Galatasaray'ın ligde kolay maç kazanamama sorunsalı çok önemli bir boyuta gelmeye başladı. Ligde uzun zamandır iki farklı galibiyet aldığımızı hatırlamamamın yanında son dakikalarda yaşanan heyecanın tarifi yok. Ama Galatasaray'ın futbol olarak geriye gittiğini söyleyemeyiz. Aksine iyi futbol oynadığımız maçların sayısının çok olduğunu görebiliyoruz. Denizlispor maçında bile 1-0 öne geçene kadar geçen süre, maç 1-1'e geldikten sonra oynadığımız futbolla Galatasaray istediğinde oyunu kopartabildiğini gösterdi. Bu tamamen kadro kalitesi ile alakalı bir durum. Bu hücum hattına Keita'nın da eklenmesiyle beraber çok daha farklı bir boyut kazanacağız. Çünkü Galatasaray'ın sol tarafı öyle yada böyle çalışıyor. Bu hücum futbolunda sorun Keita'nın olmamasından ibaret. Ayrıca yukarıda yazdığım iyi futbol oynamamıza rağmen tek farklı, zor galibiyetler elde etmemizin çözümlemesi ise defans hattında yaşanan problemler {kaleci başı çekiyor} ve Baros'un sakatlığının ardından yaşanan gol sıkıntısıydı.
Denizlispor'un bu saatten sonra kaybedebileceği herhangi bir şey yok. Ligde tutunmak adına bütün kozlarını oynayacaklar, her maça galibiyet parolasıyla çıkacaklar ve mücadeleden asla ödün vermeyecekler. Bunun ilk örneğini Fenerbahçe deplasmanında oynadıkları futbolla görmüştük. Çok iyi bir futbol oynadıklarını söyleyememe rağmen mücadele anlamında çok iyiydiler. Galatasaray karşısında ise mücadele olarak iyi olmalarının yanında daha pozitif futbol oynadılar ve defansta Galatasaray'ın açıklarını iyi değerlendirdiler. Defansta Galatasaray'ın açıkları ise sol ve sağ bekte oynayan Uğur Uçar, Caner Erkin ikilisiydi. Şimdi bu iki futbolcuya da fazla yüklenemiyorum. Çünkü Caner Erkin sol bek oynadığında çok verimli olan bir futbolcu değil. Maçta 1-0 öne geçene kadar sürece baktığımda Caner sol bek oynamasına rağmen alışkanlıklar gereği sol açık gibi hareket etti ve maçtan düşmesi bir o kadar hızlı oldu. Sağ tarafta ise Uğur Uçar & Barış Özbek uyumsuzluğunu izledik. Bek oynayan futbolcu biraz da önünde oynayan futbolcu kendini gösterdiğinde etkili olabilir. Barış Özbek sağ açıkta kontrollü oynamasına rağmen defansif ağırlığı sağ tarafı etkili kullanamamamıza yok açtı. Doğal olarak Uğur Uçar'ın da performansı aynı orantıda düştü.
Yaşanan bu defansif sorunlar neticesinde Rijkaard beni bir kez daha şaşırtan ama bir o kadar saygı uyandıran hamlesini gerçekleştirdi. 70. dakikada yaptığı Jo & Emre Güngör değişikliği maçın kırılma anı oldu. O dakikaya kadar Denizlispor'u durdurmakta güçlük yaşayan Galatasaray bir anda rakibini durdurmayı başardı. Hem de Denizlispor'un en etkili olmasını beklediğimiz dakikalarda bu gerçekleşti. Normalde santrafor ile stoper değişikliklerini 85. dakikadan sonra falan izlemeye alışan bir neslin evladıyımdır. Bu değişiklik Galatasaray'da bir anda domino etkisi yarattı ve Emre Göngür sağ beke, Uğur Uçar sol beke, Caner Erkin sol açığa, Giovani ise ileri uca geçmiş oldu. Bu değişiklik Galatasaray'ın daha iyi savunma yapıp, rakibini durdurmasının yanında hızlı ataklarla rakip kalede etkili olmasını sağladı. Maç bana sorarsanız 70. dakikada yapılan bu değişiklikle bitmiş oldu.
Yeni transferlere gelirsek Jo ve Giovani bu maçta oldukça iyi oynadılar. Jo, Galatasaray'ın Baros'un sakatlığından beri yaşadığı santraforun getirdiği güzelliklerden faydalanmayı tekrar öğrendi, Giovani ise ilerleyen haftalarda neler yapacağını kısa bir fragmanını gösterdi. Bu takıma Keita'nın hatta Kewell'ın zorlarsak Baros'un katılacağını unutmayalım. Emre Çolak eline geçen fırsatları iyi kullanmaya devam ediyor. Arda'yı zaten anlatmama gerek yok, o kendini son dakikada yaptığı çalımla gayet iyi anlattı. Elano'nun ise Mustafa Sarp ile yer değiştirdiğinde daha iyi olacağını hep birlikte göreceğiz. Galatasaray sistem anlamında doğru yolda ilerliyor. Rijkaard kafasında düzenlediği şablonu bütün takıma aşılamaya tüm hızıyla devam ediyor. 1-0 öne geçtikten sonra geri çekilme psikolojimiz bugün ortaya çıkmasa farklı bir maç izleyebilirdik. Denizlispor'u da mücadelesinden ötürü tebrik ediyorum ve Leo Franco'ya buradan mesaj gönderiyorum. Leo Franco yarın Sportif Cümleler'de :)
Ben dahil çoğu Galatasaray'lı Nonda'nın takımdan gönderilmesi için kampanya boyutuna varan olaylar gerçekleştirdi. Çünkü iki sezon boyunca yokları oynadığını söylememiz mümkün. Bu sezonun başında yeniden parlamasına rağmen Baros sakatlandıktan sonra iş ciddiye bindiğinde Nonda'nın artık Galatasaray'a yetmeyen bir futbolcu olduğunu gördük. Nonda'nın futbolunu eleştirsem bile karakter aslında kendisine asla laf söyleyemem. 2.5 sezon boyunca öyle yada böyle düzgin işler yaptı, futbol dışında asla gündeme gelmedi ve Galatasaray formasını hakkıyla taşıdı. Durum böyle olunca insan biraz üzülüyor. Keşke böyle bir duruma gelmeseydik ama yapacak bir şey yok. İşin ucunca Kewell ve takımın vizyonu olunca bu operasyon gerçekleşmek zorundaydı.
Galatasaray'da Nonda'yı kuru kuru göndermek istemedi. Geçmişte Mondragon'a yaptığı gibi ona plaket vererek, alkışlarla uğurladı. Nonda'nın da ayrılırken yaptığı açıklamalar oldukça güzel. Onların bana gösterdikleri yakınlık sayesinde, küçükken Afrika'da yaşadığım güzel futbol ortamını burada yakaladım ve bana verdikleri desteği hiçbir zaman unutmayacağım diyerek gider ayak bizleri biraz daha burktu. Nonda deyince futbolundan ziyade ben güzel şeyler hatırlayacağım. Mesela Galaatsaray'ı nasıl benimsediğini, çocuklarının bile Türkçe konuştuğu, Fenerbahçe'ye attığı golle getirdiği şampiyonluk gibi durumları hatırlamak istiyorum. Nonda bunu fazlasıyla hak eden bir futbolcu. Büyük ihtimalle Fransa'ya geri dönecektir ve kariyerini orada tamamlayacaktır. Ayrıca Nonda'nın bu ayrılışını görerek geçmişte takımdan ayrılan ve kulübe her ortamda kötü şeyler söyleyen efsane futbolcularımıza selam olsun. Bu da ayrı bir yazı konusu olacaktır.
Biraz evvel biten Avustralya Açık erkekler finalinde müthiş bir mücadele izledi tenisseverler. İlk iki set klasik Federer maçları gibi geçse de final setinde Andy Murray'in de oyuna ortak olmasıyla final seti, 30'un üstünde oyun ile sona erdi. Final setini de kazanan Federer rakibine set vermeden 16. Grand Slam şampiyonluğuna giderek, rekorunu daha da perçinledi. Maçta en dikkat çeken olay şüphesiz ki Federer'in yorulmak nedir bilmemesiydi. Andy'nin deneyimli rakibi karşısında cesurca savaştığını görsek de özellikle tie-breake giden final setinde onun için kenarda bir enerji içeceği deposu olsaydı, belki maç bir set daha uzayabilirdi. 30'larına girmesine bir sene kalan Federer, 20'lik çocuk Murray'ı nefesiyle boğdu. Rod Laver Arena'da tıklım tıklım dolu tribünler önünde oynanan karşılaşma tam 2 saat 41 dakika sürdü. Andy'nin deneyimli rakibi karşısında cesurca savaştığını görsek de mağlup olmasını engellemedi bu durum. Federer daha önce 2004, 2006 ve 2007'de mutlu sona ulaşmış, 2009 finalinde gözyaşlarıyla Nadal'a elenmişti. Bu şampiyonluk 16. Grand Slam zaferi olmasının yanı sıra, Federer'in 4. Avustralya Açık şampiyonluğu oldu. Murray ise 74 yıldır bir grand slam ünvanı peşinde koşan İngilizleri yine hayal kırıklığına uğrattı. Avustralya Açık'ta rekor 63-68 yılları arasında üstüste 5 kez şampiyon olan Roy Emerson'a ait. Murray ile daha önce 11 kez karşılaşan Roger, 5. galibiyetine uzandı. En son 2008 Amerika Açık finalinde karşılaşmıştı iki raket Grand Slam'lerde, o maçı da Federer kazanmış ve Amerika Açık şampiyonu olmuştu.
Maça dönecek olursak; ilk sete aslında iyi başlayan Muray oldu. Andy aldığı iki oyunun ardından Federer'in üstüste bulduğu 3 puana engel olamadı. Federer'in 4. aceinden sonra ilk set sonucu da belli olmuştu. Federer ilk seti 6-3 kazanmış ve seride 1-0 öne geçmişti. İkinci sete başlamadan önce Murray mavi olan tişörtünü, beyaz ile değiştirerek belki de kendince bir totem denedi. Ama bu totemin pek işe yaramadığını söylemek mümkün. Bu da maça dair enteresan bir anektod olarak gözümüze çarpıyor. 46 dakika süren 2. seti Federer 6-4 kazandı ve durum 2-0'a geldi. İşte tam bu noktada final seti başladı ki herkesin nefesini kesecek kadar heyecanlıydı. 3. sete başlarken Murray'ın yaptığı bir hata kendisini hayal kırıklığına sürükledi. Zaten maçın kırılma noktası olarak gösterebiliriz bu durumu. Moral olarak çöküşe girince Federer'e karşı koyamadı genç raket. Sonradan toparlanan Murray, set ortalarında normal oyununa dönmeyi başardı. Bu dakikadan sonra 5-5'e gelen set, finali tie-breake götürdü. Federer iki maç sayısından yararlanamasa da durum 11-12 iken Murray'ın kısa düşen backhandi sayesinde seti 7-6, maçı da 3-0 kazanarak, 3'lük serisine bir final maçı daha eklemeyi başardı.
Böylece sezonun ilk Grand Slam'ini alan ekselansları, tüm sezon için korkulu rüya olmaya devam edecek. 15000 kişinin izlediği maçtaki en özel izleyiciler ise şüphesiz Federer'in eşi Mirka ve Murray'ın ailesiydi. Bu yazı da Avustralya Açık tenis turnuvasının son yazısı oldu. Turnuva boyunca sürçü lisan ettimse affola. Umarım hatasız yazmışımdır her yazıyı. Okuyanların gözlerine sağlık. Tenis de Federer ile güzel. Gelelim fotoğraflara;
Murray ikinci sete girmeden önce tişörtünü değiştirirken;
Sezon başında yapılan çarpık yapılaşmaya rağmen Ankaragücü'nün bazı iyi hamlelerini de mutlaka yazmak gerekiyor. Ankaragücü sezon başından bu yana iyi yabancılar almaya çalışıyor. Sezon başında Vassell'i aldıklarında hepimiz büyük heyecan duyduk. Hatta Maniche ve Sol Campbell gibi isimlerin Ankaragücü ile adlarının anılması daha da farklı bir heyecan konusu olmuştu. Bugün Sol Campbell'i Arsenal geri aldı. Hem de 35 yaşında olmasına rağmen. Yani yapılanma çarpık olmasına rağmen hamleler heyecan verici.
Ligin devre arasına girdiğimizde Ankaragücü sezon başında yapması gereken ama yeterli zamanı bulamadığı için gerçekleştiremediği hamleleri gerçekleştirmeye başladı. Ankaragücü geçtiğimiz günlerde müthiş bir imza şovu gerçekleştirdi diyebiliriz. Geremi, Rothen ve Marek Sapara ile sözleşme imzaladılar. Ayrıca takımın başında Fransa ile Avrupa Şampiyonluğu yaşamış Lemerre'yi yanına ise benim çok takdir ettiğim bir isim olan Ümit Özat'ı getirdiler. Dediğim gibi hamleler doğru ama yapılanma çarpık. Sezon başında Hikmet Karaman ile hiç yola çıkılmayacaktı. Ankaraspor'dan futbolcular getirildiğinde kadronun durumuna daha fazla özen gösterilecekti. Takımda o kadar fazla futbolcu vardı ki seanslı idman sistemine geçmelerini bekledim. Yani belirli bir saatte takımın yarısı, diğer bölümünde ise diğer yarısı idman falan yapacaktı. Kadro genişliği iyidir ama bu kadar genişliği henüz Dünya'da kaldırabilecek bir takım görmüyorum.
Geremi'yi hepimiz tanıyoruz. Real Madrid ve Chelsea günleri oldukça ilgi çekiciydi. İyi takımlarda güzel futbol oynadı ve yeniden kendini kanıtladığı Ankara topraklarına döndü. Rothen ise bir ara Fransa Ligi'nin en önde gelen futbolcuları arasında yer alıyordu. Sapara bu iki futbolcunun aksine Ankaragücü'ne daha uzun yıllar hizmet edebilir. İnşallah bu transferleri ağız tadıyla takip ederiz ve bu isimler de Vassell gibi blog tutmaya, Ankara anılarını yazmaya başlamazlar.
Başlıktaki espri Oğuz'a ait. Zaten fotoğraf da onun blogu Barbarossa'dan. Geçtiğimiz günlerde Carling Cup yarı finalinde Manchester derbisi izledik. United, City'i Old Trafford'da tokatlayıp gönderdi. City 33 senedir Carling Cup'ı kazanamıyor. Bu mağlubiyet ile 34. seneye döndüler artık. United taraftarı da bu olayı bir pankarta dökmüş. İngiltere Kupasını 34 senedir kazanamama, komşu takımlar, mavi ve kırmızı.. Bunlar bana bir yerden tanıdık geliyor :p Ne mutlu kırmızıyım diyene :))
2010 sezonu bir çok takım için büyük önem arzediyor. Bu takımlardan iki tanesi; McLaren ve Ferrari için durum biraz daha önemli elbette. Çünkü iki takım da geçtiğimiz sezonu istedikleri yerde bitiremeyip, 2010'a umutlarını bağlamışlardı. Geçtiğimiz sezonun ilk yarışlarından havlu atarak şampiyonluk şansını yitiren Ferrari bu sezona 2 şampiyonluğu bulunan Fernando Alonso'yu bünyesine katarak başladı. Hatırlayacaksınız, Ferrari geçen sene sadece 1 yarış kazanabilmiş ve şampiyonayı 4. tamamlamıştı. Geçtiğimiz sezonki hayal kırıklığı takıma 2009'u bırakıp 2010'a yoğunlaşma kararı aldırmıştı. O günlerden beri harıl harıl 2010 aracı için hazırlanan Ferrari, bu aracı geçtiğimiz günlerde basına tanıttı. Ferrari bu hamleyle, sezonun ilk araç tanıtan takımı ünvanını da aldı. Yeni araçlarına F10 adını vermişler bu sene de. Geçen sezon 60. kuruluş yıllarından dem vurarak F60 demişlerdi araçlarına. O araç pek uğurlu gelmemişti. Bakalım bunun akîbeti ne olacak.. Teknik sorumlu Aldo Costa; "Bu yeni aracın, aero gelişimi, araç ayarları ve ayrıca motor konularında ileri yönde iyi bir adım olduğunu düşünüyoruz. İleri yönde büyük bir adım attığımız konusunda kendimizden eminiz" diyerek araçlarına ne kadar güvendiklerini vurguladı yapılan tanıtımda.
Geçtiğimiz sezonun şampiyon pilotu Button'ı bünyesine katarak Hamilton - Button ikilisiyle elini biraz daha güçlendiren McLaren, yeni aracını tanıtan 2. takım oldu cuma günü yaptıkları tanıtım ile. McLaren'in 2010 aracının adı MP4-25. Mercedes motorlu MP4-25'in örtüsü, Newbury'de Vodafone UK merkezinde açıldı. Geçtiğimiz sezon sonunda Mercedes ile yollar büyük ölçüde ayrılınca McLaren yoluna tek başına devam etme kararı aldı. Geçtiğimiz senelerde Mercedes sebebiyle gümüş renkli araç kullanan McLaren bu alışkanlığını değiştirmemiş gördüğümüz kadarıyla. Fakat aracın Red Bull tarzı motor kapağı ilk dikkat çeken yeri. Zira bu kısım geçen seneki araç ile bu seneki aracı görünürdeki en büyük farkı. Tanıtıma katılan Dünya şampiyonları Jenson Button ve Lewis Hamilton'a rekabetçi araçlar vereceklerini vurgulayan Whitmarsh, şampiyonluk konusunda konuşmak içinse çok erken olduğunu kaydetti. Takım patronu Whitmarsh araçla ilgili olarak; "Harika bir takım ve rekabetçi bir araç, sadece en iyi pilotlarla başarılı olabilir. Pilotlarımızın hiçbirini tanıtmama gerek yok. Çünkü son iki dünya şampiyonlarıdır. Takımımız pistte Lewis ve Jenson'un temsil etmesinde heyecan duyuyoruz. Her iki pilotumuz da kazanandır ve bu sene de kazanmak istiyorlar" diyerek bu seneki şampiyonluğa göz koyduklarının sinyallerini gönderdi.
Nefesleri kesen Avustralya Açık'ın ilk finali bugün sabah saatlerinde klasmanın bir numarası Serena Williams ile tenise yeniden dönüş yaparak taraftarlarını mutlu eden ve döndüğü günden beri çok başarılı bir grafik çizen Justine Henin arasında oynandı. Kendi kulvarlarından finale yükselen iki raket için çok zorlu bir maç yaşamadıklarını söylersek sanıyorum yanılmayız. İki raket arasında geçen müthiş mücadelenin ardından Serena Williams 2 saat 7 dakika süren mücadeleyi 6-4, 3-6 ve 6-2'lik setlerle kazanarak sezonun ilk Grand Slam'inde şampiyonluk ipini göğüsleyen taraf oldu. 2003, 2006, 2007 ve 2008 yıllarında Avustralya Açık'ı kazanan Serena, bu seneki turnuvayı da kazanarak hem Avustralya Açık'ı 5 kez kazanan ilk raket oldu, hem de üstüste kazandığı 3 Avustralya Açık ile adını tarihe yazdırdı. Serena, elde ettiği bu şampiyonlukla aynı zamanda, Birleşik Amerikalı bir diğer tenis efsanesi Billie Jean King'i de toplam Grand Slam sayısında yakalamış oldu. Bu turnuva Serena'nın 15. finalindeki 12. şampiyonluğu oldu. 2008'deki emekliliğinin ardından geri dönen ve bu sezon 11 maçta mücadele eden Justine Henin {ki bu 11 maçın 7'si Avustralya Açık maçlarıdır} ikinci seti kazanarak maçı bir set daha uzatsa da Serena'nın elinden kurtulamayarak finali ikincilikle bitirdi.
Maçın büyük bir bölümünde Justine öne geçiyor, sonra Serena onu yakalayarak puanları kazanıyordu. Bu bilhassa final setinde çok oldu. Ama final setinin son anlarında Serena, tam biz onun için yoruldu derken maçı kendi lehine çevirmeyi başardı. İlk servisin oyunları bildiğimiz tenis maçları gibiydi. Durum 1-0'dan 1-1'e, sonra 2-1'e 2-2'ye geldi. İlk sette durumun 4-4 olmasından sonra ritmini bulan Henin'in bu başarısı ne var ki seti kazanmasına yeterli olmadı. Servis attığı 9. oyunu sorunsuz bir şekilde kazanan Serena, rakibinin servisinde yakaladığı set puanını iyi değerlendirince ilk seti hanesine yazdıran taraf oldu. İkinci setteki ilk 3 oyunda Serena öne geçti. Fakat 4. oyundan itibaren Henin'in yeniden açıldığını ve oyunu lehine çevirdiğini gördük. 7. oyunda rakibinin servisini kıran Henin, 8. oyun ile 9. oyunu da hanesine yazdırıp üst üste 10 puan birden kazanarak maçı final setine uzatmayı başardı. İkinci setin sonlarından itibaren oyunu kendine döndüren Justine, maçı da kazanacak gibi görünüyordu. Final setinde yaptığı hataları tekrar etmeyen taraf Serena oldu. Justine'e iki set verse de 2-2'den sonra kazandığı 4 oyun ile seti 6-2, maçı ise 2-1 kazanarak 5. Avustralya Açık şampiyonluğunu ilan etti. Bir hayli gergin atmosferde başlayan maçın final seti de aynı gerginlikte geçti. Bu gergin maçta Serena'nın bir şekilde patlayacağını bekliyorsunuz ama hiç de öyle olmadı. Soğuk kanlılıkla çıktı, oynadı ve kazandı. Kutlamak lazım kendisini. Bir numaradaki yerini de iyiden sağlamlaştırmış oldu böylece.
Kaka'nın kardeşi küçükken Kaka'nın asıl ismi olan Ricardo'yu diyemediği için bu futbolcunun adı Kaka olarak kaldı. Aynı şekilde Brezilya Milli Takım'ında iki tane Ronaldo oynadığı için yaşı küçük olan Ronaldo, Ronaldinho adını aldı. Yani Brezilya'da bu tip isim değişikliklerini sıklıkla görebiliyoruz. Şimdi Galatasaray Dos Santos'u transfer etmesinin ardından bu tip isim sorunlarıyla karşılaşmayacak. Ama futbolcuya tarz olarak baktığımızda Ronaldinho gibi oynadığını, futbola başlama hikayesine baktığımızda da biraz Messi'yi andırdığını görüyorum. Bu yüzden Türkiye'nin Ronaldinho'su veya Messi'si yakıştırmalarına şimdiden hazırlıklı olalım derim. Arda Turan da bu sayede Messi yakıştırmalarından kurtulma ihtimaline sahip oldu.
Şakayı bir yana bırakırsak Galatasaray'ın potansiyel anlamında Messi'yi transfer etmiştir. Giovani'nın {ben Dos Santos'u çok sık kullanmayacağım} Premier Lig kariyerini bir yana koyup Barcelona kariyerine bakarsak sezon içerisinde neler yaptığını görebiliriz. Rijkaard, Messi'yi kazandığı gibi Giovani'ye de çok sık şans verdi, sezon içerisinde belki şampiyonluğu bile kaybetmeyi göze aldı ama bu futbolcudan vazgeçmedi. Doğal olarak bu futbolcu için Rijkaard'ın manevi oğlu yakıştırmaları yapıldı. Rijkaard gibi teknik direktörler başladıkları bir işi yarım bırakmayı fazla sevmezler. Rijkaard, Barcelona'da başarı anlamında ulaşılabilecek bütün başarılara ulaştı ama Messi gibi Giovani'yi kazanmaya zamanı yetmedi. Bu açıdan transferin bir olumlu yönünün de bu olduğunu düşünüyorum. Giovani'nin satın alma opsiyonunun bizde olduğunu düşünürsek Rijkaard bu futbolcuyu uzun uzun işleyecektir.
Giovani Dos Santos 1.74 boyunda yapı olarak güçsüz bir futbolcu olarak görünebilir. Ama Ronaldinho'nun da bu yaşlarda halini düşününce içimi rahatlatıyorum. Giovani müthiş bir sürate ve tekniğe sahip bir futbolcu. Hücum bölgesinin her tarafında oynayabilmesi ise onun en büyük avantajı olarak görülüyor. Giovani ayrıca çok sevimli bir futbolcu. Ronaldinho'ya futbol tarzını benzetiyorum ama fiziksel özellikleri de aynı ona benziyor. Hatta saçlarını biraz daha uzatması durumunda Ronaldinho'nun güzel dişlisi diyebilirim.
Giovani'nin dün Galatasaray TV'de yaptığı açıklamaları ve bugün imza törenini izledim. Rijkaard'la beraber tekrar çalışacak olmaktan büyük mutluluk duyduğunu dile getiriyor. Galatasaray'ın yaptığı bu transferlerde Rijkaard'ın çekim gücünün ayrı bir önemi var. Ayrıca diğer yaptığımız yabancı transferlerin aksine Rijkaard bu futbolcuyla bizzat görüştü ve transferinin gerçekleşmesini istedi. Bu da çok önemli bir ayrıntı olarak görülüyor. Giovani ayrıca Galatasaray'ı zaten tanıdığını, futbolcuların çoğunu bildiği için burada fazla uyum sorunu yaşamayacağını belirtti. Galatasaray'da yaşanan arkadaşlık ortamı mükemmel. Ben Galatasaray'a gelip uyum sağlayamadığı için geri dönen fazla futbolcu hatırlamıyorum. Uzaktan en soğuk futbolcu olarak görünen Elano'nun bile hal ve hareketleri ortada. Takımın en neşeli futbolcusu gibi hareket ediyor. Bu açıdan Giovani'nin asla böyle bir sorunu olmayacaktır.
Bahsedilmesi gereken diğer bir nokta ise bu havaalanında futbolcu karşılama olayı. Futbolcu karşılayalım buna bir şey diyemem, taraftarın heyecanını anlıyorum ama Giovani kalabalığı gördüğünde afalladı. O taraftarların arasından geçmek gerçekten çok büyük bir sıkıntı. Hatta Fırat İçbecer, Twitter'da bu konuyla ilgili harika bir espiri yapmıştı. Dos Santos'un sağlık kontrolü esnasında, vücudunda dünkü havalimanı izdihamından dolayı ezikler ve yıpranmalar tespit edilmiş diyerek olaya tepkisini çok güzel bir şekilde dile getirdi. Unutmamamız gereken olay havaalanında futbolcu karşılarken orayı kulüp tesisi gibi kapatmamamız gerektiğidir. Diğer insanların gelip, gitmesine, oranın akışına büyük bir engel oluşturuyor. Ayrıca futbolcu o izdihamla uğraşırken çok kötü şeyler de olabilir. Biraz daha sakin diyorum.
Eski efsanelere imza törenlerinde yer vermek çok güzel ama bu tip transferlerde Suat Kaya, Ergün Penbe gibi isimleri de görmek çok güzel olabilir.
Eskiden imza törenlerinde formalite olması açısından boş sözleşmeler imzalatılırdı. Şimdi bakıyorum resmi sözleşmeler imza törenlerine getiriliyor. Eskiden Serdar Bilgili'nin bir imza töreninde yaşadığı durumu hatırladım. Kime imza attırıyordu unuttum ama Serdar Bilgili imza töreninde 10 dakika sayfa sayfa sözleşmeyi imzalamaya çalışıyordu :)
Bu bir gelenektir. Gelen futbolcu takımının bayrağını mutlaka öper. O bayrak birçok yıldıza şahit olmuştur. Giovani'de son halka oldu.
Bana bu transfer gerçekleştiğinde 24 numaralı formayı giyecek denmişti ama 30 numara kısmet oldu. Gelen, giden futbolcuların bu sene çok yoğun olduğunu düşündüğümde kimin hangi numarayı giydiği pek önemli değil :) 30 numara uğur getirir inşallah.
Saat 19:00 için Giovani Dos Santos'un imza törenini temel alarak bir yazı yazdım, fotoğraflara ayrı ayrı değindim ama bu fotoğrafı ayrı olarak değerlendirmek gerekiyor. İşte bahsettiğim Galatasaray ruhunu çok güzel aydınlatan bir fotoğraf. Giovani'nin Premier Lig'de yaşadığı en büyük sorun futbol tarzının lige uymasından ziyade, ortama alışamaması olmuştu. Henüz 18 yaşında böylesine üst düzey bir lige transfer olunca ve beklentiler bir o kadar fazla olunca düşüş doğal olarak gerçekleşiyor. Galatasaray'da da kendisinden beklentiler büyük, o da bunun farkında ama uyum sorunu falan yaşamayacağının garantisini verebilirim. Fotoğrafta gördüğümüz gibi hemen Elano ve Jo ile muhabbete başlamış. Bu üçlünün ligin ikinci yarısında çok önemli işler yapacağını düşünüyorum. Elano & Jo & Giovani üçlüsü. Bunun Keita'sı var, Arda'sı var iyileşince Baros'u var, Kewell'ı var. Biraz ata barı gibi oldu ama gerçekten öyle. Bu arada Giovani o şapkayı hiç çıkarmayacak ve maçlara öyle başlayacak. Yakışıyor ayrı konu :)
Neill, Jo ve Dos Santos gibi futbolcuları transfer ederek ara transferde tartışmasız lider gibi görünen Galatasaray, sadece transfer ettiği futbolcularla değil, elden çıkardığı futbolcularla da ara transferde liderliğini perçinledi. Alparslan Erdem ve Serkan Çalık'ın ardından Semih Kaya'da Galatasaray'dan ayrılan üçüncü isim oldu. Semih Kaya'nın Gaziantepspor'a kiralık gönderilmesine rağmen ayrılan kelimesini kullanmamın sebebi ise satın alma opsiyonlu olarak bu transferin gerçekleşmesidir. Galatasaray doğru mu yaptı ya da yanlış mı yaptı bunu bizlere zaman gösterecek ama Galatasaray teknik ekibinin bir bildiği olmasa bu transfere izin vereceğini düşünmüyorum. Sonuçta Semih Kaya, A takım tecrübesi yaşamış bir futbolcu ve bu yüzden A2'de forma giymesinin artık kendisine bir katkı veremeyeceğini düşünüyorum. Nitekim bunu Alparslan Erdem ve Serkan Kurtuluş gibi isimlerde gördük. A takıma baktığımızda ise savunma alternatiflerinin Neill geldikten, Mehmet Topal ve Hakan Balta gibi futbolcuların bile stoper olarak oynayabildiklerinden sonra artması üzerine Semih Kaya için en doğru tercih oldu.
Semih Kaya'nın şanssızlığı henüz 16 yaşında Kalli tarafından A takıma çıkarıldığında geçirdiği sakatlık olmuştu. Kalli, Semih Kaya'ya o sezon mümkün olduğu kadar fazla şans vermeyi düşünüyordu. Çünkü Semih Kaya'nın özelliklerine baktığımızda tam Kalli'nin istediği tarzda bir futbolcuydu. Güçlü, agresif, kafa toplarına hakim, sert oynayan bir yapısı vardı. Ama geçirdiği o sakatlıktan sonra yaşadığı kronik sakatlıklar süreci Semih Kaya'nın bir daha belini doğrultamamasına yol açtı. Geçtiğimiz sezon Hamburg maçlarında yaşanan stoper sıkıntısında şans bulabilirdi ve kendini kanıtlama imkanını eline geçirebilirdi ama tecrübesizliği yüzünden Bülent Korkmaz ona güvenemedi. Buna rağmen sezon içerisinde kendisine 2-3 maçta ilk 11'de şans verdi ve Semih Kaya'nın o performansları umut vericiydi. Bu sezon başında ise tekrar sakat oluşu ve iyileşmesinin uzun sürmesi sonucunda yollar ayrılmış oldu. Bir bakıma Serkan Çalık'ın yaşadığı kaderi Semih Kaya'nın da yaşadığını söylememiz mümkün olacaktır.
Gaziantepspor onu transfer etmek istediyse mutlaka bir bildiği vardır. Couceiro genç futbolculara şans vermesini seven bir teknik adam olduğu için Semih Kaya'nın elinde büyük bir şans bulunuyor. Bu yüzden Semih Kaya yapacaklarının en iyisini yapmak zorunda. Henüz 18 yaşında ve önünde çok uzun yıllar bulunuyor.
Kübra sağolsun dün öğleden sonra gönderdi bu fotoğrafı bana. Son günlerde adını çok andım farkındayım ama konu yine yeniden Harry Kewell. Hazır kalacağı kesinleşmiş, dönüşü de yaklaşmışken onu bir kez daha anmak istedim. İşte dünden bugüne Harry Kewell formaları, nasıl ama güzel koleksiyon olmuş değil mi?
Onu bu ara biraz ihmal ettiğimi biliyorum. Ama Harry Kewell konusunda öyle endişelendim ki Arda'yı bile görmüyordu gözüm. Yalnız Arda'yı değil takımdaki kimseyi, hatta futbolu bile. Ama doğum gününü unutacak kadar değil tabii.. 23 sene önce bugün doğmuş Arda. İyi ki de doğmuş, iyi ki yolu Galatasaray ile kesişmiş, iyi ki 10 numara bir adam ve kaptan olmuş. Çok severim ben Arda'yı. Bir zamanlar Hakan Şükür'e, Bülent Korkmaz'a hissettiğim şeyleri şimdi ona hissediyorum. Beni futbola aşık edenler bu iki adam ise eğer, futbola bağlayan da bu çocuktur. Bu çocuğun sırtına giydiği renklerdir. Arda iyi ki doğmuş, nice sarı kırmızı seneler temenni ediyorum kendisine. Sağlıkla, huzurla ve Galatasaray'ımızla elbette. Günün ilk saatlerinin Sportif Cümleler'deki ilk yazısı Arda'nın doğum günü yazısı olmaktan başka bir yazı olamazdı.
Sezon sonuna kadar başka bir takımda kiralık olarak oynamak istediğini söylediğinde Robinho'nun Galatasaray'a transferini aklımdan geçirmedim değil hani. Murat Kosova'nın tabiriyle Football Manager oyununda bir araya zor getirilecek transferleri gerçekleştirdiğimiz için insanda bir doyumsuzluk oluyor. Robinho gibi isimlerin adı geçtiğinde bu duruma fazla şaşırmıyorum. Gelsin ister miydim tabii ki hayır. Çünkü Robinho kadar gittiği takımı karıştıran, düzen bozan, karakter anlamında kesinlikle istikrar sağlayamayan bir futbolcu daha görmedim. Futbol yeteneklerinin yanına biraz sağlam karakter, düzgün kişilik ekleyebilseydi bugün Barcelona'nın bankosu olabilecek bu futbolcu, 2010 Dünya Kupası'nda yerini sağlamlaştırmak adına adını duyurduğu takım olan Santos'a kiralık gidiyor.
Robinho için belki yeni bir çıkış içerisinde diyebiliriz. Real Madrid ve Manchester City kariyerlerine baktığımda sürekli istikrarsız, sorun çıkaran bir yapı içindeydi. Aslında Robinho'nun transfer hikayeleri de çok ilginç. Santos'dan Real Madrid'e transfer olmak için depresyona giren bu futbolcu, Real Madrid'den de ayrılmak için elinden geleni yapmıştı. Manchester City forması giyerken ise adının Barcelona ile geçmesinin sonucunda takımdan ayrılmak istediğini dile getirmişti. Barcelona bu durumu yalanladığında ise Robinho fakir edebiyatına başlamıştı. Manchester City takımın başına Mancini'yi getirene kadar sistemsizliğin, vurdumduymazlığın takımıydı. Mancini takıma katıldıktan sonra otomatik olarak vizyon arttı, başarı isteği ortaya çıktı ve Robinho sıkıya gelemedi. Bunların yanına Dunga'nın Milli Takımı'nın değişmez sol açığı olan Robinho'ya beklenmedik bir şekilde Ronaldinho rakip çıkınca işler değişti diyebilirim. Benim gözümde Ronaldinho bu formuyla mutlaka formasına kavuşur.
Etme bulma dünyası Robinho. İşin para kısmına çok güvenirsen, olayın şov boyutunu benimsersen Milli Takım'a hazır gitmek adına Santos'a da kiralık gidersin. Hatta Adriano gibi oraya temelli de taşınırsın. Futbolda yetenekli futbolcu elbette bir yerlere gelir. Ama beraberinde karakteri taşıyan efsane olabilir.
Çok değil geçtiğimiz sezonlarda onun için taraftarlar "in Rafa we trust" ve "Rafa Benitez, gods gift 2 Liverpool" diye pankartlar açarak, kendisine ne kadar güvendiklerini ve ne kadar sevdiklerini anlatıyorlardı. Liverpool'da oluşan o tribün kültürünün en bariz özelliği şüphesiz ki başarıda da başarısızlıkta da takımlarının arkasında durmalarıydı. Özellikle geçtiğimiz sezonki müthiş başarının, taraftarlar da camia da bu sene şampiyon olunacağının işareti olduğunu düşünüyorlardı. Ligde oynanan 38 karşılaşmanın yalnızca 2'sini kaybetmiş bir takımın teknik direktörüydü Rafa. 20 yıldır şampiyonluğa ilk kez bu kadar yaklaşmalarını da ligin en az mağlup olan takımı sıfatına borçluydular. Fakat toplanan 86 puana ve +50 averaja rağmen şampiyon olunamamasının tek nedeni Manchester United'dı. Liverpool'un 4 puan önünde yer alan Manchester'ın şampiyonluğu, Liverpool taraftarını şampiyon olamamaktan daha çok üzmüştü. Geçen sezona dair enteresan bir durum da Rafa'nın takımının, defansif tarafının ağır basmasına rağmen ligde en çok gol atan takım olmasıydı. Manchester United, Chelsea ve Arsenal 68'er gol atarken, Liverpool tam 77 gol atarak diğer tüm takımların üstüne çıktı. Bir çok istatistikte öne çıkmalarına rağmen şampiyon olamamaları şanssızlıktan başka bir şey değildir.
Tüm kabahat Benitez'de miydi peki? Tabii ki hayır. Tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz, günümüzün moda tabiriyle Liverpool'u "teğet geçmemişti". Bu kriz sebebiyle, sezon başındaki transfer bütçesi bir kaç milyon dolardı. Rakipler onlarca milyon dolara oyuncu alıp, yüz milyona oyuncu satarken Liverpool rakiplerini seyretti. Çok faydalı bir ismi takıma kazandıramadıkları gibi, hücumdaki en önemli parçalardan birisi olan Xabi Alonso'yu Real Madrid'e gönderdiler. Demin geçtiğimiz sezonki gol ve averaj avantajından bahsettik. Bu avantajın sebebi, Alonso-Gerrard-Torres üçlüsüydü. Alonso'yu kaybedince bu üçlü bozuldu. Sezon içindeki muhtelif zamanlarda da Gerrard ve Torres'in sakatlanması Liverpool çöküşünün ve şu anda bulunduğu konumun sebebiydi. Transfer yapılamamış olması, kadronun derinleşmemesine, tam aksine olabildiğince sığ kalmasına neden oldu. Kenardan gelerek oyunu çevirebilecek -en azından geçen sezon kazanılan 22 puanı verebilecek- kaç oyuncu sayabilirsiniz? Babel, Benayoun, iyileşebilirse belki Aquilani.. Başka? Malesef yok denecek kadar az.
Yalnız ofansif anlamda değil, defansif anlamda da çöküş içindeler malesef. Geçen sezon ile kıyaslamaya devam edecek olursak, geçtiğimiz sezon boyunca yedikleri gol sayısı 27'ydi. Bilin bakalım bu sezonun sadece ilk yarısında kaç gol yemişler? 25! Savunmaya çok ağırlık veriyor diye eleştirilen Benitez'in takımı bu sezon 11 savunma oyuncusuyla, 14 farklı kombinasyon denemiş. Biz Mustafa Denizli'yi kadro rotasyonlarıyla eleştireduralım, Benitez'in de kendisinden pek farkı yok. Kadro istikrarsızlığı belki de bugün gelinen noktanın baş kahramanı. Liverpool için sürekli tekrar edilen bir durum var. "Torres ve Gerrard'ı çıkar, Liverpool sıradan takımdır." Kadro derinliği ile oyuncuların kalitelerini düşündüğümüz takdirde bu olgunun çok da yanlış olmadığını görüyoruz malesef.
Ben bu yazıyı yazdığımda Stoke maçı oynanmıştı. 1-1 berabere kalındı. Bu maçın ardından Liverpool ligde 34 puan +12 averaj ile 7. sırada. Lider Chelsea ile arada 14 puan fark var. Şampiyonlar Ligi'nde üst tura çıkılamadı. Avrupa Ligi'nde Unirea Urziceni ile eşleştiler. Olur da tur atlarlarsa ertesi turda Fenerbahçe ile eşleşerek yeniden İstanbul'a gelme ihtimalleri var. Lig, Şampiyonlar Ligi derken son darbe de İngiltere özeilnde düzenlenen kupalardan FA Cup'dan geldi. Reading'e Anfield'de 2-1 mağlup olan Liverpool turnuvaya 3. turdan veda etmek zorunda kaldı. Hiç kimse sezon başında böyle bir tablo beklemiyordu elbette. Hatta sezon başında hangi teknik direktör önce kovulur konulu bahislerde, Benitez 23'e 1 veriyordu. Buradan bile kendisine olan güveni tartabiliyorduk. Bir dönemin Valencia'sına 2 sezon üst üste Şampiyonlar Ligi oynatan, Liverpool'a o mucizevi Şampiyonlar Ligi zaferini yaşatan Benitez şimdilerin tartışılan hocası. Adeta istenmeyen adam haline gelen Benitez, ısrarla istifa etmeyeceğim diyor. Geçtiğimiz sezon sözleşme yenileyen ve sözleşmesi 2014'e kadar uzatılan İspanyol'un gönderilmesi için ise 20 milyon tazminata ihtiyaç var. Saygı duyuyoruz elbette Benitez'e. Futbol ile yaşayan bir insanın, böylesine başarılı bir taktisyenin bugünkü hâli futbolu seviyorum diyen herkesi üzüyor. Ama Benitez mi Liverpool mu sorusu bir milyon kez de sorulsa cevabım Liverpool olacaktır. Kangren olan Benitez ise, kesilip atılması en uygunudur..
Beşiktaş eğer Delgado'yu arar bir duruma geldiyse bu gerçekten çok düşündürücü bir durumdur. Özellikle bu sezona baktığımızda Beşiktaş'ın saha içerisinde bir çok sorunla karşılaştığını görüyoruz. Bana sorarsanız en önemli sorun da Beşiktaş'ın şu anda yaşadığı yabancı kontenjanı sorunsalıdır. Delgado da Türkiye sınırları içine girdiğine göre Beşiktaş'ın yabancı sayısı dokuza çıktı ve bir yabancıdan vazgeçmek durumundalar. Ama ben bu yabancı kombinasyonlarından önce biraz Delgado hakkında konuşmak istiyorum. Delgado 2006 yılından bu yana Beşiktaş'ta oynuyor ve Türkiye'nin en uzun soluklu yabancı futbolcularından birisi durumunda. Transferini hatırlıyorum da Ülker'in sponsorluğunda Beşiktaş'a transfer olmuştu ve bu transfer için çok ilginç bir Beşiktaş & Ülker ilişkisi vardı. Sonrasında Beşiktaş bu futbolcunun bütün haklarını ele almak adına Ülker'e önemli bir ücret ödedi. Delgado oynadığı bu dört senede neler yaptı diye soracak olursak öncelikle çok istikrarsız bir görüntü çizdi. Bazen müthiş bir çıkış yakalayıp, takımın en önemli futbolcusu durumuna geldi. Bazen ise performansı oldukça düştü ve bizlere istikrarsızlığın kitabını yazdı. Bana sorarsanız Delgado hiç bir zaman Beşiktaş'ın futbolcusu olamadı. En azından aldığı yıllık ücrete veya ödenen bonservis bedeline lâyık bir futbolcu değildi. Ama dedim ya Beşiktaş şu an Delgado'yu arar durumda. En azından hücum organizasyonlarına baktığımızda bunu söyleyebiliriz.
Peki Beşiktaş, Delgado'nun sakat olduğu süreci nasıl geçirmeyi denedi. Çok zengin bir kulüp edasıyla 8 milyon avro verdiler ve Tabata'yı transfer ettiler. Tabata büyük takımda oynar mı, oynamaz mı tartışmasını yapmamıza bence gerek yok. Çünkü iş işten geçti ve Tabata Beşiktaş'ın futbolcusudur. Ama şunu söylemek isterim ki Tabata daha fazla forma şansı bulmayı hakediyordu. Sezonun geneline baktığımızda, hatta son oynanan Beşiktaş'ın Türkiye Kupası maçlarını ele aldığımızda Tabata'nın hiç düşünülmediğini görüyoruz. 8 milyon avro verilip transfer edilen bir futbolcuyu hiç kullanmamak doğru bir durum değil. Tabata madem Delgado'nun yerine transfer edildi ve oynamıyor. Şu durumda insanın aklına Tabata'ya neden o kadar para verildiği sorusu geliyor. Bugünlerde tüm camia, Beşiktaş'ın borçlarını konuşadursun Tabata konusunda kimsenin mantıklı bir açıklaması yok. Madem oynatılmayacaktı neden bu transfer gerçekleştirildi. Burada yönetimi de suçlayabiliriz, Mustafa Denizli'nin bu tercihini de eleştirebiliriz. Mustafa Denizli ısrarla 10.5 numaradan bahsettikten sonra Tabata haricinde ısrarla farklı futbolculardan 10.5 numara yaratması çok şaşırtıcı bir durum.
Bu arada Tabata'dan biraz bahsetmek gerekirse bir futbolcunun nüfus kağıdında Brezilya ve Japonya'yı aynı anda gördüğümde kafamda müthiş bir harman canlandırırım. Düşünsenize zeka deyince akla ilk gelen ülke olan Japonya ile futbolun can damarı Brezilya aynı insanın içinde. Böyle bir isimden doğal olarak büyük futbolcu olmasını bekliyor insan. Yalnız verdiğim bu örnekle Tabata hiç uyuşmadı. Tabata'nın kariyerine baktığımda Beşiktaş'a transferi haricinde önemli bir takımda oynadığını göremiyorum. Hatta Brezilya'da 13 farklı takımda forma giyerek bir rekora imza atmış olabilir. Ben Tabata'yı geçtiğimiz sezon Gaziantepspor'da tanıdım ve futbolunu beğendiğim bir isimdi. Teknik futbolunun yanına güçlü fiziği de ekleyince önemli işler yapıyordu. Tabata mücadeleden kaçmayan, savaşçı bir futbolcu. Türkiye'de de adından söz ettiren bir futbolcu olmasını zaten bu özelliklere borçlu. Bir Galatasaray'lı olarak Tabata'yı takımımda görmek isterdim ama 8 milyon avro gibi bir bonservis bedeli ödeyerek değil. Bugün Elano'nun 6 milyon avro'ya transfer edildiğini düşünürsek bu transferin vahim durumu ortaya çıkıyor. Tamam ülkemizde öne çıkan Türk futbolcular yurt içi transferlerinde alakasız bonservislere transfer oluyorlar ama eğer bir 10.5 numara aranıyorsa 8 milyon avro'ya Tabata gibi bir çok futbolcu bulunabilirdi. Üstelik Delgado'yu takıma geri döndürmeye çalışırken de kim gitsin diye düşünme derdi olmazdı. Şimdi Beşiktaş Tabata'yı göndermek istese bu 8 milyon avro'nun hesabı nasıl verilir bilemiyorum.
Bana sorarsanız Beşiktaş'ın ne Delgado'ya ne de Tabata'ya ihtiyacı vardı. Hatta herhangi bir 10.5 numaraya da ihtiyacı yoktu. Ernst & Fink orta sahası ve Tello & Holosko gibi etkili kanat adamlarıyla iyi bir 4-4-2 takımı olunabilirdi. Tabi bu sistemi oynamak için iyi santraforlarınız olması gerekiyor. Bobo'nun son zamanlarda yaşadığı büyük düşüşü, Nihat'ın formsuzluğunu ve Nobre'nin varlığını görerek çok kaliteli forvet oyuncularına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu 4-4-2 hayâlini sezon başı için söylüyorum. Şimdi kadronun durumu, yaşanan formsuzluklar, sakatlıklara falan bakarsak kısa günü kurtarmak adına neler yapılabilir bu düşünülmelidir. Akıllara gelen ilk fikir Delgado geri dönerse takıma ilaç olur mu düşüncesi oluyor. Şu Beşiktaş'ta Delgado oynar ve iyi işler yapabilir. En azından hücum organizasyonlarına farklı bir boyut kazandırılabilir. Aslında Tabata da şans bulsaydı bu konuda yararlılıklar gösterebilirdi ama olmadı.
Delgado hücum organizasyonlarına renk getirir tamam da takımdan kim ayrılacak sorunu daha önemli. Kadroya baktığımızda ilk öne çıkan isimler Bobo ve Tabata oluyor. Eğer Bobo giderse yerli bir santrafor alınacaktır ve bu da haliyle büyük ücretlerle olacak. Mustafa Denizli alttan 1-2 futbolcuyla mesela Can Erdem veya Batuhan'ı denese başımızın üstüne ama Nobre'nin santrafor oynadığını düşünemiyorum. Tabata takımdan ayrılsa 8 milyon avro nereye gitti diye büyük meseleler çıkacak ve Yıldırım Demirören'in yeniden başkan olması imkansız hale gelecek.Yani nereden bakarsak bakalım çok fazla sorun var ve şu aşamada yerinde olmak istemediğim tek isim Mustafa Denizli'dir.
Bu hafta Fenerbahçe - Denizlispor maçı dendiğinde kötü hava koşullarını, sahanın zeminini ve bu zemine yatırılan 350 bin avro'yu çok sık konuştuk ama Fenerbahçe'nin maçta gösterdiği mücadeleden pek fazla bahsedemedik. Özellikle Fenerbahçe'nin forvet oyuncuları Semih ve Güiza'nın sahada gösterdikleri mücadeleye baktığımda çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Bana sorarsanız Güiza'nın bu maçta gösterdiği mücadele asla tesadüf değil. Geçen sezomu hatırladım da Güiza en iyi dönemini Alex'in sakat olduğu zamanlarda geçirmişti. Yani Fenerbahçe bir bakıma çift santrafora dönmüştü ve Semih - Güiza ikilisinin uyumunu çok beğeniyordum. Bir bakıma dememin sebebi ise aslında Alex'in oyun kurucu olmaktan ziyade forvet gibi oynamasıdır. Semih oynadığında Güiza ile ikisini yan yana düşünüyoruz ama Alex oynadığında Güiza önünde oynuyormuş gibi oluyor. Ama forvet özellikleri Semih'in çok daha farklı olduğu için Güiza ile farklı bir uyum göze çarpıyor.
Güiza aslında en kötü olduğu maçta bile mücadele eden, koşan, rakibi bozmaya çalışan bir santrafor. Pozisyon girme konusunda fazla sıkıntı yaşadığını düşünmüyorum. Onun sorunu pozisyona girdiğinde çok alakasız işler yapmasıyla ilgili. La Liga gol kralı patenti taşıyınca ve çok önemli bir bonservisle takıma katılınca doğal olarak beklentiler artıyor. Taraftarda beklentilerinin karşılanmadığının farkına varınca otomatik olarak tepkisini koyuyor. Bu da futbolcu üzerinde olumsuz baskıya ve doğal olarak yapmaması gereken işleri yapmasını sağlıyor. Aynı sorunları Gökhan Ünal, Trabzonspor formasıyla yaşadı ve 1.5 sezon sonunda takımdan ayrılmak zorunda kaldı. Şimdi Gökhan Ünal'ın Fenerbahçe'de başarılı olabileceğine inanıyorum. Çünkü beklentiler biraz daha aşağıda olacak.
Fenerbahçe'nin Alex'li düzenden kolay kolay vazgeçmeyeceğini düşündüğüm için bu sistemde ve ortamda Güiza'dan müthiş işler beklemek yanlış olacak. Güiza kafasını dinleyeceği herhangi bir takımda klasını gösterebilir ama bu ortamda Fenerbahçe'de tutunması zor görünüyor. Bana sorsanız Özer Hurmacı gibi bir yeteneği bulmuş ve yeni bir kanat futbolcusunu transfer etmeyi düşünürken Alex'den {her ne kadar heykeli dikilecek futbolcu olsa da} vazgeçer ve direk çift santraforlu düzene geçerim.
Yeni bir haftasonu yine dolu dolu 3 futbol günü bizi bekliyor. Çok keyifli maçlar var. Cuma, cumartesi ve pazar akşamı bizi oldukça keyifli maçlar bekliyor. Bilhassa ilgilisine Bundesliga maçlarını tavsiye etmekte fayda görüyorum. Bana pek cazip gelmese de güzel maçlar var. Diğer ligleri kontrol ettiğimizde ise özellikle Pazar akşamı yayınlanacak maçları keyifle izleyebilirsiniz. 18'den 24'e kadar 6 saat.. İşte haftasonu oynanacak maçlar ve bu maçları yayınlayacak kanallar;
ps: Düzenlendi.
29 Ocak Cuma
20:00 Antalyaspor - Beşiktaş; Lig Tv 21:30 Hamburg - Wolfsburg; Trt 3
30 Ocak Cumartesi
02:00 Philadelphia Sixers - Los Angeles Lakers; Ntv 13:30 Çaykur Rizespor - Adanaspor; D Spor 15:00 Galatasaray CC-Kepez B; Spormax 17:00 Liverpool - Bolton; Spormax 19:30 Burnley - Chelsea; Spormax 19:30 Schalke 04 - Hoffenheim; Trt 3 20:00 Lille - Lens; Kanal A 20:00 Diyarbakırspor - Trabzonspor; Lig Tv 21:00 Sporting Gijon - Barcelona; Ntv 22:00 Montpellier - Marsilya; Kanal A 23:00 Deportivo - Real Madrid; NtvSpor
31 Ocak Pazar
13:30 Karşıyaka-Giresunspor; D Spor 15:00 Sivasspor - Fenerbahçe; Lig Tv 15:30 Manchester City - Portsmouth; Spormax 18:00 Arsenal - Manchester United; Lider Tv - Spormax 16:00 Darüşşafaka - Aliağa Petkim; SKY Türk 16:00 Parma - Inter; NTV Spor 18:00 Auxerre - St Etienne; Kanal A 18:30 Bayer Leverkusen - Freiburg; Trt 3 19:00 Denizlispor - Galatasaray; Lig Tv 22:00 Lyon - PSG; Kanal A 22:00 Sevilla - Valencia; NTV Spor 22:30 Boston Celtics - Los Angeles Lakers; NTV
Dün akşamki Ankaragücü-Galatasaray ve Trabzonspor-Orduspor maçlarının ardından Türkiye Kupası grup maçları tamamlandı. Bu sabah 11'de başlayan kura çekiminden sonra da hem çeyrek final eşleşmeleri, hem yarı final eşleşmeleri ve dolayısıyla final eşleşmeleri de belli oldu. Çeyrek finalde ilk maçlar 3 Şubat 2010 Çarşamba, rövanşları ise 10 Şubat 2010 Çarşamba günü oynanacak. Yarı final ilk maçları 24 Mart 2010 Çarşamba, rövanşları ise 14 Nisan 2010 Çarşamba tarihinde oynanacak. 2009-2010 sezonu Ziraat Türkiye Kupası Şampiyonu olacak takım ise 5 Mayıs 2010 tarihinde oynanacak final maçı ile belli olacak. Final maçı her sene olduğu gibi Olimpiyat Stadı'nda oynanacak. Burak ve ben çeyrek final kuralarını yazdık birlikte. O ilk iki maçı ben de son iki maçı yazdım. Burak'ın yazdığı takımlar yarı finalde birbirleriyle eşleşip aralarından bir finalist seçecekler. Keza benim yazacağım takımlar için de durum aynı.
Fenerbahçe-Bursaspor {Burak Eren} ; Çeyrek final eşleşmelerine baktığımızda Fenerbahçe - Bursaspor eşleşmesinin en kritik eşleşme olduğunu görebiliyoruz. Bana kalırsa da bu eşleşmenin galibi büyük ihtimalle finale kalan ekip olacak. Bursaspor zaten iyi olan kadrosunu koruyarak bu kadronun üzerine takviyeler yapmaya devam ediyor. Oynadıkları futbola ve bulundukları noktaya baktığımda her an herşeyi yapabilecek kapasiteye sahipler. Ayrıca ilk maçın İstanbul'da oynanacak olması Bursaspor'un büyük bir avantajı olarak görülüyor. Fenerbahçe ise geçmiş yıllarda olduğu gibi Türkiye Kupası'nda şanssızlığını kırma peşinde olacaktır. Diğer takımların aksine Fenerbahçe açısından bu kupanın özellikle manevi önemi bulunuyor. Gökhan Ünal takviyesinden sonra hücum gücü oldukça yükselen Fenerbahçe'de futbolcuların mücadele anlamında da kendilerini göstermeye başlamaları çok iyi oldu. Ben Fenerbahçe'nin biraz daha şanslı olduğunu düşünsemde zorlu bir eşleşme geçeceğini düşünüyorum.
Manisaspor-Denizlispor {Burak Eren} ; Fenerbahçe - Bursaspor eşleşmesinin aksine Manisaspor - Denizlispor eşleşmesi bir o kadar sönük bir eşleşme oldu. Bu eşleşmenin sönük olmasından yola çıkarak Fenerbahçe veya Bursaspor'un finale kalacağını düşünüyorum. Denizlispor ligde gösterdiği kötü performansın aksine Türkiye Kupası'nda çok iyi işler çıkarttı ve gruptan çıkmayı başardı. Ligde kalmalarının zor olduğunu düşündüğüm için canlarını dişlerine takarak bu kupaya asılacaklardır. Mesela Kayseri Erciyesspor'da zamanında küme düşerken Türkiye Kupası'nda finale kalmayı başarmıştı. Böyle bir sinerji Denizlispor açısından da oluşabilir. Manisaspor ise oynadıkları iyi futbola karşı sonuca gidemeyen bir takım olmuştu ve onlar için istikrardan söz etmek mümkün değildi. Buna rağmen Türkiye Kupası'nda gruptan çıkmayı başardılar. Manisaspor'da da Mesut Bakkal ile yollar ayrılarak bir değişim içerisine girildi. İlk olarak Bülent Uygun'a teklif götürdüler ama Bülent Uygun bu teklifi kabul etmedi. Şimdi yeni bir teknik adam arayışındalar. Manisaspor kendisini bulana kadar bir süre daha istikrarsız görüntüsünü göstermeye devam edecektir. Denizlispor'un da kaybedecek bir şeyinin olmadığını düşünürsek ben herkesin aksine Denizlispor tur atlar diyorum.
İstanbul Bşb - Trabzonspor; D grubunun lideri ile B grubunun ikincisi karşı karşıya gelecek. İstanbul Belediye'nin, Beşiktaş'ı ve Manisaspor'u geride bırakarak lider olarak gruptan çıkmasının ardından kasasına giren 200bin doların yanı sıra aynı zamanda çeyrek finalist oldu. Grup ikincisi Manisa ile golsüz berabere kaldığı maç dışında, puan kaybetmedi. Trabzonspor ise Şenol Güneş'in takımın başına gelmesinin ardından, kendi rekorlarını kırarcasına ve son senelerin en iyi futbolunu oynayarak Galatasaray'ın ardından B grubunun ikincisi olarak geldi çeyrek finale. Trabzonspor ve İstanbul Belediye 13 Eylül'de ligde karşılaşmışlardı. İstanbul Belediye'nin ev sahipliğinde oynanan bu karşılaşmayı, Trabzonspor 6-1 kazanarak o haftadan sonra, uzun süre konuşulmuştu. İki takıma da kendimce bir sempati beslerim uzun süredir. Bilhassa Trabzonspor'a Şenol Güneş'in gelmesinin ardından, şu çıksa mutlu olurum diyebileceğim bir takım yok. Ayrıca iki takımın da son zamanlardaki performans da üst düzeyde. Hangisi hayırlı olacaksa o yükselsin, Galatasaray için hangi takım daha rahat geçilecekse o çıksın yarı finale.
Antalyaspor - Galatasaray; Fenerbahçe'nin ardından A grubunun ikincisi olarak çeyrek final vizesini alan takım oldu. Galatasaray ise B grubunda Ankaragücü ile kalınan golsüz beraberliğe rağmen lider olarak yükseldi. 11 Aralık'ta ligde yapılan karşılaşmada Antalyaspor'un ev sahipliğinde, Galatasaray maçı 3-2 kazanmış fakat bir hâyli zorlanmıştı. Antalyaspor grupta, 3. hafta maçında Fenerbahçe'yi 4-3 yenerek İstanbul'a gönderince dikkatleri yeniden üzerine çekti. Mehmet Özdilek'in takımı ligde de hedeflediği noktaya yakın bir yerde bulunuyor. Galatasaray ise kupadaki ilk 3 maçını kazanarak çeyrek finali garantilemesinin ardından, gittiği Ankaragücü deplasmanından golsüz berabere kaldı. Çok asılmadı diyebiliriz maç için. Çeyrek finalde de karşılaşacak iki takımdan gönlümden geçen ve bir üst tura yükselmesini ve hatta kupayı kazanmasını istediğim takım tabii ki Galatasaray. Yarı finalde gönlümden geçen İstanbul Belediye maçı, finalde ise Bursaspor-Galatasaray finali düşünüyorum. Umarım tüm çeyrek final maçlarında futbolun o müthiş tadını alabiliriz.
Bir gece önce Sine Büyüka ile röportaj yaptığımızı duyurmuştuk blogdan. Fakat dün akşam maçlar vesilesiyle tad alamayacağımızı düşündüğümüzden, bu akşama ertelemiştik yayınlama olayını. Çünkü böyle bir söyleşiyi heba etmek istemiyorduk itiraf etmek gerekirse. Bugün hazır Goal.com yazıları blogda peydah olmuşken, biz de yazılarla uğraşmayıp biraz dinlenmek istedik. Sine Büyüka'ya samimiyetinden ötürü çok teşekkür ediyoruz. Ciddi spor yazarlarıyla yapılan söyleşiler de çok öğretici oluyor evet, ama Ali Ece gibi, Fırat İşbecer gibi, Sine Büyüka gibi yahut blog yazarı arkadaşlar gibi insanlarla yaptığımız söyleşiler öğreticiliklerinin yanı sıra aynı zamanda keyifli de oluyorlar. Sine Hanım'a tekrar teşekkür ederek, sizi de fazla bekletmeden söyleşiye geçelim istiyorum. İşte Sportif Cümleler soruları ve Sine Büyüka yanıtları;
1- Dizi alımları, kültür sanat programları derken NtvSpor ve Ntv Radyo'ya uzanan bir yolculuğunuz var. Sine Büyüka kimdir neler yapar nasıl yaşar sizi tanıyabilir miyiz öncelikle?
Sine Büyüka; Aslında bu bakımdan şanslıyım çünkü Cosmopolitan, InStyle, CNBC-E Woman gibi dergilerde stil editörlüğü yapıp moda sektörüyle ilgili merakımı gidermiş oldum. Dizi ve film alımları sırasında kamera arkasındaki bürokratik işleyiş ve doğru karar verme stratejileri hakkında fikir sahibi oldum. Gece-Gündüz ise tam bir okuldu. Montajdan kamera kullanmaya, iyi röportaj yapmaktan doğru haber yazmaya kadar çok şey öğrendim. Oldukça deneyimli ve birikimli bir ekiple çalıştım. NTV Spor’da da kamera önü konusunda kendimi geliştirme fırsatı buldum. İşini çok iyi yapan insanların arasında olmak bana çok şey kattı. Tüm bunların ışığında sanıyorum çok yönlü olmaya çalışan, her gün kendini geliştirmeye uğraşan, müzik, spor, sinema, edebiyat gibi sevdiği işlere ve sevdiği insanlara vakit ayırmaya özen gösteren, herkes gibi hayatı dolu dolu yaşamaya çalışan biriyim :)
2- Hangisi daha keyifli peki, Sine'yle 45 dakika mı, Billboard dergisindeki yazarlık mı, yoksa Ntvspor'daki muhtelif spor programları mı?
Sine Büyüka; Benim için en keyifli işler, interaktif olanlar. Yani izleyici ya da dinleyicilerle iletişim halinde olabildiğim projeler. Sine’yle 45 dakika’da hem dinleyicilerin görüşlerine yer verebiliyorum, hem de iki tutkum sporu ve müziği birleştirebiliyorum. Ntvspor.net’te yazı yazmak da benim için önemli çünkü o yazılara gelen yorumlar ve geri dönüşler sayesinde perspektifim çok genişliyor. Billboard evim. Öyle güzel insanlar, öyle kaliteli bir ekip var ki orada, bir çay içmeye beş dakika yanlarına uğrasanız bütün gün kalkamazsınız. Billboard sayesinde rüyamda görsem inanmayacağım müzisyenlerle konuşup tanıştım. NTV Spor’da ise henüz program yapmıyorum, sadece haberleri sunuyorum. Dolayısıyla daha kendi başımayım. Her iş farklı bir yönüyle beni tatmin ettiği için zaten hepsine vakit ayırmak için çaba sarf ediyorum.
3- Tüm bu profesyonel işlerin yanı sıra, bir albüm hazırlığı içinde olduğunuzu ve amatör olarak da olsa buz pateni ile ilgilendiğinizi okudum. Hobilerinizden bahseder misiniz biraz da?
Sine Büyüka; Müziğe hobim demem biraz haksızlık olur. Gerçekten hayatta daha tutkuyla bağlı olduğum başka birşey yok. İyi bir müzik dinleyicisiyim ve Dünyaca ünlü pek çok müzisyenle röportaj yapma şansım oldu. Hem yurtdışında sevdiğim isimlerin konserlerini, hem de buradaki performansları takip etmeye çalışırım. Onun dışında her ne kadar bir Morello olmasam da kendimce gitar çalıyorum, piyano da öğreniyorum. En çok uğraştığım iş ise Logic öğrenerek prodüksiyona ilk adımları atmak. Albüm çalışması daha çok müziğimi, hikayemi insanlarla paylaşmak adına gerçekleştirmek istediğim bir proje. Buz pateni de çocukluğumdan beri takip ettiğim bir spor, beni Dünyanın bir ucuna şampiyona izlemeye götürecek kadar. Malesef buz pisti sıkıntısı yüzünden sadece amatör olarak yapabildim. Basketbol da yakından takip etmeye çalıştığım bir başka spor dalı. Kendim ne spor yaparım derseniz, düzenli olarak yüzerim. Kitap okumak, denemeler yazmak, film izlemek, modayı takip etmek de keyifle yaptığım diğer şeyler.
4- Klişe olacak belki ama sormadan duramadım. Şansal Büyüka'nın kızı olmak kapıları açarak işleri mi kolaylaştırır yoksa böyle bir babanın kızına daha mı zordur ilerlemek?
Sine Büyüka; Bu soruyla çok sık karşılaşıyorum :) Aslında her ikisi de. Medya sektöründe pek çok kişi için kapılar genellikle bir tanıdık vasıtasıyla açılır. Kendi başınıza bir televizyon kanalında iş görüşmesi koparmanız çok zordur. Ben de iş görüşmemi babam vesilesiyle aldım. Bu açıdan tabi ki onun çevresi bana bir avantaj sağladı ama o avantaj NTV’nin kapısından girdiğim anda dezavantaja dönüştü. NTV’deki hayatım spor departmanında değil, kültür sanatta başladı. Oradaki insanlar görmüş geçirmiş, çok birikimli, zor beğenen, kimsenin kızı olduğunuz için size saygı duyacak insanlar değil. Bu bağlamda tanınmış bir babanın kızı olmak bana olumsuz olarak geri döndü. Çalışma arkadaşlarımın saygısını, takdirini kazanabilmek için inanın sabah akşam gık demeden, belki herkesten çok çalıştım. Ne mutlu bana ki bunu başarabildim. NTV Spor’a geçerken de babamın adı, benden beklentileri yükseltti. Her yaptığım ona mal edilecekmiş gibi hisettiğimden çok dikkatli davranmak durumunda kaldım.
5- Ntvspor bünyesinde çalışmak nasıl bir his? Spor servisindeki ortam nasıl? Bir kaç sezon önce hazırlanmış bir reklamı vardı. Pencerelerinden toplar yağan -ki bu toplar haberleri sembolize ediyordu- gerçekten öyle mi?
Sine Büyüka; NTV Spor’da her şeyden önce çok büyük bir heyecan var. En tecrübeli isimlerden stajyerlere kadar herkes işini tutkuyla yapıyor. Büyük isimlerde bile en ufak bir mesleki deformasyon yok heyecan anlamında. Ayrıca çok güzel bir arkadaşlık ortamı var. Buradaki çoğu kişi, iş dışında da sıklıkla görüşür ama bu samimiyet hiçbir zaman işe olumsuz yansımaz. Herkes sürekli haber peşindedir ve o reklamda olduğu gibi sürekli masadan masaya haber alış verişi olur. O yüzden yoğun günlerde serviste çok fazla müzik dinlemem spor sohbetlerini kaçırmamak için. Gerçekten çalışılabilecek en iyi servislerden biri NTV Spor. Bunu pek çok kanalın kapısından girmiş biri olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
6- Ntvspor.net'te yazılarınızı takip ediyoruz. Bir çok spora dair yazılarınız mevcut. Geniş bir yelpazeniz var dersek yanlış olmaz sanırım. Aynı anda bu kadar çok sporu takip etmek zor mudur yoksa spor aşkı sayesinde mi vakit ayırabiliyorsunuz?
Sine Büyüka; Teşekkür ederim ama aslında Mert Aydın, Mehmet Sevinç, Gökhan Çetinbaş gibi arkadaşlarıma bakınca yelpaze bana dar bile görünüyor. Buz pateni, basketbol, futbol gibi çok sevdiğim sporlara daha fazla zaman ayırıyorum. Bu arada tenis, yüzme, atletizm gibi farklı dalları da en azından bilgi sahibi olmak için elimden geldiği kadar takip etmeye çalışıyorum.
7- Spor sorularına başlayalım artık. Mücadele ve kalite bakımından Avrupa'nın üst düzey liglerine yakınlaşan bir ligimiz var. Fransa gibi, Almanya gibi ülkeleri kastediyorum tabii.. Ligi nasıl buluyorsunuz, şampiyonluk yarışlarını, takımların aralarındaki mücadeleleri, genel olarak kaliteyi.. Kalite pozitif yönde nasıl ilerletilebilir?
Sine Büyüka; Turkcell Super Lig tabi ki kalitesiz bir lig değil. Çok önemli, çok yetenekli oyuncuların top koşturduğu, Avrupa’da önemli başarılar kazanmış ekiplerin mücadele ettiği bir lig. Daha önce televizyonlardan hayranlıkla izlediğimiz isimlerin artık görev yapmakta tereddüt etmediği bir lig. Ama hem futbol kalitesi açısından, hem de fiziki şartlar açısından La Liga ya da Premier Lig gibi devlere yaklaşması için daha çok eksiği var. Öncelikle yabancı sınırlamasının kaldırılmasının bir kez daha tartışıldığı şu günlerde Türk futbolunun yaşadığı altyapıdan oyuncu yetiştirme sıkıntısı konusunda duyarlı olunması gerekiyor. Kaliteli yabancılar tabi ki ligde olsun ama çok yetenekli Türk oyuncuların da önemi anlaşılsın. Futbolla eğitimin birleştirilmesi için çalışmalar da yapılsa ne güzel olur! Bunun yanında stat zeminlerinin düzeltilmesi, seyir zevkini artıracak modern statların inşa edilmesi de çok önemli. Daha hala ışık yetersizliği yüzünden yayıncı kuruluş belli açılardan çekim yapmakta zorlanıyor. Kaliteyi arttırmak için kulüpler özen gösteriyorlar, yeni stat projelerini hayata geçiriyorlar. Seyirciyi çekmek için çalışmalar yapıyorlar. Bunlar olumlu gelişmeler. Ayrıca bir olumlu gelişme de Anadolu kulüplerinin de son birkaç sezondur üst sıraları zorlaması ve büyük takımlar için deplasmanları kabusa çevirmesi. Ligin orta-alt sıralarındaki Kasımpaşa deplasmanına çıkarken bile lig liderinin nasıl bir sonuçla eve döneceği belli olmuyor. O bakımdan ligimizin özellikle son 3-4 yıldır daha heyecanlı hale geldiğini düşünüyorum.
8- Ligin kalitesi demişken, geçtiğimiz günlerde yayın ihalesi yapıldı. 4 saat süren mücadelenin ardından 321 milyon dolara Digiturk'e gitti yayın hakları. Süper Lig gerçekten 321 milyon edecek kadar "süper" mi? Bu arada Anadolu Takımları'na da ciddi bir nakit girişi olacak ve bu para doğru yönetildiği takdirde çok faydalı işlerde kullanılabilir. Sizce Anadolu'dan bir şampiyon çıkarabilir miyiz yakın vadede?
Sine Büyüka; Anadolu’dan yakın gelecek içinde şampiyon çıkmasını çok istiyorum. En azından Anadolu kulüplerinin son birkaç sezondur olduğu gibi istikrarlı bir şekilde ilk beşte yer edinmelerini ve Avrupa Kupaları’nda mücadele etmelerini istiyorum. Mücadele ve kalite arttıkça seyir zevki de doğru orantılı olarak artacaktır. Ligin kalitesi konusunda ise Acun Ilıcalı’nın dediklerine katılıyorum. Bu para ligin şu andaki değeri değil, ileriki yıllarda lige biçilen değer. Dolayısıyla hem kulüplerin hem de federasyonun sorumluluk alıp, bu paranın hakkını vermeleri, taraftarlarına ve tüm sporseverlere borçtur. Bu paranın doğru kullanılması için federasyonun bir komisyon oluşturup belli bir finansal denetleme kurulunu devreye sokması bana göre şart. Ya da kulüplere belirli zorunluluklar getirecek düzenlemeleri yürürlüğe sokmaları kaçınılmaz. Özellikle Anadolu’daki kulüplere müthiş bir para akışı olacak bu ihaleden sonra. Eğer oluşabilecek istismarların önü şimdiden alınmazsa Türk futbolu bırakın kalkınmayı, eski günlerini mumla arar. Ya da Mehmet Demirkol’un dediği gibi, misal, Tabata’nın bonservisi 8 milyon Euro’dan 20 milyon Euro’ya çıkar. Tehlike geliyorum diyor, buyur edersek yanarız.
9- Biz blog olarak Galatasaray taraftarıyız, incelediğinizde de görmüşsünüzdür. Galatasaray'dan soru sormak istiyorum bu noktada. Futbol takımı sezona Rijkaard'la beraber yeni bir futbol anlayışı ile başladı. Fakat sisteme çabuk adapte olarak çok kayıp yaşamadan ilk devreyi tamamladı. İkinci devreye hazırlandığımız bugünlerden önce, bizim için ilk yarıyı değerlendirebilir misiniz?
Sine Büyüka; İlk yarıda iki farklı Galatasaray izlediğimi söyleyebilirim. Kırılma noktasi ise evindeki Eskişehirspor maçıydı diyebilirim. Ondan önce genelde klasik 4-3-3 sistemi içerisinde çok pas yapan, ofansif, etkili olamadığı karşılaşmalarda bile rahat gol bulan bir Galatasaray vardı. İlk yarının ikinci bölümünde ise sakatlıkların da etkisiyle bir form düşüklüğü oldu. Sezon başından beri savunmada yaşanan sıkıntı, bu kez gol yollarındaki üretkensizlikle de birleşince takımı zora soktu. Ama Rıjkaard’ın futbol anlayışını ve oturtmaya çalıştığı sistemi çok beğeniyorum. Uzun toplarla ileriye çıkmak yerine ayağa pasla süratle ilerleyen mücadeleci ve seyir zevki yüksek bir takım kurma çabasını çok takdir ediyorum.
10- Haldun Üstünel'e değinmek istiyorum biraz da. Gerek sizin gibi spor habercilerini gerekse bizim gibi taraftarları heyecanlandıran, gecelerce uykusuz bırakan, ama sonuçta çok ciddi transfer başarılarına imza atan bir yönetici. Haldun Üstünel ve genel olarak Galatasaray transfer politikasını nasıl buluyorsunuz?
Sine Büyüka; Haldun Üstünel yüzünden NTV Spor olarak çok uykusuz geceler geçirdik! .) Şaka bir yana, Haldun Bey kulübüne çok verimli oluyor, çok iyi çalışıyor bunu kimse inkar etmez herhalde. Nokta atışlarıyla tam ihtiyaca hizmet edecek isimleri mümkün olan en iyi şartlarda kulübe kazandırıyor. Bunların içinde Türkiye’ye geleceğine hiç ihtimal vermeyeceğimiz Dünya yıldızları da var. Bunu nasıl başarıyor sırrı kendisinde ama en son Jo’nun da “Haldun Üstünel’in tavrı ve konuşması, buraya gelmemde çok etkili oldu” şeklindeki sözleri bir şeyleri doğru yaptığını gösteriyor. Ayrıca takımdaki uyum ve ahenge ekstra önem veriyor sanki. Yabancıları daha önce beraber oynamış ya da birbiriyle rahat oynayacak isimlerden seçiyor. Sanki kafasında belli noktalar oluşturmuş ve onları birleştiriyor. Kendisini kutlamak lazım.
11- Basketbol maçlarını sık sık takip ettiğinizi biliyorum, benim de sizi takip ettiğim mecralardan :) Ayrıca sık sık basketbol yazıları da yazıyorsunuz. Galatasaray Cafe Crown'un sezon başından beri yaşadığı olayları genel olarak irdelersek ne söyleyebilirsiniz bizim için?
Sine Büyüka; Elimden geldiği kadar basketbol maçlarını takip etmeye çalışıyorum. Galatasaray Cafe Crown’un yaşadığı nahoş olaylarla ilgili Ntvspor.net’te pek çok yazı yazdım. Gerçekten çok gereksiz ve talihsiz bir olaydı. Tekrar en baştan süreci analiz etmek istemem. Özetle burada basketbol federasyonunun ciddi ihmali olduğunu düşünüyorum. Takibini yapamayacakları bir cezayı vermek, en kibar tabiriyle büyük ihmaldi. Galatasaray Cafe Crown’un camianın büyüklüğüne yakışmayan ve neresinden tutsanız elinizde kalan bu olayı engelleyememiş olmasını da şubenin büyük hatası olarak görüyorum. Yine de kriz yönetimini başarıyla gerçekleştirmiş olduklarını da söylemek gerek. Olayda adı geçen oyuncuları hatalı bulmakla birlikte, bu olayda en zor durumda kalan kişilerin onlar olduğuna inanıyorum. Bu yaşananların Türk basketbolundaki kalifiye menajer sıkıntısını da açığa çıkardığını düşünüyorum.
12- Ülkemizde sporcu olmanın zorlukları var. Eğer futbolcu değilseniz tabii.. Marsel İlhan Amerika Açık'ta tabloya çıkamasa böyle bir raketimizin olduğunu bilemeyecektik, Tuğba Karademir'in Kış Olimpiyatlarına katılacak ilk Türk paten olduğunu da, Elvan olmasaydı kaç kişi atletizm izleyecekti mesela.. Neden böyle futbolseverler ve diğerleri olarak bölündü sizce sporseverler?
Sine Büyüka; Dünyadaki en popüler spor dalının futbol olduğu bir gerçek. Basketbol da ikinci sırada gibi görünüyor. Sorun şu ki, dünyadaki her spor dalının belli bir alıcısı var. Tenisin, yüzmenin, beyzbolun, golfün…Ama ülkemizde maalesef alternatif spor dallarının alıcısı az, en azından ne medya ne de özel sektör için yeterli. Türkiye’deki en büyük sorun, spor dallarının popülaritesine göre olanak sağlanıyor olması. Sadece dallar arasında değil, aynı dalın içerisinde bile popülerliğe göre büyük adaletsizlikler yaşanıyor. Düşünün ülkemizde en popüler spor dalı futbol, Turkcell Super Lig ve 1.Lig’deki futbolcuların yaşam standartlarındaki uçuruma bir bakın. Çoğu medya kuruluşu, amatör sporlara duyarsız kalıyor çünkü gazete satmak ya da rating almak için futbola yoğunlaşıyorlar. İncecik bir sütun dışında amatör sporcular medyada pek az yer buluyor. Burada spor servislerine, yöneticilere büyük sorumluluk düşüyor. İzlenir mi izlenmez mi demeden belirli bir slotu amatör sporlara mutlaka ayırmaları gerekiyor. Özel şirketler de medyada yer bulamayacaklarını düşündüklerinden çoğu zaman sponsorluk desteğini başka yönlere kaydırıyorlar. Ayrıca Spor Bakanlığı’nın da amatör sporların gelişmesi açısından daha fazla insiyatif alması, bunu bir öncelik haline getirmesi gerekiyor. Amatör sporcular kimi zaman idman yapacak saha, kendilerini çalıştıracak antrenör, ya da sporlarını icra edecek malzeme bile bulamıyorlar. Pırıl pırıl bir Türk genci puz patenine gönül verdi diye sporunu en iyi şekilde yapmak için ülkeyi terk etmek zorunda mı kalmalı?
13- Kadın olmanın zorlukları da var. Sonuçta erkek hegemonyasının olduğu bir meslek spor yazarlığı. Bir yazınızı okuyan erkek adınızı görünce "kadınlar futboldan ne anlar" deyip bırakabilir okumayı. Siz kendinizi ve diğer kadın yazarları nerede görüyorsunuz sektörde?
Sine Büyüka; Kadın yazarları spor kamuoyu kolay kabullenmiyor. Erkekler 1 çalışırken, siz 11 çalışıp aynı saygıyı göremiyorsunuz. Geçtiğimiz gün bir kulüp yöneticisi oldukça donanımlı bir kadın spikere ‘siz kadınsınız ne anlarsınız’ şeklinde bir imada bulundu canlı yayında. Bunu sporun söz sahibi isimleri dahi yapıyor. Zamanla bu sorunun aşılacağını düşünüyorum. Her kadın yazarın ya da spikerin başarısı, öbürünü de etkiliyor. Mesela Banu Yelkovan’ın, Ebru Kılıçoğlu’nun, Gülengül Altınsay’ın yazıları, kadınlara önyargıları yıkmaya yardımcı oluyor. Bu sektördeki diğer arkadaşlar başarılı oldukça bunun bana da faydası dokunuyor. Aynı şekilde ben Ntvspor.net’te bir yazı yazdığımda, bir konuda kalem oynatıyor olmam aslında sektördeki diğer kadınlara da yarıyor. Kadınların niceliği ve niteliği arttıkça, bu önyargılar ortadan kalkacaktır.
14- Blog tutuyorsunuz bir de bu yoğunluğun arasında. Ne kadar süredir blog yazıyorsunuz, başlarken amacınız neydi ve şimdi bu amacın neresindesiniz? {Sine Büyüka Blog}
Sine Büyüka; Blogu açalı 3-4 ay olmuş olsa gerek. Benim için ciddi bir ihtiyaçtı blog yazmak. Bu sektörde çalışmaya başladıktan sonra malesef değer yargıları çok yüzeysel kriterler üzerine kurulmuş insanlarla karşı karşıya geldim. Tabi ki bunu herkes için söylemek mümkün değil, haksızlık etmek istemem. Ama zaman zaman önemsiz olduğunu düşündüğünüz, sadece şans sonucu sahip olunan bir şeyle yargılanıp çok önem verdiğiniz şeylerin kimseyi enterese etmediğini görmek, çok yıpratıcı olabiliyor. O yüzden akıl sağlığımı korumak için görüntünün altında derinlik arayan, oturup iki sohbet edilebilecek, bir konser, bir kitap üzerine konuşulabilecek insanlarla iletişim halinde olmak istedim. İnsanların fikirlerine, eleştirilerine çok önem veriyorum. Mesela blogu takip eden birinden çok güzel bir kitap hediye aldım, şu anda okuyorum ve çok etkileniyorum. Bir başka kişiden bir albüm tavsiyesi aldım, iki gündür onu dinliyorum. Blog yazmak bana bu imkanı veriyor, güzel insanlarla güzel şeyler paylaşınca hayattan daha çok keyif alıyorum.
15- Son olarak klasik sorumuz.. Sportif Cümleler'i nasıl buldunuz, olumlu ve olumsuz eleştrilerinizi alabilir miyiz?
Sine Büyüka; Sportif Cümleler’in bana göre en büyük artısı, bir takım blog’u olmasına rağmen holiganlık yapmaması. Fanatizmi körüklememesi. Diğer takımlar hakkında kasıtlı olarak yalan yanlış haberlere yer vermemesi. Başka takımlardan da bahsetmesi, sadece Türkiye’den değil aynı zamanda dünyadan olaylara yer vermesi, futbol dışında basketboldan da başlıklar açması güzel yönleri. Ayrıca yazım dili çok samimi, kıvrak ve esprili.
Nonda gider dertler biter dedim ama insan yine de üzülüyor. Galatasaray'a geldiği ilk sezonda belki de verim alabildiğimiz tek yabancı olan ve şampiyonlukta büyük rol oynayan {özellikle Fenerbahçe maçında attığı kritik golle} Nonda ile mecburiyetten yollar ayrılmak zorunda kaldı. Nonda'nın futbolunu geçen sezondan bu yana eleştiriyorum ve geçtiğimiz sezon sonunda sözleşmesi bitecekken henüz sezon başında takımda tutmak adına sözleşmesinin uzatılmasını anlamamıştım. Çünkü Nonda'nın yaşı biraz kemale ermeye başlamıştı ve geçtiğimiz sezondan itibaren Galatasaray'da total futbol rüzgarlarının esmeye başladığını söyleyebiliriz. Baros'un olduğu bir ortamda iyi bir yedek olabilir ve oyuna girdiğinde de önemli katkılar verdi ama Baros'un sakatlığının Nonda üzerinde beklentileri büyütmesi bu sona yol açtı. Galatasaray'da geçirdiği 2.5 sezonda yedek kalmaktan sorun çıkarmayan, elinden geleni vermeye çalışan, Türkiye'yi benimseyen, profesyonel hareket eden bir Nonda izlediğimizi düşünüyorum. Hatta kızları bile Türkçe konuşabiliyordu. Bütün bunlara rağmen profesyonel bir Dünya'da yaşıyoruz ve işin ucunda Kewell'la yolların ayrılacağı söylentileri oluşunca Nonda ile gemileri yakmak zorunda kaldık. Bana göre geç kalınmış bir operasyondu ama sonunda Kewell'ın kalacağını öğrenmemiz çok iyi oldu.
Ülkemize gelen yabancı futbolculara baktığımda Nonda'nın fena olmayan bir kariyeri olduğunu söylemeliyim. Nonda'nın Monaco günlerini hatırlarım. 5 yıl boyunca Monaco'da gösterdiği performansla çok önemli bir kulübe transfer olacağının sinyallerini zaten veriyordu. Afrika'lı futbolcuları aklıma getirdiğimde aklıma Drogba, Eto'o gibi santraforlar geliyor. Nonda'nın da 2000'lerin başında gösterdiği potansiyel bugünlerin Drogba'sı tadında bir futbolcu olacağı yönündeydi. Hatta 2005 yılında da Roma'ya transfer olarak bizlere bunu gösterdi. Bugünlerde Roma'yı çok iyi bir kulüp olarak görmeyebiliriz {Inter'i, Milan'ı göz önüne aldığımızda} ama o zamanlar çok kaliteli futbolcularla Avrupa'da söz sahibiydi. Roma'ya transfer olduktan sonra yaşadığı sakatlıklar sonucunda istikrarını büyük ölçüde kaybetti ve Roma'nın da Nonda'yı gözden çıkarması bu sebeple uzun sürmedi. Roma'dan doğru Blackburn Rovers'e kiralık gitti ve sonunda Galatasaray ile yolları kesişmiş oldu.
Bana göre Nonda yaşadığı bu sakatlıklardan sonra oldukça mütevazi bir kimliğe büründü. Daha çok işimi yaparım, paramı alırım anlayışıyla sadece futboluna baktı ve Galatasaray onun için iyi bir tercih oldu. İlk sezonunda önemli işler yaptı, ikinci sezonunda yedek kaldı sesini çıkarmadı. Bu sezonda da aynı şekilde Baros'un hatta santrafor olmamasına rağmen Kewell'ın arkasında yedek oturduğunde bile fazla ses çıkarmayan bir Nonda vardı. Son zamanlarda gideceği söylentilerinin artmasının ardından düşen performansını izledik. Gerçi performansı Baros sakatlandığından bu yana düşüyordu ama son maçlarda yapmayacağı işleri bile yaptı. Gaziantepspor maçında kaçırdığı penaltıyı, Ankaragücü maçında takındığı ruh halini gördük. Atletico Madrid maçlarında forvetsiz çıkacağımız düşüncesi bile Nonda'nın büründüğü bu hali gördükten sonra Nonda'nın takımda kalması yönünde bir izlenim bırakmadı.
İşin birde Kewell boyutu var. Serap, Kewell konusunu günlerdir yazıyor. Ben Kewell için 7-8 yaşında futbolu yeni tanımaya başlayan bir çocuğun Galatasaray'ı tutma sebebi diyorum. Kewell sakat olsa da, oynamasa da o takımda kalsın, bir yerlerde dursun. Kewell sevgisi pek tarif edilemeyecek cinsten. Hagi'den bu yana Galatasaray'ın bir yabancı futbolcuya bu kadar sahip çıktığını, benimsediğini görmedim. Nonda'nın zayıf halka olması biraz da bu sebepten kaynaklandı. Bu arada Kewell'ın raporlarlarında Şubat sonunda idmanlara başlayabilir ibaresininde Nonda'nın gidişince etken olduğunu söylemek mümkün.
Son haftalarda yuhlasakta, gitsin diye gözünün içine baksakta Nonda sürekli hatırlayacağımız bir futbolcu olacak. Linderoth ayrıldı hiç oralı olmadık ama Nonda ayrıldığında Gs.org bile giriş resmini Nonda'ya veda olarak değiştirmiş. Bizlerde yeni hayatında Nonda'ya başarılar diliyoruz.