kalemimle kalkıştığım büyük kavgalar, müthiş kapışmalar hiç olmamıştır mesela… Turgut Uyar’ın, daha sonra Sezen Aksu tarafından şarkılaştırılmış bir şiirinde bulurum ben kendimi:

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız


2- Yeni Yüzyıl'da, Radikal'de, son olarak da Vatan'da yazdınız. Emekliliğin keyfini sürdüğünüze göre, biraz dedikodu yapabilme hakkımız var sanıyorum :) Kıyaslamak gerekirse hangi gazetedeki köşe yazınız sizi daha çok mutlu ediyordu?

Yiğiter Uluğ;
Aslında Vatan’dan sonra, Fanatik ve Star da var. Epeyce gezinmişim yani… Yeni Yüzyıl benim için bir başlangıçtı ve bütün başlangıçlar gibi heyecan vericiydi. Ama en sevdiğim yazılarımı, 1997-98 de yayımlanan ve maalesef ömrü çok kısa süren Gazete Pazar’da ve 2000’lerin başında Radikal’de yazdığımı düşünüyorum. Gündemin manşetlerine bulaşmadan, patırtıdan gürültüden uzak kendi hikayeciklerimi anlatmaktı niyetim… Bir ölçüde başardım sanıyorum. Vatan’ın eklerindeki İstanbul’a dair yazılar da büyük keyifti benim için. Caddeleri, sokakları, balık pazarlarını, erguvanları, eski kitapçıları ya da bir mahalle arasına sıkışmış tarihi bir meyhaneyi yazmayı çok seviyordum.

3- Barcelona'yı tanımak için bir senenizi orada geçirmişliğiniz var. Frank Rijkaard'ın Galatasaray'a gelmesinin ardından Galatasaray'ın geleceğinin de Barcelona kadar parlak olacağı söyleniyor. İki takımın da içini dışını bilen birisi olarak bu söylentiler hakkında bizimle neler paylaşabilirsiniz?

Yiğiter Uluğ;
Tıpkı Galatasaray gibi, Barcelona da sadece bir futbol takımı değil, bir tarih, bir kültür, çok köklü bir camia... Dünyayı gezmiş, gittiği yerlerde başarılı olmuş, büyük onurlar yaşamış, deneyimli bir futbol adamının Barcelona’dan sonra Galatasaray’ın başına geçmesi elbette önemli artı ama bir kişinin bir anda bütün bir yapıyı, kültürü, alışkanlıkları değiştirmesini ummak aşırı iyimserlik olur. Evet, bunun bir benzeri yıllar önce yine Galatasaray’da yaşanmış, Derwall o zamanki yönetimin de sabrı ve büyük desteğiyle bir futbol devrimi yapmıştı. Bugünün Türkiye’sinde ve Galatasaray’ında Frank Rijkaard’a değişim için yeterli fırsatları verecek sabır ve anlayış var mı? Bunu zamanla göreceğiz… Ama şu ana kadar ortaya çıkan tablo, özellikle de medyadaki temelsiz, hoyrat ve cahilce eleştiriler, Barcelona’nın geleceği ile Galatasaray’ınki arasında pek fazla kesişim noktası olamayacağı fikrine götürüyor beni…

4- Ligdeki oyuncu potansiyelini göz önünde bulundurduğumuz takdirde gerek yerli, gerekse yabancı oyuncu olarak çok kaliteli isimler mevcut. Öte yandan Ukrayna liginin çok adını duyurmamış, sınırsız yabancının oynadığı bir lig olduğunu görüyoruz. Fakat Ukrayna’nın hem A Milli Takımı hem de genç takımı çok iyi işler yapıyor ya da Shaktar UEFA’yı kazanabiliyor. Bu durumun sırrı ne olabilir?

Yiğiter Uluğ;
Öncelikle Ukrayna’nın spordaki temelleri, altyapısı Türkiye’ye oranla çok daha sağlam, yıldız yetiştirme kapasitesi yüksek. Sadece futbolda değil, bütün olimpik sporlarda. Sergei Bubka’yı, daha 80’lerde NBA’e gitmiş Alexander Volkov’u yetiştirmiş bir ülkeden söz ediyoruz… 80’lerin ortasında büyük beyin Lobanovski’nin yarattığı Dinamo Kiev, futbol dünyasına “2000’lerin takımı” olarak sunulmuştu. Sert esen politik rüzgarlar sonucunda Sovyetler’in dağılması, o Dinamo Kiev takımının beklentileri karşılamasına, Avrupa’nın tepesinde uzun yıllar kalmasına izin vermedi. Ülkenin içine düştüğü ekonomik ve siyasi krizlere karşın, 90’larda bir Shevchenko çıkarabildiler. Bir Voronin’leri, bir Timoschuk’ları var. Bizim, gurbetçileri saymazsak, Avrupa’nın elit kulüplerinde oynayan, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finaller, finaller görebilen futbolcumuz var mı? Ben bunu ülkedeki temel spor eğitimine bağlıyorum. Ortalama bir Ukraynalı futbolcu, antrenman disiplini, iş ahlakı, sporcu gibi yaşama alışkanlıkları vs bakımından ortalama bir Türk gencinin çok ilerisinde. Bu sadece Ukrayna için değil, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Hırvatistan gibi bir zamanlar sosyalizmle yönetilmiş ve bütün vatandaşlarına spor yaptırmış ülkelerin tamamı için geçerli. Ekonomik büyüklükleri ve genç nüfusları bizimle rekabet edebilecek düzeyde olmamasına rağmen, hala sporcu fabrikası gibi çalışıyor ve önümüze geçebiliyorlar. Ayrıca yabancı oyuncu seçme konusunda da hiç fena olmadıklarını, geçen yıl Metallist-Beşiktaş eşleşmesinde gayet net gördük.

5- Ülkemizde inanılmaz bir genç futbolcu potansiyeli var. Genç millilerin katıldıkları turnuvalarda aldıkları sonuçlar takdire şayan. En son U17 Milli Takımımız Dünya Kupası’nda çeyrek final oynadı. Genç futbolcular çok olmasına rağmen önde gelen kulüplerden bir tek Galatasaray'da bu genç oyuncuları kadroda görebiliyoruz. Avrupa pazarına, Türkiye'de yetişen genç gönderebilmişliğimiz ise yok denecek kadar az. Bunun sebebi sizce nedir?

Yiğiter Uluğ;
Yıllardır aynı filmi izliyoruz. Hem de sadece futbolda değil, diğer spor dallarında da… Örneğin, Türkiye’nin basketbolda Avrupa Şampiyonaları’na bile gidemediği bir dönemde, 90’lı yıllarda yıldızlar ve gençler gibi alt kategorilerde Avrupa Şampiyonaları’nda sürekli yarı final, çeyrek final oynaması neredeyse adet haline gelmişti. O gençler büyüdü ve 15-16 yaşındayken yaptıkları derecelere bir daha asla yaklaşamadılar. Son yıllarda futbolda da benzer bir tablo var. 1988’li gençlerimiz, 2004-05’te Avrupa şampiyonu ve dünya dördüncüsü olmuştu. Şimdi de 92 doğumlular, Dünya Kupası’nda çeyrek finale yükseldi. Üstelik turnuvaya hiç yenilmeden, penaltılarla veda etti. Bu gençlerin hepsinin, gelecekte A Milli Takımı oluşturacağına ve yine dünyanın zirvesine gerçekten inanan kaç kişi var aramızda? Çünkü öyle olmayacağını, ülkemizdeki sistemin çoğu yeteneği 20-22 yaşına gelmeden öğüteceğini biliyoruz.

Bu tablonun ardında birkaç faktör var: Birincisi, dünyanın sporda ileri ülkeleri, yetiştirici ekoller, bu tip altyapı şampiyonalarına derece yapmaktan çok, oyuncu kazanmak amacıyla gelirler. Yani siz, bir Hollanda’yı, Fransa’yı, İtalya’yı gençlerde yenebilirsiniz ama bu, sizin daha iyi olduğunuzu göstermez. Çünkü onlarda birincil amaç, maç kazanmak değil, yetenekli ve fiziksel olarak gelişime açık gençleri yarınlara hazırlamaktır.

İkincisi, Türk insanının içine kapanıklığıyla doğrudan ilgili. 18 yaşında Dünya Gençler Şampiyonası’nda göz doldurmuş bir genç, eğer bizim çocuğumuzsa yarın-öbür gün Manchester United’da ya da Real Madrid’de oynamayı, tapılan bir star olmayı, oralarda Avrupa şampiyonlukları yaşamayı hayal etmez. Milli Takımla Dünya Kupası kazanmanın rüyalarını görmez. Çünkü ufku dardır. Bunlar ondan önce hiçbir Türk gencinin yapamadığı şeylerdir. Dolayısıyla, onun hayalleri de Fenerbahçe-Galatasaray-Beşiktaş üçgenine sıkışır; en beğendiği otomobili almak, Boğaz manzaralı bir evde oturmak, sokağa çıktığı zaman kendisinden imza istenmesi ona yeterli gelir. Yeni birkaç dil öğrenmek, Avrupa’da birkaç ülkeyi fethetmek yoktur onun hedefleri arasında. Yani bizden bir Platini çıkmaz. “Futbolu en üst düzeyde oynayayım, daha sonra da ülkemin 1 numaralı futbol adamı olayım, Avrupa futbolunun başına geçeyim” diyecek kadar akıllı, yetenekli, hırslı ve planlı kaç Türk genci tanıdınız? Anlatmaya çalıştığım bu faktör, yetenekli Türk gençlerinin 20 yaşından sonra kendisini geliştirebilmesinin önündeki en büyük engeldir. Çoğu, hayalini kurduğu formaya, paraya ve şöhrete kavuştuğu anda gelişimi bıçakla kesilmiş gibi durur.

Üçüncü faktör de, her an “işimden olurum” korkusuyla yaşayan teknik adamların ligde gençlere yeterince şans vermemesidir. Üzerlerindeki baskı yüzünden, ne yapacağı belli olmayan bir genç yerine yetenekleri kısıtlı, 30’una gelmiş, standart bir oyuncuyu tercih ederler. Dikkat ederseniz, büyük kulüplerimizde altyapıdan gençlerin çıkıp, şans bulduğu dönemler, kulübün genelde para sorunu yaşadığı dönemlerdir. 80’lerde Beşiktaş müthiş bir mali bunalım yaşarken, mecburen altyapısına yönelmiş ve Fikret’ten başlayarak, Ziya, Rıza, Metin, Ali, Feyyaz, Gökhan gibi gençleri kazanmıştı. Galatasaray’da Sabri, Uğur ve Arda gibi Florya’dan yetişmiş gençlere şans verilen, kulübün Mehmet Topal, Hasan Kabze, Mehmet Güven gibi alt liglerden alınan mütevazı transferlere yöneldiği dönemin, borçların iyice arttığı ve yönetimin ödeme güçlüğü çektiği günler olması da bir tesadüf değil bence... Şimdi para muslukları açıldı ve gençler unutuldu. Fenerbahçe her ne kadar altyapısını geçmişe oranla iyileştirmiş olsa da, kulüp kültürü sabrı reddettiği ve her şeyi parayla çözmekten başka bir şey bilmediği için, orada altyapıdan çıkan yeteneklerin şans bulması imkansız.

6- Total futbol olarak nitelendirdiğimiz 4-3-3 sistemini Frank Rijkaard'ın Galatasaray'ın başına gelmesinin ardından hepimiz okumaya ve yazmaya başladık. Sizce Rijkaard total futbolu Galatasaray'a uygulamayı başarabilecek mi? Eğer başarabilirse Türk futbolunun geleceği bu durumdan nasıl etkilenir?

Yiğiter Uluğ;
Az önce de söylediğim gibi, Rijkaard çok değerli bir futbol adamı ama elinde sihirli değnek yok. Biliyorsunuz, “Total Futbol” Hollandalı futbol adamı Rinus Michels’in dünyaya kazandırdığı bir kavram. Michels, Cruyff’un hocasıydı, Cruyff da Rijkaard’ın hocası. Her iki ustayla çalışmış olan Neeskens de bugün Galatasaray kulübesinde, Rijkaard’ın yanı başında oturuyor. Sadece bu fotoğraf bile, Galatasaray’ın rakiplerinden daha farklı bir gelecek planladığını, sahada aldığı sonuçlar ne olursa olsun, daha keyifli, tempolu, izlenmeye değer bir oyunun peşine düştüğünü gösteriyor. Ancak fiziksel mücadeleden çok aklı öne çıkaran, koşmaktan ziyade topu koşturmaya çalışan bu sistemin kusursuz hale gelebilmesi ve Rijkaard’ın kafasındakilerin bire bir sahaya yansıyabilmesi için zamana ihtiyaç var. Hem de öyle birkaç aya değil, belki de birkaç yıla! Rijkaard şu anda kendi doğrularını futbolcularına öğretmeye uğraşıyor. Bunda ne ölçüde başarılı olur, bilemem. Türk futbolcusunun temel eğitimi, algılama kapasitesi ve taktik anlayışı Avrupalı meslektaşlarının gerisinde. Rijkaard, kafasındaki oyunu, elindeki kadroya yeterince geçiremediği fikrine varırsa, o zaman oyuncuları kendi seçmek isteyecektir. İşte asıl çatışma o zaman başlayacak. Championship Manager oynama geleneğinden gelen ve her akşam evde takım bozup, takım kuran bazı yöneticilerin tercihleriyle Rijkaard’ın tercihleri ne kadar örtüşecek? Dileğim, Rijkaard’ın başarılı olması ve Türk futbolunda bazı kötü alışkanlıkların (ki bunlar, eskiden Galatasaray’da yoktu) ortadan kalkması. Mesela, yöneticilerin takım kurması…

7- Galatasaray demişken Arda Turan'ı es geçmek olmaz. Onun için, Türk futbolunun yetiştirdiği en son yetenek diyorlar. Galatasaray'da önce efsane 10 numarayı, sonra da kaptanlığı aldı, 22 yaşında olmasına rağmen… Arda hakkındaki kişisel fikrinizi çok merak ediyorum.

Yiğiter Uluğ;
Ben Arda’yı tanımadan önce, babası Adnan Beyi tanıma şansına eriştim. Mükemmel bir insandı, Vatan gazetesi yıllarımda çalışma arkadaşım oldu. Arada ayaküstü sohbet ederdik, bana Arda’yı anlatırdı. Ta o zamanlardan, ailesinin Arda’nın nasıl üzerine titrediğini, onun geleceği için nasıl kaygılandığını biliyorum. Daha önce de söylediğim gibi, Türkiye’de yetenekli gençlerin kaybolup gitmesi çok kanıksadığımız bir şey. Babası, Arda’nın öyle olmamasını, bir an önce Galatasaray kadrosuna girmesini arzuluyordu. Ben de acele etmemeleri gerektiğini söylüyordum. Bu tip hikayelerde, şans da çok önemli. Evet, Arda yetenekliydi, çalışkandı, futbolu çok seviyordu, Manisa’ya kiralık gittiği sezonda değişik mevkilerde görev yapmayı da öğrenmiş (Ersun Yanal onu sağ bek bile oynattı) ve gelişmişti. Ama yine de şans meleğinin küçük bir dokunuşuna ihtiyacı vardı. O şans, Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Mleda Boleslav maçında geldi. Kim bilir, o gün Arda tutuk bir maç çıkarsa, heyecanlanıp girdiği pozisyonları harcasa, 2 gol atmasa, belki de birkaç hafta sonra kulübü tarafından bir Anadolu takımına gönderilecekti. İnanıyorum ki, onun gibi yetenekli ve kararlı bir genç, yine günün birinde dönüp gelirdi ama biz, seyirciler ve Türk futbolu zaman kaybetmiş olurdu. Ben Arda’yı, sahada gördüğüm ilk günden beri hep çok sevimli buldum. Hani nasıl derler, kanım kaynadı. Daha sonra Euro 2008’de Milli Takım kampında yakından tanıma şansım oldu. Son derece sıcak, samimi, saygılı, çevresindekilere hep pozitif enerji veren, neşe kaynağı bir genç olarak daha da sevdim onu. Ancak son zamanlarda Arda’nın yüzünde o eski ışıltılı tebessümden eser yok. Gergin, iç barışını yitirmiş, kendini her gün yeni baştan kanıtlamak zorunda hisseden bir genç var karşımızda. Gencecik omuzlarına koskoca bir camianın yükü bindirildi. Herkesin kamplara bölündüğü, son sözü sevginin değil, haset ve nefretin söylediği bir toplumda, büyük baskı altına alarak çıldırttık Arda’yı da… Kendinden uzaklaştı, hiç üstüne vazife olmayan laflar etmeye başladı, polemiklere girdi. Artık attığı her adımda birilerine cevap verme, mesaj gönderme kaygısı taşıyor. Üzülüyorum.

8- Euro 2008'de Milli Takımlar İletişim Sorumlusu görevini başarıyla yerine getirmiştiniz. O zamanlar başarıya yelken açan ve 3. olan Milli Takımımızda Fatih Terim'i yücelten medyamız eleme gruplarında gelen başarısızlıkların ardından Terim'i yerle bir etti. Sizce Fatih Terim'in görevden istifası ne kadar doğrudur ve yerine gelecek hocanın yabancı olacak olmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Yiğiter Uluğ;
Size şöyle bir örnek vereyim:
2002 Dünya Kupası’nda Danimarka, çok zor bir gruptan çıktıktan sonra (Fransa ve Uruguay elenmişti), ikinci turda İngiltere’ye kaybetti ve evine döndü. Teknik direktör Morten Olsen’di. Biz üçüncü olduk, takımımızın başında Şenol Güneş vardı. Biz Güneş’le Euro 2004’e gidemedik, Şenol Güneş istifaya zorlandı. Danimarka, 2004’e gitti, çeyrek final oynadı. Onlar Olsen’le devam ettiler, biz Ersun Yanal’ı getirdik. 2006 Dünya Kupası elemelerinde aynı grupta buluştuk. İki maçımız da berabere bitti. Biz önce Yanal’ı gönderip, sonra grupta ikinci olduk, play-off’ta elendik. Onlar bizim arkamızda kaldı, grubu dördüncü bitirdi. Yine Olsen’le devam ettiler. Euro 2008 elemelerinde biz “yedi canlı kedi” misali bir biçimde hayatta kaldık. Onlar beceremedi, sahaya atlayan bir seyirci yüzünden evlerinde hükmen kaybettiler ve finallere gidemediler. Ama Olsen istifa etmedi. Şimdi biz, 2010’a gidemiyor ve antrenör arıyoruz. Onlar finallerde olacak, başlarında Morten Olsen var!
Biz, bu mantaliteye geldiğimiz, her türlü sonucu olgunlukla sindirdiğimiz gün futbolda bir dünya ülkesi oluruz ancak… Aksi takdirde Ahmet gider, Mehmet gelir, hatta döner, bir daha gelir, bir şey değişmez.
Fizik, kimya, bütün pozitif bilimler der ki, hiçbir şey yoktan var olmaz ve varken, durup dururken yok olmaz. Geçen yaz iyi olan, Avrupa’da yılın teknik adamları arasında gösterilen Fatih Terim de bir anda kötü olmaz bence. Sonuç ne olursa olsun, kesinlikle kalmalıydı. Ondan beklenen sadece A Milli Takımı yönetmesi değil, Türk futbolunun geleceğine yön vermesiydi. Çünkü Türkiye’nin bir başka Terim’i yok. Onun kariyerine, deneyimine, görgüsüne, bilgisine sahip bir başka teknik adamımız var mı? Yok. Öyleyse neden onu bir kenara atıp, o koltuğun hakkını vereceğinden şüpheli olduğumuz birilerinin peşine düşüyoruz? Ayrıca çok merak ediyorum: Güneş’in, Yanal’ın, Terim’in maaşlarını sürekli diline dolayan medya, şimdi “Hiddink gelsin, Lippi gelsin, Scolari gelsin” çığlıkları atıyor. Bu adamlardan birini bir yıllığına İstanbul’a getirmenin maliyeti en iyimser tahminle 5 milyon Euro. Peki, maaşı ayda 400 bin Euro olan bir Milli Takım hocası için bu köşe yazarları ne yazacak?

9- Avrupa'da çok ön planda olan oyuncular genelde kıyaslanırlar. Bu 50 sene önce de böyleymiş, 30 sene önce de böyleymiş, bugünlerde de böyle. Geçtiğimiz sene verdiğiniz bir demeçte 20 yıldır işin içinde olduğunuzu belirtmişsiniz. 20 yıldır Avrupa'da izlediğiniz en iyi futbolcu hangisiydi?

Yiğiter Uluğ; 1990’dan bugüne dersek, Zinedine Zidane… Ama mesleğe girdiğim ilk yıllarda, 1986-90 arasında dünyanın başını döndüren Maradona’yı da es geçmek olmaz.

10- Orlando Magic sezona fırtına gibi başladı ve bench'inin daha derin olması sebebiyle bu sezona daha umutlu bakıyorlar. Siz Hidayet'li bir Orlando'yu mu, yoksa Carter'lı bir Orlando'yu mu tercih edersiniz? Son olarak eğer bu bench kalitesi geçtiğimiz sezon olsaydı Hidayet'li Orlando'nun şampiyonluk şansı ne olurdu?

Yiğiter Uluğ;
Carter’lı bir Orlando’yu henüz pek izleyemedik. İlk 7 maçın sadece 3’ünde oynayabildi. Aslında bu bile, sorunuza “Hidayet” cevabı vermek için yeterli. Carter, Hido’dan 2 yaş daha büyük ve zaman zaman sakatlıkları yüzünden maç kaçırabiliyor. Ama daha atletik ve belki de bu nedenle tribünlere seyirci çekebilecek bir isim. NBA’de kulüp yönetimleri, bazen sadece sahadaki oyunu düşünerek değil, gelir-gider dengelerini düşünerek transfer yapıyor. Ayrıca, Carter’ın kontratı 2011’de bitecek. Bekleneni veremezse Orlando’nun ondan vazgeçip bir başka yöne gitme özgürlüğü var. Oysa Hido, 5 yıllık kontrat istiyordu. Bütün bunlar, Magic’in tercihini etkilemiştir muhakkak. Geçen yıl daha derin bir bench’e sahip olsalar, şampiyonluk şansları vardı elbette. Hatta Jameer Nelson, sakatlıktan biraz erken dönebilmiş ve forma girmiş olsa, o bile yeterdi diye düşünüyorum.

11- Bu sezon NBA'de güçlü olan takımların artık daha da güçlendiğini görüyoruz. Altta olan takımlarla üstte olan takımların arasında oluşan fark açıldı. Henüz erken olmasına rağmen sizce kim şampiyon olabilir?

Yiğiter Uluğ;
Teşhisiniz doğru; güçlüler daha da güçlendi. Çok fazla şampiyonluk adayı yok benim gözümde. Batı’da Lakers ve San Antonio. Doğu’da Boston ve Cleveland.

12- Mehmet Okur gibi, Hidayet Türkoğlu gibi Ersan İlyasova gibi 3 NBA oyuncusu olan bir ülkenin ligi şu anda Avrupa'da ve dünyada ne kadar biliniyor ya da ne kadar takip ediliyor? Sizce Basketbol Milli Takımımız ya da Beko Basketbol Ligi hak ettiği yerde mi?

Yiğiter Uluğ;
Bir kere, lig kalitesi ile milli takımların aldığı sonuçlar arasında her zaman doğru orantı olmuyor. Sırplar, Hırvatlar, Slovenler Avrupa şampiyonalarında her zaman üst sıralarda ama ligleri ne kadar takip ediliyor? Ruslar son yıllarda dünyanın parasını harcadı, pek çok büyük yıldızı liglerine getirdi, onların ligini bile izlenmiyor. Avrupa’da Euroleague ve İspanya ligi dışında izlenebilir kalitede, tribünlere seyirci çeken lig göstermek zor. İtalya büyük düşüşte.

Yunanistan’da sadece iki takım olması, heyecanı öldürüyor. Maalesef biz de öyleyiz. Ayrıca bir ligin kalitesini sadece oyuncuların yetenekleri belirlemiyor. Kulup organizasyonlarının, tesislerin, ülkedeki ekonomik şartların ve ona bağlı olarak satın alma gücünün de önemli ölçüde payı var, toplam kalitenin artmasında…

Milli Takıma gelince… Bence Avrupa’da her zaman ilk sekize girecek, zaman zaman da yarı final oynayabilecek potansiyelimiz ve yeteneklerimiz var. Ama bu yetenekli oyuncuları toparlayıp doğru kimya oluşturacak sağlıklı bir yönetim anlayışımız, oraganizasyon becerimiz yok. Bu nedenle 2001’deki Avrupa ikinciliğinden bu yana yerimizde sayıyoruz. NBA’deki yıldızlardan maksimum verim alamıyoruz. 2006 Dünya Şampiyonası’nda şöyle bir parladık, bu yaz da ilk 5 maçın tamamını kazanarak herkese gözdağı verdik ama sonra yine “Türk gibi” bitirerek sekizincilikten öteye gidemedik. Çok yazık oldu. Polonya’dan madalya ile dönmek işten bile değildi.

13- Çok hızlı başladığımız Eurobasket 2009’da yaşadığımız düşüş neticesinde istediğimizi alamadık. Bu deneyimlere de dayanarak Tanjeviç'in performansını değerlendirir misiniz? Tanjeviç kadroya almadığı bazı oyuncuları 2010 için kadroya dahil etmeli mi?

Yiğiter Uluğ;
Türkiye’ye gelmeden önce Tanjeviç benim de çok beğendiğim, takdir ettiğim bir basketbol adamıydı. Avrupa’nın saygı duyduğu yetiştiricilerden biriydi… Bu nedenle Türkiye’de hiçbir antrenöre nasip olmayacak inanılmaz bir krediyle ve hoşgörüyle işe başladı, yıllardır da öyle çalışıyor. İddia ediyorum, şu anda Tanjeviç’e sunulan maddi-manevi şartları dünya üzerinde verebilecek başka bir ülke yoktur. Türk basketbolunda gelmiş geçmiş en yetenekli kuşağın yardıdan fazlasıyla hem kulüp takımında, hem de milli takımda yılda 365 gün çalışma şansı var. 2004’ten beri beş senedir görev başında. Yenilse de, yense de ona güvenen yöneticiler var arkasında. Tıkır tıkır parasını alıyor. Fenerbahçe gibi, kültürü gereği altyapıya pek inanmayan bir camiada çalışıyor ve “Hedef 2011” diyerek, yabancı haklarını da genç Slovenlerden yana kullanıyor, kimse gıkını çıkarmıyor. Ama hâlâ beklenen gelişme yok bence… Hakan Demirel, Serhat Çetin yok oldu. Oğuz Savaş her gün geri gidiyor, bırakalım NBA hayallerini, Euroleague seviyesinin de altına inmek üzere. Ömer Aşık en kritik maçta çıkıp, 1/6 veya 2/10 faul atıyor… Bu mu gelişme? Bu mu 2011’in takımı? Bence, basketbol hızla değişiyor ve Tanjeviç’in tarzı artık demode. Bugünün basketbolunda çok fazla detay var ve Tanjeviç, takımına detay çalıştırmıyor. Pek çok şeyi kendi haline bırakarak, kaostan bir şeyler çıkarma felsefesine inanıyor o. Bu nedenle de oyuncular bir yere kadar gelişip, orada duralıyor. Çok kritik bir noktadayız. Fenerbahçe Ülker, bu sene Avrupa’da treni kaçırmış görünüyor. Treni kaçırmış bir takımın oyuncularına sezon sonunda milli forma giydirip, onların bir anda şahlanmasını ve Dünya Şampiyonası’nda madalya kazanmasını bekleyemeyiz. Oyuncuları değiştiremeyeceğimize göre, yapmamız gereken koçu değiştirmek. NBA’den gelecek üç oyuncumuzun da saygı göstereceği ve takımı toparlayacak yeni bir isme ihtiyacımız var. Fakat Turgay Demirel böyle düşünmüyor ve Tanjeviç’le sonuna kadar devam edecek.

14- Blog yazarları günümüz spor medyasına karşı duruşları ve çabaları ile son dönemlerde çok dikkat çekiyor. Sizin de haftada bir Salsa Basket'te yazdıklarını okuma fırsatı buluyoruz. Blogger'lar hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Yiğiter Uluğ;
Bence konvansiyonel medya bitti. En azından spor medyasında durum böyle. Son günlerde yaşananları görüyor, okuyorsunuz. Bu aslında bir dönemin bitişi… Bizans’ın düşmesi gibi bir şey. Sporda genç okuyucular, medyada koltukları, köşeleri kapmış, “Fenergassaraybeşktaş”tan başka bir şey bilmeyen, sözüm ona spor yazarlarını çoktan geride bırakmışlardı. Internetteki forumlarda, yazıların altına girilen yorumlarda gayet net görebiliyordunuz bunu… Blog’larla birlikte patlama büyüdü, şimdi herkes kendi spor sayfasını yapıyor. Ve iddia ediyorum, çoğu gündelik spor sayfalarından daha iyi. Çünkü farklı, daha geniş bakabilen bir gözü var, insan sevgisi var, merakı var… Bir maç yazısını yazarken, içine U2’dan bir şarkı sözü ya da NBA’den bir örnek katabiliyor. Eski, köhnemiş kalıplara takılıp kalmıyor. Çünkü kimseye bir borcu yok. İktidara yakın olayım uğraşı yok. Spor medyasında haberler Etiler’deki İtalyan restoranlarında, yöneticilerle beraber oturulan masalardan yazılıyor. Blogları yazan gençler ise eve pizza söylüyor büyük ihtimalle. Ben onların pizzasından bir ısırık almayı çok seviyorum.

15- Sporun her türünü yazmaya çalışan bir ekip olarak bize önerebileceğiniz neler var? İnceleme fırsatı buldunuzsa Sportif Cümleler hakkında iyi ya da kötü neler söyleyebilirsiniz bize?

Yiğiter Uluğ;
“Nil humani mihi alienum”
Terentius’un bu sözünü bir kenara yazın mutlaka… “İnsana ait olan hiçbir şey bana yabancı değildir” demiş. Sporu neden seviyoruz? İçindeki insana ilgisiz kalamadığımız için… Aslında onu yakalamaya, öğrenmeye, çözmeye meraklı olduğumuz ve onu sevdiğimiz için… İçinde insan olmayan hiçbir öykü okunmaz. Sporda da çekişme, istatistikler, taktikler, saha dışında dönen dolaplar insan öykülerinin önüne geçerse, bizim spor sayfalarındaki hale düşer her şey… Olay spor olmaktan çıkar, sidik yarışına döner. Sportif Cümleler’e çok uzun değil ama şöyle bir baktım. Elinize sağlık. Bundan sonra daha sık bakarım

4 yorum:

  1. Harika bir söyleşi olmuş. Önemli noktalara vurgularda var. Çok keyif aldım çok beğendim. Elinize sağlık, Yiğiter Uluğ'ya da samimi ve doyurucu cevapları için teşekkürler...

    YanıtlayınSil
  2. Ellere, dillere, kollara sağlık. Sevgiler.

    saLsa

    YanıtlayınSil
  3. Cidden harika olmuş. Teşekkürler :)

    YanıtlayınSil

 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir