31 Ocak 2012 Salı

Kazım Kazım Olympiakos'da

Kazım Kazım için resmi açıklama da gelmiş bulunmakta. 875 bin avro'luk bir kiralama bedeli var, yarım sezon için. Böyle baktığımızda güzel bir ücret aslında, özellikle de yarım sezon için ama sezon sonunda 1.5 milyon avro'luk bir opsiyon var ve bu beklentilerimin aşağısında. Bu da 2.400 milyon avro'luk bir değere geliyor, oysa benim beklentim 3.5-4 milyon avro'luk bir transfer olmasıydı. Ne bileyim, gözden düşen bir futbolcu olur, batan geminin kurallarını işletirsin. Tepki gösterilen ve çok beğenilen bir isim olmamasına rağmen kadroda kalması gereken bir isimdi, bir anda gidişi herkesi de şaşırttı. Bir yıl önce bonservisinin bedavaya gelmiş olması da bu kazancın her türlü kazanç olduğu düşüncesini doğrulabilir ama benim görüşüm bu gidişin tamamen bir fiyasko olduğu yönünde. Özellikle de şu ücreti gördüğümde. Anlamadığım mesele ise herkes gibi, bu adam neden bu kadar fazla gitmek istedi. Ne oldu, ne bitti bilemiyoruz. Karakter anlamında bir senede aşamalar kaydetti dediğimiz Kazım'ın çıkardığı bir sorun mu oldu, hiç bilmiyoruz. Kendi gitmek istedi tamam da para için desem Olympiakos olmaz bu tercih, Katar'a gidiyorum der, böyle birşey beklerdim ben yani. Hayırlısı olsun bakalım, Olympiakos günleri umarım Toulouse günlerine dönmez. Bu saatten sonra geri dönüşü zor, Fenerbahçe'de olduğu gibi kapılar açılmaz. Bu yüzden Olympiakos günlerini iyi değerlendirmek zorunda, hakkında hayırlısı. Daha detaylı yazdığım dünkü yazıda aşağıda;

Kazım Kazım

Necati Ateş & Galatasaray

Fenerbahçe için Mert Nobre söylentileri çıktığında şunu söylemiştim, aslında bu tip transferler için aynı düşünürüm. Zamanında size hizmet etmiş bir futbolcu, istatistik anlamda başarılı da olmuş ve bir dönem gelmiş siz yolları ayırmışsınız. Sonrasında yıllar geçmiş, bu futbolcu yoluna devam etmiş ama hiçbir dönem Fenerbahçe'deki günlerini yansıtamamış. Sonra birşey olmuş, 31-32 yaşına gelmiş olmasına rağmen bir sıçrama daha kaydetmiş ve bu sıçrama sayesinde de eski takımı olan Fenerbahçe'nin {kısa vadeli düşüncelerle} radarına tekrar girmiş transfer edilmek istenmiş. Bu futbolcu adına büyük olay, zamanında seni gönderenlerden intikamını alıyorsun bir şekilde ama kulüp açısından aynı şeyi söyleyemem. Geldiğin nokta tekrar o futbolcuya ihtiyaç duyduğun nokta oluyor ama Fenerbahçe bu transferi gerçekleştirmedi. Şunu da söylemiştim, bütün bunları bir yana bırakalım, Sow'un arkasındaki Nobre güzel bir alternatif olabilirdi.

Necati Ateş'in transferi de buna benzer aslında, hatta daha da çetrefilli bir durum. Galatasaray açısından da daha büyük bir vurgun misali. Karakter olarak hiçbir zaman iyi bir imaj çizmedi, çok sevilen bir futbolcu olduğunu hiç hatırlamam ama yine istatistik anlamda baktığımızda da oynadığı dönemde en yararlı futbolculardan biri olmuş, harika işler yapmış. 3.5 sezon formasını giydiği Galatasaray'daki ortalamaları harika, 10 numarayı da bir dönem giymiş hatta {10 numara psikolojisinin en ağır olduğu dönemler}. Ama dediğim gibi sevilen bir futbolcu olmadı kariyerinin hiçbir döneminde ve birgün Kalli geldi, takımdan gönderdiği isimler arasına Necati Ateş'i de ekledi. Şaşırtıcı, beklenmeyen bir karar olmuştu bu ama devamında Necati Ateş'in düşüşünü ve Galatasaray'la dansını izledik.

Birçok takımda kiralık oynadı, belki de kariyerinin en iyi dönemlerinde. Ankaraspor, İstanbul Belediyesi ve Real Sociedad bunlara örnek. Sürekli bir çıkış aradı, kendini bulmaya çalıştı ama hiçbir dönemde de Necati Ateş Galatasaray'a dönse denmedi. Taraftar da istemedi bunu, takım yöneticileri de. Kiraladılar durdular onu ve sonunda da sözleşmesini fesh ederek Antalyaspor yolunu tuttu Necati Ateş. 29 yaşındaydı Antalyaspor'a gittiğinde, bu detayı da atlamayalım. Yani kariyerinin en güzel zamanlarını çeşitli takımlarda kiralık oynayarak geçirdi. Galatasaray da sonunda onu bedavaya bırakmış oldu, herhangi bir kazanım göstermeden.

Olayın garip boyutu da burada başlıyor zaten. O parlamayı Necati Ateş gösterdi, bir anda kendi takımının en önemli kozu oldu, eski günleri kadar olmasa da ülkenin sayılı forvetleri arasına dahil etti kendini. Bu da ona aslında daha büyük bir takımın kapılarını bir kere daha ve ama bir gün Galatasaray'a tekrar geri döneceğim dediğinde güldüğümüz bu adam bugün Galatasaray'a geri döndü dönecek. Hem de 32 yaşında, ilk geldiği gün olduğu gibi yine bir devre arası transfer döneminde. Onu zamanında Galatasaray'a aldıran da Terim'di ama beraber fazla çalışamadılar, Fatih Terim hemen ayrılmıştı çünkü. Bu da ilginç bir detay.

İşin özü ise şu. Necati Ateş'in yüzüne bakmayan, ona bir bakıma sürgün hayatı yaşatan Galatasaray'ın bugün geldiği nokta Necati Ateş'e ihtiyaç duyduğu noktadır. Galatasaray adına üzücü ama Necati Ateş açısından çok önemli bir nokta bu.

Geçen sezon bu transfer yapılabilirdi aslında, geç kalınmış bir iş olabilir ama şu şartlarda da bir yerli forvete ihtiyaç vardı. Yabancı bir hamle de gelir mi bilemem ama Elmander & Baros ikilisinden memnun olan Galatasaray'ın şu aşamada bir yabancı forvete ihtiyacı yok. Ülke içine baktığımızda da yerli forvetlerin o kadar önemli noktalarda olmadığını görüyoruz ve bu yüzden de kısa vadeli bir adım adına Necati Ateş yararlı bir alternatiftir, kendisini ne kadar sevmesem de bu realiteyi gözden kaçıramam. Top saklayan, orta sahaya yakın oynayan, hücum kurabilen, bitirici ve etkili bir forvet. Onu anlatmaya pek gerek yok aslında, herkesin yakından tanıdığı bir isim ve gelmesi durumunda da neler yapacağını kestirmek kolay.

Blake Griffin Hayalleri Gerçek Yapıyor

NBA Live 2000 günlerimi hatırladım. Bundan 3-4 sene öncesine kadar çok kötü bir bilgisayarım vardı ve her oyunu kaldırmazdı. Bende de eskilerden kalma NBA Live 2000 oyunu vardı ve can sıkıntısı geldikçe sürekli onu oynardım. İlginç bir oyundu tabii, 2000'in oyunu olması itibariyle gerçekçilik düzeyi bir o kadar aşağılardaydı. Garip smaçlar görüyorduk, E.Boykins dahi çok ilginç smaçlara imza atabiliyordu. Kevin Garnett gibi isimlerle de yerçekimine meydan okuyarak garip smaçlara imza atıyorduk ama o zamanlar söylediğim gibi, oyunda olur bunlar, büyük saçmalıklar. Griffin'in şu smacını görünce o oyun geldi gözümün önüne, saçmalık değilmiş. Tamam, Griffin çok özel bir atlet, inanılmaz smaçların üstadı falan ama arkadaş bu nedir. Karşısındaki ismin Perkins olmasını, onun üzerinden smaç basmasını falan geçtim, o nasıl bir yükselmek, bildiğin nirvanadan smaç yaptı, üstelik olduğu yerden sıçrıyor, önünde Perkins gibi kalın bir uzun var ama yok böyle birşey. Blake Griffin hayalleri gerçek yapmaya devam ediyor. Perkins adına da söyleyecek birşey yok, basketbolu bıraktırır bu smaç, gece insan kafasına silah dayar...

Kazım Kazım?

Kazım konusunda çok yazdım ettim. İstikrarsız bir futbolcu, iyi futbol anlamında kariyeri boyunca hep kesitler gösterdi. Çok iyi dediğimiz maçlar da çıkardı ama genel itibariyle vasat bir düzeyi oldu, idare etti diyeyim hatta ama iyi olan özelliklerini atlamadan. Kazım'ın oynamadığı 1-2 maçta aradık yani, bu da Galatasaray'ın sağ tarafının durumuydu yani.

Mücadele gücü, işin savunma tarafındaki etkisi. Bunları Kazım'ın hanesine artı olarak yazıyoruz ama kafalardaki Kazım portresi hücum üstüne kurulduğundan beklediğini alamayan taraftarlar da Kazım'a son zamanlarda o kadar da sıcak bakmıyorlardı. Fenerbahçe'den transferi asla mevzu değil ve kendini de çabuk kanıtladı hatta, o konuda bir sindirememe durumu yok, mevzu tamamen saha içiyle alakalı.

Ben işin mantığına inmeye çalışıyorum aslında. Transferin son günü geldi çattı ve Galatasaray da bu ara transfer dönemi başladığından bu yana sağ açık arıyor, kime elini uzatsa alamıyor. Shaqiri konusunda çok umutlandık olmadı ve bunun gibi birçok alternatif. Şimdi siz zaten transfer yapmak istediğimiz bölgenin mevcut kadronuzdaki en iyi alternatifini gönderince bir anda durum değişiyor, mantıksız bir duruma geliyor mevzu. Yiğit Gökoğlan konusunda umutluydum ilk etapta ama uzun vadeli düşündüm, şu anda formayı alması ne kadar etki eder? Ya da Merthan falan diyoruz ama ne yapar eder bilemiyoruz.

Bu transferin habercisi oldu desem, son güne geldik, kimi alabiliriz. Aklıma bir tek Keita geliyor ama bu da Kazım'ın gönderilmesi için sebep değil. Bir anda aslında santrafor konusunda da alternatiflerden birini daha siliyoruz ve bu bölgede de ihtiyaç var. Baros sakat mesela, Sercan Yıldırım şans buluyor ama olmadı gördüğümüz gibi, en azından şu anda. O bölge adına Kazım iyi alternatif olabilirdi ama bu transferle beraber bu imkan da kalkmış oluyor.

Toulouse macerası olmuştu aslında Kazım'ın Fenerbahçe'deyken, satın alma opsiyonuyla kiralanmıştı. Sorunlar vardı o zaman, Kazım'ın sorunlu futbolcu damgasıyla yaşadığı günler. Galatasaray'da bu imajı atıyordu diyebilirim ama Olympiakos'a gitmeyi de kendi istedi diyorlar. 900 bin avro kiralama ücretinden bahsediliyor ve satın alma opsiyonu. İyi para aslında ama elde alternatif olur, ihtiyaç kalmaz ve buna başvurursunuz. Ben Kazım'ın gitmesine anlam veremedim, şu son gün transfer yapılsa da vermeyeceğim. Kazım'ı da çok beğendiğimi söyleyemem ayrıca, müthiş tuttuğum bir futbolcu değildir ama eldeki şu imkanlar dahilinde çok yanlış bir hamle, umarım bilinen birşeyler vardır...

30 Ocak 2012 Pazartesi

Petkoviç Yaptıramaz Ama Mesut Bakkal Yaptırır

İstanbul Belediyesi maçıyla beraber zaten az olan umutlarım iyice söndü ve Samsunspor için Süper Lig defterinin kapandığını düşünüyorum. Bunun da sebebi çok net, futbol yönetiminin çok ama çok kötü olması. Geçen sezon yapılan bütün doğruların üzerine çekilen yanlışlar macunu.

Petkoviç'le atılan vizyonist bir adım, devamında onun arkasında durduğunu göstererek yapılan transferler, mantıklı hamleler yani. Süper Lig'e uzun zamandan sonra geri dönen bir takım olarak vizyon koyuyorsun ortaya, biz düşme mücadelesinin değil geleceğin takımıyız mesajını veriyorsun ama devamını getirmiyorsun, bunu anlamıyorum. Diğer anlamadığım konu da ülkemize gelen yabancı teknik adamların {ağırlıkları ne olursa olsun, Petkoviç'inden, Rijkaard'ına, Skibbe'sine} ağırlıklarını koyamamaları.

Bu yaz döneminde transfer döneminin kapanmasına birkaç gün kala gelmişti Adnan Sezgin. Ne düşündü o ara Samsunspor bilemiyorum ama böyle bir olaya giriştiler, sonrasında yeni transferler, yeni bir yapılanma daha derken bugünlere geldik, bunu hep söyledik. Farklı kafalar bunlar, Perkoviç ve Adnan Sezgin aynı çatı altında olmuyor. Petkoviç'in de bu dönemde sessiz kalması, ne yapsalar ''he'' der modunda durması derken kendi kalitesinden de ödünler verip, kendi felsefesiyle alakasız işlere girişmesi taraftar güvenini de bitirdi ve kendi üzerinde bir kötü teknik adam imajı verdi.

Haliyle de alınan bir Orduspor galibiyetinin ardından umutları bitmeye yüz tutmuş Samsunspor yeniden umutlandı ve bir heyecan diyerek teknik adam değiştirdi. Şu saatte yapılmayacak bir iş, bunu daha önceden yapacaktın. Ya Petkoviç'i çok önceden yollayacaktın ama en önemlisi Adnan Sezgin'le bu işe girmeyecektin.

Şimdi Adnan Sezgin dönemi de bitti, asıl güzel olan bu ama iş işten geçti, bitti yani. Geleceğin planlaması mı yapılacak yoksa hala umutlar var mı bilemiyorum ama duruş göstermek adına belki de bu hamle yapıldı. Mesut Bakkal'ın istemediği söyleniyor, doğru da olabilir ama Rijkaard veya Petkoviç gibi teknik adamların yapamadığını Mesut Bakkal nasıl yaptırıyor şaşırtıcı ve malesef bu ülkenin gerçeği...

SC'nin Yeni Teması

Eskiden çok sık tema değiştiriyorduk, sonrasında bir temayla karşılaştık ve budur dedik, çok uzun zaman da bu temayı kullandık. Güzeldi, kahrımızı çok çekti, biz de onun kahrını çok çektik derken herkesin başına gelebilecek bir kaza sonucunda eski temayı kaybettik ve yeni bir tema düşüncesi kafamızda hemen doğdu. Zaten 3. yıl ayağına böyle bir düşünce de vardı, 1-2 ay erkene almış olduk. Yeni temamızı biz beğendik, yenilik iyidir bazen. Sizlerin de görüşlerinizi merak ediyorum, blogun sağ tarafında anket mevcut zaten. Eleştirileriniz, önerilerinizi gibi şeyleri de yorum olarak yazarsanız çok seviniriz...

Onun Gibisi Gelecek Mi?

Futbol tarihiyle çok yatıp kalkmam ama bana göre Dünya tarihinin en iyi sol bekine Roberto Carlos ismini yazarım. Onu anlatmaya gerek yok, yaşayanlar şanslı bu yüzden. Onu Türkiye'de görmekte büyük bir şans oldu bizler adına, son sezonunu bir kenara bırakırsak Fenerbahçe forması altında çok güzel işlere de imza attı, hayat onun adına paradan ibaret değil yani. Her ne kadar Real Madrid kariyerinin sonrası buna odaklımış gibi görünüyor olmasına rağmen. Fenerbahçe'de geçen 2.5 yılın ardından da çoğu Brezilyalı gibi Brezilya günlerini başlattı o da, sonrasında bir adım daha atıp Anzhi rüzgarına kapıldı ve bir süredir bu takımda oynuyor. Ama futbolcudan öte bir idaresi gibi, bu olayı fazlasıyla benimsedi diyebiliriz. 38 yaşına geldi, dünyaları kazanıyor gibi şeyler ayrı ama farklı bir yol çizdi kendine, Aralık ayında da futbolu bırakacağım diyor ama Anzhi günlerini devam ettirecek. Büyük sermayeler için hep söylerim, önce kimi bulurlarsa alırlar, sonrasında bir yapılanma içerisine girip bu paraları doğru kullanırlar. Anzhi de bu yola girmek istiyor, bu büyük sermayeyi doğru bir futbo planlamasında tutmak istiyor ve Roberto Carlos'un da bu operasyonda önemli bir yeri var. Merak ettiğim şu, acaba onun gibisi gelecek mi? Ne bileyim, herkes için bir alternatif yaratılıyor ya da karşılaştırma yapılıyor ama bu sol bek mevzusunda günümüzün de, geçmişin de pek bir alternatifi yok. Roberto Carlos alanında çok büyük bir farkla öndeydi...

29 Ocak 2012 Pazar

Kaçan Balık Tahmin Ettiğimizden de Büyük Oluyor

Transfer mevzusunda ilginç işler oluyor, garip olaylar okuyoruz ve haliyle de her ne kadar alınan çoğu isim kazanç olarak görünse de alınabilecek bazı futbolcuların alınamaması da kaçan balığın aslında ne kadar büyük olduğunun göstergesi. Sezon başında alamadığımız Klose mesela. Yaşı ne olursa olsun fark yaratabilecek bir futbolcu, yaratıyor da. 33 yaşında ama Lazio'yu sırtladı, o farkı gelmesi durumunda Galatasaray'da da yaratacaktı. Ya da Olcan Adın. Türkiye şartlarını göz önüne alın ve öyle düşünün, onun için ödenen bonservis sadece 3 milyon 250 bin avro. 26 yaşında bu adam, yani önünde güzel bir gelecek var. Trabzonspor'da da yarattığı fark ortada, bir anda hücum anlamında farklı bir Trabzonspor izlemeye başladık, Burak Yılmaz'ın yanına bir de Olcan Adın'ı yazdık yani. Ama biz bu adamı da alamadık, ya da almak için uğraşmadık. Oysa hiç de imkansız transfer değildi, Klose'de olduğu gibi. Şu an geldiğimiz noktayı da yazmıştım zaten, transferin bitimine çok az bir süre kaldı ve hala attığımız somut bir adım yok...

Vedran Corluka & Galatasaray ve Transferin Son Günleri

Acelemiz yok diye diye transferin son günlerine girmiş bulunmaktayız ve eldeki tek transferin de Yiğit Gökoğlan olduğunu söyleyelim. Bunun dışında Shaqiri ve Amrabat gibi gündemlerle yattık kalktık ama elde birşey yok, asıl istediğimiz kimseyi getiremedik. Fenerbahçe'yi bu tabloda takdir ediyorum işte, Sow'u istediler ve aldılar. Lille'nin asla satmayacağız açıklamasına rağmen ve şu zor durumlara rağmen, 10 milyon avro'ya böyle bir transfer gerçekleştirdiler. İstediğini almak, tutup kopartmak çok önemli. Shaqiri'yi bu anlamda almalıydık, olmadı.

Fatih Terim de haliyle ''teknik direktörümüz ister, biz alırız dendi ama transfer yapamadık'' dedi. Haklı adam, gündem yaratmak yerine icraata dönmeliydik, şu an takviyeye ihtiyacımız var, süre az ama transfer yapmamız da zor. Özellikle de Riera misali sırf transfer yapmak için transfer yaparsak daha zorlu bir durum var. En ihtiyaç duyulan mevkilere de baktığımızda, kaliteli hücumcular arıyoruz. Kanat rotasyonu adına kreatif bir isim ya da yaratıcı bir futbolcu, hatta santrafor gündemi bile var. Hepsi ihtiyaç bunların ama şu an duyulan tek gündemimiz Vedran Corluka.

Bizim diğer eksiğimiz de şu an aramızda olmayan futbolcuların yarattığı boşluk. Baros gibi, son iki haftadır onu mumla arıyoruz ama en önemlisi Eboue. O gittiğinden bu yana oluşan boşluk büyük, takımın bütün ayarları bozuldu neredeyse. Fildişi'nin de gittiği yere kadar gideceğini düşününce bir süre daha aramızda olmayacak. Haliyle de bir sağ bek gerekliliği var, çünkü Sabri Sarıoğlu'nun ayakta durmaya halinin olmadığını görüyoruz, çok yetersiz.

Kısa vadeli bir plan olarak Corluka hamlesi bu yüzden önemli. Hem sağ bek hem de stoper adına güzel bir adım olur, bu da ihtiyaca dönük bir transfer elbette ama asıl heyecanı biz hücum yönünde istiyoruz, asıl ihtiyaç ne olursa olsun bu ve son günlerde sağa sola saldırıyoruz. Corluka misali kiralama modeli ile kısa vadeli bir adım da atılabilir ya da Riera misali sırf transfer yapmak için biri de alınabilir. Geç kaldık çünkü, son günlerin kötü havasını soluyoruz.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Nedir Bu Panik?


Fenerbahçe ve Beşiktaş kazansa dahi 2. ile puan farkı hala 2 olacak, lideriz yani. Şampiyonluğunda bana göre en büyük adayıyız. Transfer yapmamış olmamız birşey değiştirmeyecek. Şöyle düşünün, ligin ilk devresinde de kötü başladık, istikrarsız gittik, puan kayıpları yaşadık ama ayağa kalktık ve müthiş bir finalle ligin ilk yarısını lider bitirdik, devamında da 9 maçlık galibiyet serisi, yakalanan 5 puan farkı gibi şeyler.

Her takımın inişleri çıkışları olur, kimse her maçını kazanamıyor, her takımın kötü oynamaya hakkı var, puan kayıpları olacak. Eskişehirspor deplasmanı da böyleydi, Bursaspor deplasmanı da. Kötü oynadık, haliyle de puan kaybettik. Bunun son üç haftada olması insanları düşündürdü ama inişler çıkışlar olacaktır, Galatasaray'ın da böyle bir süreç yaşadığını düşünüyorum. Eboue ve Baros'un yokluğu, bazı futbolcuların form düşüklüğü derken bunlar yaşandı. Elmander ve Selçuk İnan da ligin ilk yarısına kötü başladılar ama sonrasında nasıl toparlandıklarını ve yıldızlaştıklarını izledik, yine olur bu.

Anlamadığım bir panik havası oluştu, twitter'a falan bakıyorum da müthiş bir panik havası var. Bir anda bitti Galatasaray, şampiyonluktan falan koptuk, kırılma anını yaşadık gibi. Transferler yapılmadı, yönetimle Fatih Terim arasında sıkıntılar var, o bunun önünü kesti, Fatih Terim'in Keita ve Ronaldinho gibi isimleri istememesi hataydı, Yiğit Gökoğlan ve Sercan Yıldırım şöyleydi, Riera hiç oynamamalıydı falan filan. Ama alt tarafı bir maç kaybettik, ilk defa yenilmiyoruz ve en iyi sezonlarımızda da çok maç kaybettik, hem de inanılmaz kötü futbollarla.

Panik havasına gerek yok, böyle bir yazıyı da yazmaya gerek yoktu aslında ama okuduklarımı gördükçe şok içerisindeyim. Oldu da Elmander'in ilk yarıda yakaladığı pozisyon gol olsa ve biz bugün galip ayrılan taraf olsak bütün bunlar konuşulmazdı, işimize bakıyorduk. Yine bakalım işimize, her takımın inişleri çıkışları olur ve unutmayalım, bu noktaya Fatih Terim sayesinde geldik ve ne olursa olsun Terim hakkında konuşurken biraz düşünelim yani. Yakalanan galibiyet serilerinin ardından gelen puan kayıpları bizi nedense kaosa sürüklüyor, kendi kendimize iç dinamikler yaratıp onları patlatıyoruz. Olası bir Antalyaspor galibiyetinin ardından yine herşey düzelir, sakatlar döner, belki de transfer yapılır ama hiçbirşey olmasa da Fatih Terim var bu takımın başında.

Bu yüzden panik yok...

Bursaspor 1-0 Galatasaray, Bulduğunu Atan Kazanır

Bursaspor'un ekstra bir durumu yoktu aslında, yani Galatasaray'a özel önlem paketleri yok. Kendi açılarından çıkarabilecekleri en iyi 11'le sahaya çıktılar, kendi futbollarını oynadılar. Batalla'nın oyun karakterinden yola çıkıp 4-2-3-1 formasyonunu güzel kullandılar. N'Diaye ve Adem orta sahadaki yıpratma görevlerini güzel uyguladı, Batalla Bursaspor'u hücumda tuttu ve Batalla'nın kişisel çabası da golü getirdi. Bunun dışında ekstra bir durum yok, Galatasaray savunmasının kötü bir günü değildi bu. Galatasaray'ın sorunu hücumdan kaynaklı, organize olamamaktan ve daha önemlisi de eksiklerin bu kadar fazla aranmasından.

Eskişehirspor deplasmanında da bu vardı aslında ama orada daha agresif bir orta saha vardı. Bu maçta ise rakip orta sahanın agresiflik düzeyi o kadar yüksek değildi ama Galatasaray orta sahası yine kitlendi. Selçuk İnan'ın devreye giremediği her an organize olmanın imkanı olmuyor ve aynı şekilde hücumda Melo'nun da verimi iniyor. Durum da böyle olunca ekstra işlere yönelirsiniz, Baros varken bunu yapıyordu Galatasaray işte. Sercan Yıldırım'la aynı uyum gelmiyor ve bir de buna kanatların uyumsuzluğu eklendiğinde hücum etmenin elbette imkanı yok. Ujfalusi'nin ilk yarıda iki tane dikine çıkışı vardı, aslında bu durumun özeti. Bursaspor savunmasının sezon başından bu yana yaşadığı sıkıntılar var, baskı anlarında hata yapabiliyorlar. Engin Baytar'ın maçı gibi göründü aslında bu maç ama onun da değişikliği çok geç geldi. Dikine hızlı çıkabilseydik pozisyonlar gelebilirdi, aslında maçın son 10 dakikası bu yönde kıpırdandık ama çok geç kaldık.

Emre Çolak'ın sağ tarafta oynaması ve arkasında formsuz Sabri Sarıoğlu derken sağ kanadı da öldürüyoruz aslında. Riera'nın isteği güzel ama iyi anlamda bir istikrar yok. Kanat dengesini de bu yönde bozunca bir diğer hücum kozu daha elden düşüyor ve sıkıntılar doğuyor. Bursaspor'un Ozan İpek'i Sabri Sarıoğlu karşısında daha iyi kullanabileceğini düşündüm aslında ama bu olmadı ve onlar da kanatlardan iyi gelemedi aslında, daha fazla kontrollü futbola yöneldiler. Pinto da bu sistemde doğru bir tercih değildi, ağır ve uzun boylu bir santraforun Ujfalusi ve Semih Kaya karşısında pek bir şansı yok ama ikinci yarıdaki Turgay Bahadır değişikliği Bursaspor'u rahatlattı ve rakip yarı sahada tutmayı başardı.

Yani anlatmak istediğim sıkıntı savunmada asla değil, yine müthiş savunma performanslarından biri gösterildi ama hücumda yoksunuz yani. Bu tip maçlar kısır geçer, ya 0-0 ya da 1-0'dır skoru. Böyle de oldu zaten. Galatasaray ligin ilk yarısında yine hücum edemediği ama savunmada çok iyi işler yaptığı haftalarda çoklukla bu 1-0'lı skorları aldı ama bulduğunu atıyordu o maçlarda. Bazı isimlerde form düşüklüğü var ve aynı verimliği gösteremiyorlar. Selçuk İnan gibi, Elmander gibi. Bu da puan kaybı olarak hanenize yazılıyor ama kaybedilmiş birşey yok Galatasaray adına, hala lideriz, hala eksikleri kapatmak adına bir şansımız var. Transfer yapılmalı, yaratıcı futbolcu ve kanat rotasyonu eksikliğine özellikle. Bursaspor açısından ise güzel bir moral bu üç puan, hakkı beraberlik olan bir maçtı diyemem, hakkı kısır bir maçtı bu maçın ve öyle de oldu.

Euroleague'de Galatasaray Kırmızısı

Euroleague' de Galatasaray inanılmaz bir haftayı geride bıraktı. Olympiakos karşısında farkı iki defa 10 sayı üstüne çıkaran Galatasaray, normal sürenin son saniyesinde Olympiakos' un orta sahadan basketine engel olamayınca maç uzatmaya gitti. Ancak uzatmada konsantrasyonunu koruyan ve aynı oyun disiplini ile mücadele eden takımımız Avrupa' nın en iyi takımlarından birini Abdi İpekçi' nin parkelerine gömmeyi başardı.

Galatasary' ın bu sezon Euroleague' de iki hedefi vardı. Birincisi alabildiği kadar galibiyet alıp ilk defa katıldığı Euroleague' de Top-16' da yer almak. Diğeri de Euroleague yetkililerini etkileyerek önümüzdeki sezonlarda Euroleague direk katılım hakkı kazanmak. Bana kalırsa Galatasaray yönetimi, sporcusu, taraftarı bütün hedeflerine ulaştı. Abdi İpekçi' de tarihin en iyi basketbol tribünü yapıldı. Galatasaray taraftarı tarih yazdı. Muhtemelen isteğimize ulaşmamız pek güç olmayacak. Euroleague' in böyle bir renge ihtiyacı var. Galatasaray Kırmızısı Euroleague' e çok yakışıyor!

Gelelim maça. Farkı 10 sayının üstünde çıkardıktan sonra bir sayıyla kazanmak hafiften üzse de bizi yenilmez armadanın yaşattığı mutluluğun bir tarifi yok. Bu galibiyet bir mesajdı. Galatasaray' da hedefler hiç bir zaman bitmez, Galatasaray eğer bir organizasyonda yer alıyorsa amacı en ileriye gitmektir!

Bu maçta gözler yeni transfer Boris Savovic' te idi ve o da erken faul problemine girmesine rağmen oldukça iyi bir izlenim bıraktı. Songaila' dan sonra kim gelse iyi izlenim bırakacaktı muhtemelen ama bu zamanlarda bulabileceğimiz iyi alternatiflerden biri olduğunu düşünüyorum Savovic' in.

Her şey muhteşemdi ancak Shumpert' ın sakatlığı biraz canımızı sıktı. Basit bir bilek burkulmasıdır umarım ve en kısa sürede takımdaki yerini alır. Bu takımın ona her zaman ihtiyacı var.

Oktay Hocam, maçtan sonra insan yabancıya teşekkür edilir demiş. Hocam haklısın, sen bizden birisin ama yine de çok teşekkürler. Hayal dahi edemeyeceğimiz gururları yaşattın bize. Her zaman arkandayız!

27 Ocak 2012 Cuma

Samsunspor & Mesut Bakkal

Şu ana kadar herhangi bir teknik adamla anlaşılamamasından sonra acaba dedim Adnan Sezgin, Cevat Güler misali bir hanle yapıp Burak Dilmen'le mi devam diyecek ama bekledildiği gibi oldu ve Mesut Bakkal sezon sonuna kadar takımın başına getirildi. Fazla diyecek birşey yok aslında, hedef kümede kalmak ve bu da zorlu bir süreç. Takımı tanımayan bir hoca geldi, büyük ihtimalle transfer de yapmayacaklar gibi ve bu kadroyla takımı ligde tutmaya çalışacak. Samsunspor aslında son haftalarda bir toparlanma eğilimi içerisinde, umut var diyorum bu yüzden. Petkoviç konusunda yanlışlar yapıldı aslında, gönderilmesi gereken zamanda gönderilmedi ve en gönderilmeyecek zamanda da kendisiyle yollar ayrıldı. Bu konu hakkında da fazla yorum yapılmaz bence, herşeyin sahada belli olacağı bir sürecin içerisine girmiş bulunmaktayız. Mesut Bakkal doğru tercih mi peki, mevcut durum içerisinde eh işte diyebileceğimiz bir durum. Belliydi zaten böyle bir teknik adam düşünüleceği.

Mehmet Batdal'a 19 Numara

Sezon başındaki birinci kamp dönemi sonunda kadro dışı kalanlar arasındaydı o da. Satılmasından öte aslında kiralanması düşünüldü ve Karabükspor yolunu tutmuştu. Üstelik giderken sözleşmesi de uzatılarak. İlginç bir futbolcu aslında Mehmet Batdal. Yaşı çok genç değildi geldiğinde, geldiği ilk gün de söylemiştim bunu, bu yaşa kadar transferinde büyük bir adım atmadıysa bir sıkıntı olabilir diye ama sonuçta bonservissiz futbolcuydu ve potansiyel vaad ediyordu. Denemenin bir zararının olmayacağını düşündü Galatasaray, geçen sezonun başında da aslında şans buluyor derken şanssız bir sakatlık ve Rijkaard'ın da ayrılığı sonucunda Hagi pek kullanmadı kendisini. Bu sezonda da aynı durum yaşandı aslında, ilk kamp döneminde denendi, biraz daha olması gerektiği sonucu ortaya çıktı. Sezon başında gittiği Karabükspor'da da aslında yeterli şansı bulamadığını düşünüyorum, takım da kötü gidiyor derken onu unuttuk ama Bülent Korkmaz'la beraber o şansı bulabilir derken futbolcunun parasının ödenmemesi neticesinde Fatih Terim, Batdal'a sahip çıktı ve Galatasaray kadrosuna tekrar dahil etti kendisini. 19 numarayı da almış ve resmen A takımda şu an. Bu sezon şans bulur mu, rotasyondaki yeri ne olur bilemiyorum ama umarım bir umut dedirtir. Transfer diye inlediğimiz ama şu ana kadar istenilen kimseyi alamadığımız, hele de yerli santrafor ihtiyacının olduğu şu dönemde rotasyon adına en azından kağıt üzerinde bir adım. Giydiği forma numarası da özel aslında. Kewell, Cana derken...

Sow Transferi Önemli Bir Mesaj

Süreç zorlu ama Fenerbahçe'nin attığı adım vizyonist. Sezon başında giden isimler oldu ve sezon başındaki forvet kurgusunda Niang ve Emenike vardı. Bu iki futbolcu gidip, yerleri de Bienvenu ile doldurulmaya çalışılınca da hayal kırıklığını gördük, Fenerbahçe'nin en sıkıntılı mevkisi santrafor ve mutlaka bir transfere ihtiyaç vardı. Moussa Sow ismini de haftalardır duyuyorduk, hatta bu süreç içerisinde pek ihtimal de verilmedi ama 10 milyon avro gibi bir bonservis verip, Lille'den Sow'u transfer etmek gerçekten önemli bir adım. Futbolcu için çok fazla ahkam kesemem ama Niang ve Van Hooijdonk arası dönemde yıldız yabancı santrafor şanssızlığı yaşayan Fenerbahçe'de Sow bu döngüyü bozabilir, yeni bir yola sokar takımı. Hatta şöyle diyelim, Bienvenu ve Semih Şentürk'ün bu sezonki halinden sonra gelen Sow'un yaratacağı etkiyi tartışmaya gerek yok. Tek sıkıntı Afrika Kupası olabilirdi ama Senegal'in elenmesi de yağın üstüne bal oldu. Yobo hiç gitmedi, Sow ve Dia da erkenden dönüyor, büyük şans gerçekten. Bizde de bu şans varken Eboue'nin Fildişi gider kupayı alır, eminim. Herkes gibi beni de sözleşme detayları şaşırttı, hayatımda böyle bir sözleşme görmedim ve ne anlama geldiğini çözemedim. Veteran sözleşmesi gibi bir sözleşme var, yıldan yıla futbolcunun ücreti düşüyor. 2012-2013 sezonu için 3 milyon 400 bin euro alırken 2014-2015 ve 2015-2016 sezonlarının herbiri için ise 1 milyon 400 bin euro'ya düşüyor ücret. Bunun tarifi yok ama biz işin futbol boyutuna inelim ve Fenerbahçe'nin Sow hamlesinden sonra artık biz de bu tarz bir hamle yapalım. Sow transferi önemli bir mesajdır yani...

26 Ocak 2012 Perşembe

Geleneksel Teknik Direktör Değişimleri

Gaziantepspor ve Manisaspor benzeş durumdalar aslında. Kemal Özdeş'in ve Abdullah Ercan'ın bu takımlardan önceki durakları Genç Milli Takımlardı. Artı olarak kulüp takımlarındaki ilk birinci adamlık görevindeydiler ama şu an gelinen noktada ikisi de boşta, ikisi de istifa ederek ayrıldı.

Gaziantepspor'la başlayayım, çünkü onların durumu biraz daha garip. Tolunay Kafkas'la beraber oturmaya başlayan bir felsefeleri vardı, futbolcu transferlerinden tutun oynanan futbola kadar. Tolunay Kafkas'ın Kayserispor dönemini de biliyoruz, o döneme benzer bir yapılanmayla geldiği Gaziantepspor'da daha başarılı oldu demek mümkün. O başarıyla beraber de bu sezonki hedefler haliyle yüksekti ama lige iyi başlanamadı derken hocanın ayrılığı geldi. Devamında da Abdullah Ercan göreve geldi ve onun göreve gelmesi aslında bu felsefenin arkasında duracağız mesajıydı. O da aynı tarzda bir teknik adam, yeni olmasına rağmen ne istediğini kestirdiğimiz bir teknik adamdı.

Kendi felsefesiyle de yola çıktı, takım potansiyelinin en alt limitinde performans gösteriyordu ama bir şekilde takımı sarstı, kısa vadede olmasa da uzun vadede iş yapabileceğini de gösterdi ama dediğim gibi Gaziantepspor potansiyelinin alt limitlerinde dolaşıyor. Beklenilen olmadı ve uzun vadeli hedefler yerine kısa vadede çözüm düşünülmüş olacak ki, Hikmet Karaman göreve geldi. İdeal küme düşmek istemiyoruz mesajıdır bu, oysa ben Gaziantepspor'un her şartta yukarı doğru ilerleyeceğini düşünüyordum. Bu hamlenin ardından birşey değişmez, takım yine aynı seyrini göstermeye devam eder ama atılan kısa vadeli adımdır bu, Gaziantepspor' da herkesleştiren bir adım oldu bu. Samsunspor anlaşsaydı Hikmet Karaman'la müthiş adım derdim, çünkü ihtiyaç bu ama Gaziantepspor'un böyle bir yola girmesi garip.

Manisaspor'un ligin ilk yarısında geldiği nokta önemliydi. Oynanan güzel futbol, takıma getirilen felsefe ve ortada da başarılı bir tablo ama çok uzun haftalardır kazanamıyor Manisaspor. Arada şanssız sonuçlarda var ama gidişat aşağıya doğruydu. Bir de buna Yiğit Gökoğlan'ın satılması, Simpson'un ayrılığı da eklenip, üzerine de transfer yapılmayınca ipler koptu gibi sanki. Ben yine de Kemal Özdeş'le yola devam ederdim, müthiş bir insan çünkü. Konuşmaları, açıklamaları çok yapıcı ve doğru da bir teknik adam olduğunu düşünüyordum ama gelinen noktada istifa etti ve devamında da Ümit Özat hamlesi. Manisaspor bu hamleyle beraber ne düşünüyor bilemiyorum, Kemal Özdeş'in ardından atılan çok farklı bir adım. Onların da olayı kısa vadeden yana bu belli, bu sezonu kurtarmak istiyorlar. Bakalım neler olacak...

Güzel Mavi Bir Koltuk, Tanrı ve Tanrı'dan Sonra Ben

Bu adamı seven çok seviyor, sevmeyen ise nefret ediyor. Genele vurduğumuzda sevmeyeni daha bol diyebilirim. Ne bileyim, bazen objektif olamazsınız ya Mourinho da öyle birşey. Benim idolüm ama bu adam, değişmez bir gerçeğim. Porto günlerinden bu yana Mourinho delisiyim, bloga da bunu fazlasıyla yansıtıyorum. Hatası olduğunda yerden yere vurmak yine bana düşer ama bütün bunların dışında Mourinho olmak gerçekten başka birşey, futbol sadece futbol değildir söylemi gibi bir durum benim için ve Mourinho olmanın nasıl birşey olduğunu ben bile hala tam anlamıyla çözebilmiş değilim. Şunu da ekleyeyim, dünkü maç Mourinho adına en çok üzüldüğüm maç olarak kayıtlara geçmiş bulunmakta. Artık düşüncem, Real Madrid'in ligi şampiyon olarak tamamlaması ve Mourinho'nun da tekrar Premier Lig yollarına düşmesi ya da Seria A. Bilemem onu ama bu rekabet ona zarar vermeye başladı, işin geldiği boyutlar çok farklı. Başarının kabul edilmediği, sadece Barcelona'ya endeksli bir Real Madrid topluluğu oluştu.

26 Ocak'ta Türk futbolu açısından önemli bir gün aslında ama benim açımdan asıl önem Jose Mourinho'nun doğum günü olması, 49 oldu Mourinho ama arkasında bıraktıkları 80 yaşındaki bir teknik adamın yapamayacakları gibisinden. En sevdiğim sözüyle bitireyim, başlıkta kısalttım ama tamamını yazmalı.

"Eğer kolay olanı isteseydim, Porto'da kalırdım. Güzel mavi bir koltuk, Şampiyonlar Ligi kupası ve Tanrı... Sonra da ben."

25 Ocak 2012 Çarşamba

Galatasaray 4-0 Ankaragücü, Severim Böyle Maçları

Rotasyon bir o kadar gerekli ama riskli de bir iş. Olabilecek puan kaybının faturasını rotasyona kesersiniz çünkü ama şu sıkışık fikstürde de böyle maçlarda rotasyon yapmayacaksanız ne zaman yapacaksınız. Maç öncesinde de benim düşüncem rotasyon yönündeydi, öyle de oldu. Gökhan Zan, Çağlar Birinci, Ceyhun Gülselam, Riera, Sercan Yıldırım gibi isimleri izledik, tabii ki bu maç asla ölçü olamaz ama genel kanı oynayan futbolcuların işini iyi yaptığı yönünde. Özellikle de Riera açısından sevindim, güzel bir moral kaynağı oldu. Gol attı, asist yaptı, güzel bir maç çıkardı. Çağlar Birinci ve Ceyhun Gülselam gibi çok az süre alan isimlerin de ne durumda olduğunu gördük. Şunu söyleyelim tabii, Adana Demirspor maçına göre daha iyi durumdalardı. Servet Çetin'in yerine Gökhan Zan'ın oynaması gerekliliğini söylemiyorum bile.

Sercan Yıldırım'ın 11'de başlaması 4-4-2'ye dönüştü, onun durumunu görmek önemli. Çünkü onun devamlılığı sistemin kaderini belirleyecek aslında, Baros'un yokluğunda alternatifsiz durumdayız. Ankaragücü karşısında da 4-4-2'ye dönüşü gerçekleştirdik ve bu sistemle ayakta kalabileceğimizi bir kere daha görmüş olduk. Diğer maçlara oranla bu maçın farkı şuydu aslında, sol tarafı işledi bugün Galatasaray. Hakan Balta'nın bek, Emre Çolak'ın da sol açık oynadığı maçlarda sol taraf işin daha çok savunma tarafında kalıyor. Emre Çolak tipik bir açık oyuncusu değil zaten, içeri kat etmeyi seven bir isim, üçüncü bir orta saha gibi diyelim hatta. Hakan Balta'nın da kontrollü hücum eden bir tarzı var, o çıkışları fazla yok. Çağlar Birinci ise tam tersi, tempolu oynamayı seviyor, hücuma sık çıkıyor. Artı olarak tam bir sol açık olan Riera olunca da daha çok sol tarafı işledik, gayet de verimliydik aslında sol tarafta.

Sabri Sarıoğlu'nun düştüğü seviyeden yukarı çıkamayış süreci devam ediyor tabii, sağ tarafın da işlememesinin bir diğer nedeni oydu aslında. Tam onun maçı olabilirdi bu ama temposunu kaybetmiş, fizik olarak hiç iyi durumda değil. Kazım tercihini bekliyordum aslında ama Eboue'nin yokluğunda Fatih Terim'in Sabri'yi kazanmak istediğini görüyoruz.

Engin Baytar açısından da şunu söylemek lazım, ortada oynadığı sürece başarılı. Temposu çok iyi, patlayıcı gücü fazlasıyla var ve o enerjisi pozitif olarak yansıyor. Ortadan dikine çıkışları çok tehlikeli ama kanatlara geçtiğinde aynı verimliliği yok. Bugün Selçuk İnan'ın görevini gayet iyi yaptı ama skorun çok erken 2-0'a gelmesi ve rakibin Ankaragücü olması Galatasaray'ın temposunu da aşağıya çekti. Elmander'in o enerjisini göremedim mesela, bu durum da Sercan Yıldırım'ı etkiledi biraz ve maç içerisinde de sürekli topa sahip olan taraf olmamız, bu durumun da tempodan öte kontrollü futbolu beraberinde getirmesi skoru 4-0'da tuttu diyebilirim. Bu tip maçlarda daha fazla organize atak, tempolu futbol ve bol pozisyon beklersiniz ama öyle olmadı.

Oynamamız gerektiği gibi oynadık ve kazandık aslında. 2. ve 3. sıralarda puan farkı 5 oldu. Play off sisteminde bu puan farkı ne kadar önemli tartışılır ama bu fark güzel bir mesaj. İyi durumdayız, daha da iyiye gidebiliriz ve umarım kısa sürede şu transfer olayını bitiriririz. Şimdi önümüzde önemli bir Bursaspor deplasmanı var ve bu deplasman öncesinde de bazı as oyuncuları dinlendirme fırsatı edinebildik...

Tok Satıcı Basel


Podolski'yi çok istemiştim sezon başında, çok da umutlanmıştım ama KAP'a açıklanan birçok transfer gibi onun transferi de gerçekleşmemişti. Son zamanlarda KAP'ın Galatasaray açısından bir inandırıcılığı kalmadı aslında, eskiden açıklanan gelirdi ama şimdilerde görüşülen herkes bildiriliyor ama bildirim yapılan futbolcunun gelme ihtimali çok azaldı. Bu farklı bir mevzu tabii, asıl sıkıntı çok başka gibi duruyor, en azından öyle gösteriliyor.

Galatasaray yönetiminde iki grup var, bu belli. Adnan Öztürk'lerin tarafı bir yerde, Ali Dürüst'lerin tarafı bir yerde. Ünal Aysal da başkan olarak tam ortada. Bir tarafın istediğini diğer taraf istemiyor gibisinden haberler sezon başında da çıkıyordu, hala da çıkıyor. Podolski mevzusu mesela, Adnan Öztürk cephesinin konuşup anlaştığı söylenen bir futbolcuydu ama Ali Dürüst cephesinin de pahalı diye onay vermediği bir transfer oldu. O zamanlar bu maddi dengeler üzerinden çok gidiliyordu ve Fatih Terim'e de bu konu üzerinden yükleniyordu aslında. Durum da böyle olunca Podolski'lerden bir anda Riera'ya indik, yapılan hamlenin yanlış olduğunu da görüyoruz zaten.

Aynı iddia Shaqiri üzerinden de atılıyor şimdi. Mali açıdan büyük bir külfet oluşturacağından bir takım yöneticilerin bu transfere karşı olduğu ve bu yüzden de Galatasaray'ın bir noktada Shaqiri transferini noktaladığı söyleniyor ama durum bence böyle değil, bu iddialara inanmıyorum. Basel tok satıcı, bunu hep söyledik. Önlerinde Şampiyonlar Ligi 2.tur var, ellerinde de birkaç ay sonra çok daha değer kazanabilecek bir yetenek. Durum da böyle olunca şu aşamada kazanabileceklerinin maksimumunu kazanmak adına durumu zorladılar, Galatasaray bir dese onlar iki, Galatasaray ikiye çıksa onlar üç dedi. Haliyle de transfer olmadı, ayrıca zaman az ve bu zaman kaybı can sıkar.

11-12 milyon avro'lara kadar çıktığını biliyorum Galatasaray'ın, kabul edelimki şu şartlarda bu paranın daha üstüne çıkması güç. Ama şöyle birşey de var, Galatasaray'ın bu ara transfer dönemi için ayırdığı bütçe bu düzeyde ise bir değil, 2-3 futbolcu için bu ücret ödenebilir. Mesela, Alper Potuk, Amrabat ve Umut Bulut gibi isimlere bir anda yönelebilirsin. Bir yerde gördüm aslında bu üçlüyü ve mantıksız gelmediğinden bu iç ismi örnek verdim, düşünüyor muyuz, gündemdeler mi hiç haberim yok. Bu tip hamleler yapılabilir ama hepsinin ötesinde bu fark yaratacak kanat oyuncusunu almalıyız ve alternatiflere de baktığımızda yine genç isimler üzerinden yürüdüğümüzü eklemek lazım.

Fransa Kariyeri

Mevlüt Erdinç için inişlerim çıkışlarım şarkısını söylemek mümkün. Bir anda girdi hayatımıza, Milli Takım'dı, Sochaux'da yaptıkları derken Mevlüt Erdinç'i konuşur olduk. Potansiyeli olan, müthiş bir genç yetenek olarak anıyorduk o aralar onu, devamında PSG'ye güzel bir transfer gerçekleştirdi ve hem hayalleri hem de kariyeri açısından güzel bir adım attı ama PSG günleri istediği gibi geçmedi. Devamında da PSG'yi sermaye devraldı ve oluşan transfer deryası arasında gözden düştü. Aslında takımdan ayrılması onun adına önemli, Mevlüt Erdinç'in şans bulması gerekiyor. Öyle ki santrafor krizi yaşayan Milli Takım'a dahi son zamanlarda katılamaz oldu, iyice unuttuk. Rennes'e transfer olması bu yüzden önemli, şimdi kendine yeniden bir kariyer rotası çizebilir ama bundan 2-3 sezon öncesinde söylediklerimizi şimdi onun adına söyleyemiyoruz. Türk takımlarının da gündemine girer diye bekledim aslında, şu kısıtlı yerli santrafor havuzundaki önemli nimetlerden biri. İnanılmaz bir fark yaratır, harika işler yapar diyebileceğim durumu olmamasına rağmen önemli bir futbolcuydu. Yine Galatasaray'a bağlayayım konuyu, diyoruz ya yabancı bir kanat oyuncusu diye. O futbolcu geldiğinde mevcut 11'den bir yabancı yedeğe geçecek ve bu isim de büyük ihtimalle Baros olacak. Haliyle de 4-4-2 güme gidecek, olmadı sistem değişecek zaten. O açığı bir yerli forvetle doldurabilirdik, gerçi hala var bir yerli forvet ihtiyacı, umarım bu yönde adımlar atılıyordur ama Mevlüt Erdinç kaçtı elden, belki de teklif yapıldı ama Türkiye'ye gelmek istemedi. Bu da olabilir ve saygı duyulacak bir durum.

Nuri Şahin'in Kısa Vadeli Geleceği

Hala şansı var, gelecek onun ve formayı da kapabilir ama şu ana kadar geçen süredi düşününce de Nuri Şahin'in beklentilerin uzağında seyrediyor, bu bir gerçek. Xabi ile yeni ikili olur derken, ilk 18'e de giremediğini görüyoruz ve bir süre daha bu böyle gidecek gibi. Nuri Şahin kalitesindeki bir isim de bu duruma düşünce transfer haberleri ortaya çıkıyor haliyle. Real Madrid'in onu bu kadar kısa bir zaman geçmiş olmasından ötürü satacağını düşünmüyorum ama bazı transferlerine yaptığı gibi kiralama formülü ortaya çıkabilir. Real Madrid her sezon bu tip isimleri transfer eder, bazılarından hiç yararlanmaz ve o futbolcularını önemli kulüplere kiralık olarak gönderir. Nuri Şahin için de bu formül geçerli olabilir aslında ama Inter'ın adı sıklıkla geçiyor. Motta'nın PSG'ye transfer olmasının Nuri Şahin'in transferine bağlı olduğu bile söyleniyor, yani Inter bu futbolcuyu çok önemsiyor ama dediğim gibi satın alması zor, Real Madrid satmaz. Nuri'nin Inter'de oynamasını isterim ama büyük fark yaratabilir bu takımda, sıklıkla forma şansı yakalar ve o formayı da bırakmaz. Avrupa'dan diğer takipleri de var tabii, özellikle kiralama formülüne Dortmund da sıcak bakar ve bu ayardaki birçok takım. Bir de Türk takımı talibi var diyor Marca, üç büyüklerden başkası olamaz tabii bu ama hangisi. Yarım sezon olmaz ama 1.5 sezonluğuna Galatasaray'da kiralık olarakta gelip oynamasını çok isterdim, büyük bir hayal ama keşke olsaydı. Selçuk İnan, Melo ve Nuri Şahin'li orta saha rüya orta saha olurdu, 4-3-3'e de dönerdin, her açıdan farkını yaratırdın.

24 Ocak 2012 Salı

Serdar Özkan'ın Yararlı Halleri

Samsunspor'da olmayan ama Manisaspor'da olan fark Murat Erdoğan'dı aslında, yaratıcı futbolcu. Samsunspor'un sezon başından bu yana böyle bir sıkıntısı var. Bance olduğunda bir şekilde idare edilebiliyordu ama o da olmayınca hücumda top tutabilen futbolcu kalmadı. Gekas'ın gelişi önemli bir etken ama Gekas'ı da verimli kullanmak adına o tarz bir futbolcu gerekiyor, çünkü pozisyona sokmalısınız böyle bir futbolcuyu. Samsunspor genel itibariyle bunu yapamadı işte, 3-5-2'nin de karın ağrısını yaşadı aslında. Savunma ağır, Isaac karşısında çaresiz kaldıkları anlar oldu, savunma tarafında 5-3-2'ye dönülüyor ama bu Manisaspor'un kanatları açısından önemli bır fırsattı aslında. Murat Erdoğan da güzel servisleriyle, aldığı sorumlulukla uzun süre takımını önde tuttu, 60 dakika oyunun hakimi Manisaspor oldu diyebilirim.

Bu dediğim size ilginç gelebilir ama Samsunspor adına değişim Serdar Özkan değişikliğiyle geldi. Hep söylüyorum, Samsunspor'un da ideali 4-4-2 diye, Serdar Özkan'la beraber bu sisteme dönüldü ve Serdar Özkan'ın hareketli futbolu Samsunspor'u hücumda tutmaya başladı ve Murat Erdoğan'ın da oyundan düşmesi neticesinde Manisaspor bütün organizasyonunu yitirdi ve hızlı akınları başladı Samsunspor'un ve o anlarda net pozisyonlar yakalanmaya başladı. Bir puan çok mühim bu deplasmandan ama kazanılmayacak bir maç değildi, Ekigho ve Hakan Arslan'ın kaçırdığı net fırsatlar var ama genel itibariyle konuşmak gerekirse bu hücum etkinliğini maçın geneline yaymak zorunda Samsunspor.

Manisaspor açısından kötü gidişatın resmi bu, nerelerdeydiler ama bir anda küme düşme potasında buldular kendilerini. Samsunspor ise geç uyandı ama toparlanıyor, ilerleyen haftalarda teknik direktör değişiminin ne gibi etkiler getireceğini göreceğiz ama şunu söylemeli. Petkoviç olsaydı da bugün fazla birşey değişmezdi, bu yüzden Petkoviç'in gidişine yormamalı bu bir puanı. Oyuna baktığımızda Samsunspor hangi konularda eksiklik duyduğunu bizlere gösterdi ama o potansiyel de var yani, istenince yapılabilecek şeyler. Serdar Özkan'ın şu yararlı halleri bile bir umut aslında...

Xherdan Shaqiri Transferi Olmadı

Vizyon transferi olacaktı, çok net birşey bu. İleride çok önemli yerlere gelmesi muhtemel, önemli bir potansiyeli takıma katacaktık ama Basel tok satıcı. Eldeki değerin farkındalar ama daha önemlisi Şampiyonlar Ligi'ni arkalarına almış durumdalar. Şubat ayında Şampiyonlar Ligi 2. turu onları bekliyor ve bu ortamda da Shaqiri'yi satmak istemiyorlar ama çok ekstra bir teklife de hayır demiyorlar. Galatasaray'la uzun süren pazarlıkların sonucu budur, 10 milyon avro'nun da üzerine çıktık ama 15-16 milyon avro'lar konuşuluyor. Yine de verilebilirdi ama şu ortamda da böylesine bir bonservisi gözden çıkarmak Galatasaray açısından ekstra lüks bir durum olabilirdi. Bu yüzden de pazarlıklar uzadı, transfer de yattı diyebiliriz. Üzüldüm ama, ihtiyaca yönelik çok müthiş bir futbolcu kadroya katıp, geleceği de Shaqiri üzerinden değerlendirecektik. Şimdi diğer alternatiflere yöneliyoruz ama zaman azaldı, kimi alacağız ben de çok merak ediyorum. Shaqiri konusunda çok zaman kaybettik aslında, hatta dün transfer bitti gözüyle de baktık ama bu tip futbolcuları transfer etmek, hele de ara transfer döneminde çok zor. Yine de bu tip futbolcuların peşinden koşulması transfer vizyonunun göstergesi, doğru yoldayız. Shaqiri'ye çok inanıp, umut bağladık ama kaybedilen birşey yok...

23 Ocak 2012 Pazartesi

Sonunda...

İşlerin kötüye gitmesinin ana meselesi maddi sorunlar olduğunda tabiri caizse ''batan geminin malları'' kuralları geçerlilik kazanır. Ankaragücü'ndeki sıkıntı da bu, maddi olanaksızlıklar artık geri dönülemez noktaya geldi ve herkes birer birer giderken gitmeyenler içerisindeki en değerli futbolcularını da en iyi şekilde kullanmak, yani pazarlamak istediler. Bu transferin de bu kadar çıkmaz sokaklara dalması biraz da bu yüzden. Turgut Doğan Şahin çok genç ve değerli bir isim, kulübüyle alakalı piyasa değeri de aşağıya doğru düştüğünden talibi bir o kadar arttı, transferin de gecikmesi biraz da bu yüzden oldu. Önce Gaziantepspor dedik, gitti derken o iş olmadı, bir anda Ankaragücü başkanının tüm yetkileri alındı. Sonrasında Galatasaray dedik, teklif yapıldı ve futbolcu da Galatasaray'da oynamak çok istedi ama fiyatta anlaşılamadı, Galatasaray bonservis olarak o kadar büyük bir ücret önermedi aslında. Sonra Bursaspor devreye girdi, hatta kulüpler anlaştı dendi, futbolcu giti görüştü önce olmadı derken ön protokol lafları dolaştı ama transfer çok garip bir şekilde gerçekleşmedi. En son ise Gaziantepspor yeniden devreye girdi ve transfer bitti. 4.5 yıllık sözleşme imzaladı Turgut Doğan Şahin. Asıl sevindiğim nokta bu transferin bitmesi ve artık bu transferle ilgili haber okumayacağımız. Diğer sevindiğim nokta ise Turgut Doğan Şahin'in Gaziantepspor'da iyi işler yapabileceği, Abdullah Ercan gibi gençleri seven bir teknik adamın elinde doğru bir gelişim gösterir ve uzun vadeli hedefler için de önemli bir koz olur. Hücumun her bölgesinde rahatlıkla kullanabileceğiniz bir silah, Olcan Adın'ın yokluğu da biraz hafifletilmiş olur, doğru bir politika bence...

Mourinho da Islıklanıyorsa Sorun Büyük Demektir

Real Madrid'de karışık işler var cidden, genel tablo iyiye gittiklerini gösteriyor ama söz konusu Barcelona ile rekabet olduğundan bu takımı lider olmak ya da sezon sonunda şampiyon olmak kesmez, kesmeyecektir de, bunu hep söyledim. Bu yüzden de Cristiano Ronaldo da ıslıklanabiliyor, son olarak Mourinho'ya da sıçrıyor bu iş. Bir de Ramos'lu, Casillas'lı basına sızan bazı durumlar da var tabii, yani genel olarak işler karışık. Bu yüzden de Mourinho fazla uğraşmaz, onu aşan durumlar oluştu ve yolları sezon sonunda ayırıp, tekrar Premier Lig günlerini başlatabilir. Onun da dediği gibi Real Madrid'e kendisi gelmedi, onu getirdiler ama oluşan tablo Mourinho'yu da aştı. Takımın ayarları fena halde bozuk durumda ve bu durumu Mourinho da aşamıyorsa, aşabilecek fazla bir teknik adamın da olacağını düşünmüyorum. Real Madrid ya kendi içerisine dönüp bir çözüm arayacak, mesela efsanelerden bir kıvılcım doğuracak ya da yüksek ücretlerle giriştiği arayışlara devam edecek ama şu tabloda Barcelona ile mücadele etmek gerçekten zor. Ligde öndesiniz, galibiyet yüzdeniz çok daha iyi, her maç kazanıyorsunuz ama Barcelona sizi her şekilde yeniyor. Bunun bir çözümü olmalı, çünkü iş nerelere sıçradı, camimanın geldiği nokta ortada. Herkes bir anda birbirine düşman kesildi, taraftarlar haliyle daha iyi olmak istiyor ve söz konusu Real Madrid olduğundan herkesin de egosu bir o kadar yüksek...

"Böyle bir durumu Porto'da, Chelsea'de ya da Inter'de yaşamadım. İlk kez başıma geliyor ama benim açımdan problem yok. Zidane, Ronaldo gibi en iyi futbolcular da burada ıslıklandı. Dolayısıyla ben de ıslıklanabilirim ama neden?"

Petkoviç'le Yollar Ayrıldı

Geçen sezonki Young Boys - Fenerbahçe mücadelesi ve Young Boys'un akabinde Avrupa'da geldiği nokta Petkoviç hakkında bizi bilgi sahibi etmişti. O Young Boys, hızlı oynayan, modern futbolun da tüm şartlarına uyan bir takımdı ve daha önemlisi az paraya müthiş işler yaptılar. Haliyle de öyle bir ismin lige henüz çıkmış olan Samsunspor'un başına teknik direktör olarak gelmesi bizleri fazlasıyla heyecanlandırdı.

Felsefesi olan teknik adamları severim ama bu felsefenin arkasında ne kadar durduğunuz sizin kaderinizi belirleyecek olan unsur. Samsunspor lige yeni çıkmış bir takımdı, Petkoviç'le de beraber aslında beklentileri yukarıya taşıdılar. Bana sorarsanız elde en azından yerli anlamında çok da fena olmayan bir rotasyon vardı ve bu mevcut rotasyonun üzerine eklenecek Süper Lig takviyeleriyle de beraber Samsunspor'un çok başarılı olacağını düşünüyordum.

O yönde takviyeler de geliyordu aslında, güzel transferler gerçekleşti sezon başında. Ama yanlış olan bir şey vardı, siz felsefenizi sezon başında belli etmişsiniz ve binayı inşa etmeye başladınız. O bina inşa ediliyorken neden bir daha binayı yıkıp yeni bir bina yapma girişiminde oldunuz? Bir de bunu sezon başında değil de transferin bitimine birkaç gün kala gerçekleştirdiniz derken bütün doğrular haliyle yerini yanlışlara bırakmaya başladı ve bir tarafta Petkoviç diğer tarafta da Adnan Sezgin vardı.

Haliyle de şu an gelinen noktada Petkoviç başarısız olan taraf olarak görüldü ve kazanan Adnan Sezgin gibi. Şimdi kendi teknik adamını göreve getirip, kısa vadede Samsunspor'u düzlüğe çıkarmak isteyecektir ama yapılan yanlışlar çok fazla. Hem Petkoviç hem de yönetim cephesinde. Petkoviç'in oluşan baskı altında ezildiğini çok gördük, aynı şekilde maç içerisinde yapması gereken ama yapamadığı değişimler, bazı gereksiz ısrarları. Bunlar da başarısızlığındaki önemli etkenler. Ama Petkoviç'i getiren yönetim de o yoldan ilerlemedi, ilerlemediği gibi farklı da bir yola girdiler ama o yolun şartlarına da uymadılar.

Gelinen nokta da bu oldu, şimdi zorlu bir süreç var Samsunspor adına ama imkansız bir durum da yok. Şunu söyleyebilirim, Petkoviç'in sistemiyle devam etmemek ilk yanlış, farklı bir yola girdiğinizde de Samsunspor çok kötü giderken Petkoviç'le hala yola devam etmek diğer yanlış. En büyük yanlışlık ise Petkoviç'le şu an yolları ayırmak. Orduspor karşısında güzel bir izlenim vardı, artı olarak yeni transferler geldi, Petkoviç'e de bu kadar ısrar etmişken devam edilmeliydi. Şu gün kimi getireceksiniz teknik direktör olarak ve gelen teknik direktör transfer istediğinde ne yapacaksınız?

Yine bir bina inşası daha anlayacağınız, bu kadar fazla yapı değiştirmek başarı getirmez.

Semih Kaya & Batuhan Karadeniz

Semih Kaya'nın geçmişinde geçirdiği bir beyin ameliyatı var. Bunun da sebebi Süper Gençler Ligi'de Beşiktaş ile oynanan bir maçta Batuhan Karadeniz'in tekmesi Semih Kaya'ya denk geliyor ve Semih Kaya da ameliyat oluyor, uzun süre futboldan uzak kalıyor. Sonrasını da biliyoruz zaten, her iki futbolcunun geldiği nokta belli, hatta Batuhan'a ders olacak cidden. Semih Kaya'nın yükselişi malum, Batuhan Karadeniz ise döneminin en iyi santraforu olmasına rağmen yerinde saydı ama hala şansı var. Tabii hepsi bir yana, bu ikiliyi aynı karede görünce eski günler geldi aklıma ve paylaşayım dedim.

Kazım Kazım'ı Sağ Bekte İzlemek

Kendisini forvet olarak bizlere tanıttı, devamında sağ kanada geçti ve asıl izlenimini bu bölgede oynarken verdi derken bir değişim içerisine daha girerek sağ bek oynadığı günü de görmüş bulunmaktayız. Böyle bir hamle beklemiyordum şahsen. Aklıma hemen zorunluluktan doğan Kalli dönemindeki Hasan Şaş'ın sağ bek oynaması geldi. Bu da zorunluluktan doğan bir durum ama Kazım'ın şu kısa sürede sağ bek oynaması aslında o kadar çok sırıtmadı. Eboue'nin yokluğu Sabri Sarıoğlu'na yaramadı, beklenilen dönüşü yapamadı ve alternatif olarak Kazım ve Yiğit Gökoğlan'ın bu bölgede denendiğini duyuyoruz. Uzun vadeli dönüşü ne olur bilinmez ama Fatih Terim'in böylesine değişik planları oluyor, alışmak lazım.

Asıl mesela aslında Kazım'ın bek oynaması da değil, Sabri Sarıoğlu'nun beklenenden çok uzakta olması. Böylesine uzun bir sakatlıktan ilk defa dönmüyor ama bu sefer hiç iyi dönmedi. Fiziksel sorunlar bir yana kafa olarak çok gerilerde gibi. Sorun maç eksiği falan da değil, bir yıllık uzun bir sakatlık geçirmedi sonuçta, 2-3 maç içerisinde o düzeydeki bir futbolcunun bunu atlatmasını beklerdim ben ama Samsunspor maçındaki kötü izlenimin yanına bir de Eskişehirspor maçındaki kötü izlenimi ekledi ve belki de onun adına daha kötüsü oldu ve Kazım'ın bek performansı maç içerisinde Sabri'den çok daha verimliydi diyebilirim.

Kazım'ın istikrarsızlığından bahsediyoruz ama yokluğunun savunma üzerinde yarattığı etkiden fazla bahsetmiyoruz. Asıl beklenti hücum yönünde olduğundan haliyle Kazım'ın da genel olarak performansı hiç iyi sayılmaz ama Eboue'nin varlığında savunmadaki etkisi gayet iyiydi, o yokken bunu daha iyi gördük. Bu yüzden de kısa süreli oynadığı bek mevkisinde savunma anlamında hiç sırıtmadı, bu kötü zemine rağmen. Uzun vadede tutunması zor tabii ama forvet olarak geldiği, devamında sağ kanada geçtiği şu ülkede kendine bir de bek olarak kariyer çizerse ilginç olacaktır cidden.

Hafta içerisinde Kazım'ın bek olarak 11'de başlaması şaşırtmaz beni şahsen...

22 Ocak 2012 Pazar

Eskişehirspor 0-0 Galatasaray, Kazanılan Bir Puan

Her maçımız kazanma üstüne kurgulu ve beraberliğe de asla sevinmem ama şu şartlarda kazanılan bir puandır bu bana göre ve sevindirici aslında. Şu zeminde her iki takım adına da iyi futbol zaten beklemiyordum ama doğru oynayanın ayakta kalacağı bir maç olacaktı. İlk 20 dakika itibariyle her iki takımda zemine alışma evresini geçirdikten sonra Eskişehirspor'un doğru olanı yaptığı, Galatasaray'ın ise sürekli çare aradığı ama bulamadığı anları yaşadık. Zeminden ziyade oynanılan şu futbol itibariyle bir puana seviniyorum aslında.

Bu tip sahalarda sert oynayan takımlar ayakta kalır. Ersun Yanal da bunu kurgulamış, Hürriyet'i orta saha içerisinde savunma aksiyonunda bırakıp, Alper Potuk, Tello ve Dede gibi isimlerle de bu baskıyı iyi kurdular. Göbekte oynayan Selçuk İnan ve Engin Baytar'ı kitlemeleri zaten organize olabilme ihtimalini ortadan kaldırdı. Ancak ilk yarının sonlarına doğru Melo hücumda sorumluluk almak istediğinde biraz kıpırdandı Galatasaray ama Elmander ileride çok yalnız kaldı, bu da haliyle doğru futbol olarak dönmedi Galatasaray'a ve genel olarak mücadele içerisinde geçen ama daha çok Eskişehirspor'un hakimiyetinde ilerleyen bir ilk yarı izledik.

Baros'un yokluğu 4-1-4-1 sistemini geri döndürdü. Maç öncesinde konuşmuştuk aslında, 4-4-2 mi devam edecek yoksa tek santrafora mı dönülecek diye. İlk 11'i de gördüğümüzde acaba Kazım forvet mi oynayacak yoksa sağ açık mı tartışmaları başlamıştı. Belki de kötü zemin şartlarından yola çıkılıp, orta sahayı biraz daha kalabalık tutma düşüncesi hakim oldu ve Engin Baytar'ı orta sahada izledik, Kazım'ı da sağ tarafta. Engin Baytar'ın kötü futbolu da handikap oldu aslında, bu şartlarda orta sahadaki futbolcuların tempo yakalaması gerekli, sorumluluk alması. Selçuk İnan ve Engin Baytar ise bu sorumluluğu alamadı ve doğal olarak sistem çöktü.

Kötü gidişatlarda Fatih Terim'in köklü değişiklikleri olur, yine yaptı bunu. 4-4-2'ye dönerek, Sercan Yıldırım'ı oyuna sürdü ve bu değişikliğin de forvet uyumundan ziyade tempoyu Galatasaray tarafına çekmesine bekledim, ilk 5-10 dakika da böyle geçti aslında ama Eskişehirspor'un artısı orta sahasındaydı aslında. Dede'nin muhteşem oyun zekası, Tello ve Volkan Yaman'ın Galatasaray'ın sıkıntılı görünen sağ tarafını felç etmesi, Diego'nun savunmadan sürpriz çıkışları, Hürriyet ve Alper'in de yarattığı baskıyla orta sahayı hakimiyet altına almaları.

Genel itibariyle ikinci yarı Galatasaray adına çok daha sancılıydı diyebilirim, o anlarda Kazım'ı sağ bekte izledik, çok farklı değişimler de geldi ama Eskişehirspor gerek uzaktan attığı şutlarla, gerekse kanat ortalarıyla Galatasaray kalesini abluka altına aldı ama Batuhan'dan beklenen verimi alamamaları ve artı olarak bu zorlu zemin şartlarının onlar adına da handikap oluşturması neticesinde golü bulamadılar. Zemin her iki takım adına da handikap yarattı, sadece olayı Galatasaray'a bağlamak yersiz.

Kısacası doğru oynayan taraf Eskişehirspor oldu ama bir puanı kazanan Galatasaray'dı. 10'da 10 yapabilmek güzel olacaktı ama oluşan şartlar aslında kafada puan kaybını zaten doğurmuştu. İlk defa bir beraberliğe seviniyorum diyebilirim, bunu da zeminden ziyade rakibin futbolu için söylüyorum. Baros'un yokluğunun yarattığı sıkıntı tahmin ettiğimden büyük oldu, bunu da son olarak eklemek lazım...

Şanssız Sakatlıklar, Uçup Giden Hayaller


Harika bir transfer sezonu geçiren ve bütün Galatasaraylıların gözünü en tepeye, Euroleague' in zirvesine dikmesine sebep olan Galatasaray Kadın Basketbol Takımı için sezon muhteşem başlamıştı. Özellikle koç hakkında geçen seneki eleştiriler devam etse de sezon açılışında ezeli rakibi Fenerbahçe' nin ellerinden Cumhurbaşkanlığı Kupasını alan Galatasaray' ın bize büyük zaferlerin müjdesini verdiğini düşünüyorduk.

Aslında sezon içinde takım beklenen seviyeye çıkamadı. Evet belki oynadığı maçların çoğunu kazandı ama kesinlikle beklenen seviyede oynamıyordu takım. Ligde kadro kalitesi olarak yanına yaklaşacak takım yokken, Avrupa' nın da zirvesi için en büyük adaylardandı. Ama işler kağıt üstünde hesaplandığı gibi gitmiyordu.

Zaten işler istediğimiz gibi gitmezken son maçta Alba ve Gülşah' tan gelen illet sakatlık haberleri tamamen yıktı bizi. Geldiği ilk günden bu yana herkesin sevgilisi olan Alba ile, Gülşah' ı tıpkı Işıl' ı, Yasemen' i, Seimone' u, Currie' i formamızı hiç giyememiş olsa da Wiggins' i bulduğu gibi bulmuştu bu lanet sakatlık belası.

Hiçbir başarı sporcularımızın sağlığından önemli olamaz tabii ki ama bu sakatlıklardan sonra, Avrupa' nın en değerli oyuncusunu kaybetmiş takımın artık şansı çok azaldı. Elbet ki takviye olacaktır ancak Alba' nın yerini doldurabilecek bir takviye yapılabileceğini sanmıyorum.

Varsın, biz hayallerimizi bir kaç sene erteleyelim ama sporcularımız eski sağlıklarına bir an önce kavuşsunlar. İkisine de tekrar tekrar geçmiş olsun. Her zaman yanınızdayız.

Hagi, Hasan Şaş, Ümit Davala ve Taffarel

Hagi, futbol akademisiyle beraber yeniden Türkiye'ye geldi ve geldiğinde de Hasan Şaş, Ümit Davala ve Taffarel üçlüsüyle bir araya gelmiş, eski dostlar buluşmuş bir bakıma. Fotoğrafı da Petit'in Yeri'nden aldım, güzel bir paylaşım gerçekten...

İyiden Öte Sonuca Ulaşmak

Gerçek anlamda kış şartlarıyla karşı karşıyayız ve bu şartları futbola indirgediğimizde karşımıza zaten var olan kötü zeminleri çok daha kötü hale getiriyor. Buzlanması bir yana, üzerine bir de kar etmenini eklediğimizde içinden çıkılmaz bir döngü. Futbol oynamaya çalışan takımlar adına büyük handikap ve sakatlanma riski gibi etmenleri saymıyorum bile. Bu yüzden de 10'da 10 yapıp rekora şahit olmak adına gittiğimiz Eskişehir'den olası puan kaybıyla dönmek şaşırtıcı olmaz.

Son haftalarda yükselen bir Baros izliyorduk, sakatlığın etkisinden çıkıp yine eski kıvamına gelen. Golcü kimliğini de beraberinde getirdi bu tabii ama onun sakatlığı bir anda sistemle de alakalı bir mevzu durumunu aldı. 4-4-2 sistemi tuttu, tutmasının önemli etmenlerinden biri de Elmander & Baros uyumuydu ama Baros'un yokluğu sistemi yeniden 4-1-4-1'e mi getirir ya da 4-4-2'ye devam diyerek Sercan Yıldırım'ı mı sahaya sürer göreceğiz. Benim bildiğim Fatih Terim sistemle hiç oynamadan Sercan Yıldırım'a şans verir, doğrusu da budur aslında. Ya da Colin Kazım'ın da alternatiflerden biri olabileceğini düşünüyorum.

Skibbe'nin bıraktığı güzel bir miras var ama devamında gelen Ersun Yanal'ın mirastan öte kendi doğrularıyla takımı yönettiğini görüyoruz. Farklı hamleler yapıyor, tercihler değişik ve lige çok da iyi başlamayan bir Eskişehirspor. Bu aslında bir avantaj, yeni düzenini bulmaya çalışan bir takımla oynuyoruz. Ligin ilk yarısındaki maçta böyleydi aslında, Skibbe ile kendilerini bulmaya çalışıyorlarken karşımıza çıkmışlardı ve 3 puanı bana göre rahat almıştık. Bu sefer şartların da çok zor olması neticesinde sıkıntılı bir durum var, umarım 10'da 10 yaparak rekoru görürüz. Şu saha şartlarında futbol anlamında fazla birşey konuşamayız ama, bu durumlarda iyiye gitmek yerine sonuca ulaşmak en doğrusudur.

Riera'nın yokluğu da handikap sayılabilir aslında, 11 için olmasa da kenardan getirdiğinizde iş yapabilen, sonuca gidebilen bir futbolcu görünümü vermeye başladı. Böylesine bir yedek çok lüks tabii ama şartlar neticesinde bu önemli olabilirdi. Ayrıca Yiğit Gökoğlan'ın da ilk maçı bu olabilir, Terim'in 11'de olmasa bile maç içerisinde mutlaka onu kullanabileceğini düşünüyorum. Bir diğer konu da savunma tertibi aslında, son maçta Ujfalusi'yi bek olarak izledik ve Servet Çetin'den kaynaklı hataları görmeye devam ettik. Bu maçta Sabri Sarıoğlu'nun 11 başlama ihtimali bana göre yüksek, tandemi bozmaz diyorum Terim, Sabri Sarıoğlu'nu bir şekilde 11'e adapte etmeye çalışacaktır tekrar. Gökhan Zan'ı düşünürdüm aslında ben ama Servet Çetin stoper alternatifleri içerisinde ilk yedek gibi duruyor.

21 Ocak 2012 Cumartesi

İyi Mücadele İstenmeyen Sonuç


Tarihinde ilk kez katıldığı Euroleague' de Top-16' ya kalma başarısı gösteren Galatasaray bu turdaki ilk maçında deplasmanda(!) Anadolu Efes ile karşılaştı ve mücadeleden 68-62 mağlup ayrıldı.

Öncelikle bu takımın Euroleague' de henüz ilk senesi olduğunu hatırlatarak başlayalım yazıya. Eğer ki yıllardır bu seviyelerde mücadele eden Anadolu Efes ile yaptığı karşılaşmadan mağlup ayrıldı diye eleştiriliyorsa Galatasaray pek çok şeyi doğru yapmış demektir. Ancak eleştirinin dozunu ayarlamak lazım. Sene başında Euroleague' de Top 16' ya kalmak sizi tatmin eder mi desek muhtemelen herkes ilk senesindeki bir takım için bunun müthiş bir şey olduğunu söylerdi. Ancak bugün görüyoruz ki takım ve koç hiç hak etmedikleri eleştirilere maruz kalıyor.

Öncelikle koç ile başlayalım. Geldiği ilk sezonda, bir önceki sene son hafta kümede kalmayı başaran takımı finale taşıyan, o takımı tarihinde ilk defa Euroleague' e katmayı başaran koçumuza. Bir takıma daha önce yaşamadığı mutlulukları yaşatan bir koç nasıl olur da böyle acımasız eleştiriler alır bir türlü aklım almıyor.

Ayrıca bu kadroda henüz ilk defa Euroleague' de forma giyen isimler var; örneğin Furkan. Henüz bu seviyede bir tecrübe yaşamamış oyuncu neden orta mesafe şut atamıyor neden orada ribaundu çekemedi diye eleştiriliyor. Elbetteki eleştiriler olacak ama dozunda olacak. Tıpkı övgülerimizde seviyeyi kaçırdığımız gibi eleştirilerde de kaçırıyoruz ne yazık ki. Bu şekilde eleştirilenler grup maçlarında Furkan' ın Avrupa' nın en iyi uzunlarından olduğunu söylüyorlardı.

Bence şu anda eleştiriyi hak eden tek isim Songaila. Israrla sabretmemiz gerektiğini düşünüyordum ama olmayacak gibi görünüyor. Oyunda olduğu anlarda tuttuğu isim haftanın MVP' si olma yönünde çok büyük avantaj yakalıyor. Mücadelenin bu kadar ön plana çıktığı Lakovic' in bile canını dişine takıp savunma yaptığı şu takımda Songaila' nın bu umursamaz oyunu beni çileden çıkarıyor.

Çok da fazla uzatmadan henüz bunun ilk maç olduğunu hatırlatalım. Grubumuzda CSKA, Olympiakos ve Efes gibi yıllardır bu seviyelerde oynayan takımlar var. Bu takım 0-6 bile yapsa ben alkışlarım. Çünkü 3-5 sene önce bize Galatasaray Euroleague Top-16 da oynayacak deseler muhtemelen hayal görüyor derdik ama bugün o hayallerimizi gerçeğe dönüştürdü Mahmuti ve öğrencileri.

Artık Fark Yaratan Bir İsim Var

Samsunspor'daki genel sıkıntı devam ediyor aslında. Yaratıcı futbolcu eksikliği var, Selim Teber'in dönüşü çok önemli diyoruz bu yüzden ama ne durumda hiçbir bilgim yok. O olmadığında da orta saha hattı daha çok mücadeleye dönük, savaşan bir yapıda oluyor. Şu doğru olandı ama, 4-4-2'ye dönüş önemli. Fink ve Murat Ceylan'ı göbekte kullanıp, Murat Yıldırım'ı sağ tarafa kaydırmak.

Bu durumda sağ tarafı işleyebildi Samsunspor ve Ekigho'nun da biraz daha serbest oyuncu rolüne soyunup, orta sahadan aldığı toplarla dikine oynaması neticesinde ikinci gol geldi aslında ama genel itibariyle Samsunspor hücumda organize olamadı yine, buna rağmen belki de sezonun en iyi savunma performansı gösterildi. Orduspor'un da santrafor sıkıntısı, Stancu'yu ileride tek bırakması ekmeğe yağ sürdü ama Valdomiro'nun şu performansı inanılmazdı, ilk defa oynadı bu adam.

Genel itibariyle maç kısır bir döngüydü ve böylesine kısır döngülerde de biri sahne alır ve o döngü bir anda değişir. Gekas böyle bir futbolcu işte. Mesele, ne kadar pozisyona girdiğinden öte girdiğin o pozisyonları bitirmekten geçiyor. Bance'nin durumunu getirdim aklıma, ligin ilk yarısında hücumun verimliliği anlamında tek başına çalışan oydu ama skor gelmeyince de en büyük eleştirileri o aldı. Aynı durum Gekas için de yaşanabilirdi, çünkü Samsunspor hücumunun yine işlemediğini gördük, o verinlilik hala sağlanamadı ama Gekas'ın farkı buradan geliyor işte bulduğu pozisyonu değerlendiriyor, olmadı kendine pozisyonu yaratıyor ve farkını da fazlasıyla ortaya koyuyor.

Samsunspor için bazı şeyler adına çok geç kalındı, bu bir gerçek. Ama bu galibiyet önemli bir umut, zorlu bir fikstürden çıkıldı ve önlerinde kazanılabilesi maçlar var. Bu yüzden de iyi futbol yerine kazanma alışkanlığı edilmek, hatta 1-0'a razı olmak bile önemli. Orduspor karşısındaki bu savunma performansı önemliydi, diğer maçların da temeli bu olmalı aslında. Ligin ilk yarısında üç forvetli çıkılan maçları da hatırlıyoruz ama hücum yine de verimsizdi. Şimdi ise hücumda Gekas gibi bir koz bulunuyor ve yaratıcı olamasanız bile yapması gereken işi en iyi şekilde yapabilecek bir santraforunuz var.

Şunu da ekleyelim, eğer Samsunspor şu tablodan çıkıp ligde kalmayı başarabilirse Gekas'ın da bu performansı devam ettireceğini düşünerek onun heykeli dikilir, o kadar da iddialıyım...

Reggie Miller

"Sportmenlik gereği elimi uzattım ve karşılık vermedi. O andan itibaren tek görevim vardı, onu rezil etmek."


Beni bilen bilir, Pacers taraftarıyımdır {eski ateşim olmamasına rağmen} ve bunun da sebebi Reggie Miller'dır, hatta basketbolu da sevme nedenim diyeyim. Belgeseldeki New York serilerini yaş itibariyle yakalayamadım ama 97-98'li yıllardan itibaren Pacers'ı iyi biliyorum, takip ediyorum, Reggie Miller basketbolu bırakana kadar tabii. Seviyorum ben aslında, başladığı yerde bitirenleri, yüzüğü kendi takımında kazanmak isteyenleri. Miller'ın da bu yola girmemesi aslında beni cezbeden diğer neden. Onun lider olduğu dönemde yaşanan şanssız maçlar, Jermaine O'Neal, Ron Artest gibi isimlerin yanında ağabey ve yan parça görevini gördüğü zamanlarda da Pacers'ın yaşadığı büyük bahtsızlıklar derken 2-3 tane şampiyonluk yüzüğü olabilecek bu adamın şampiyonluğu yok ama bıraktığı müthiş güzellikler var. Gerçi Miller'la başladım ama Miller birgün Pacers'dan ayrılsaydı da Pacers'ı bırakmazdım ayrı konu ama onla başlayıp onla bitirenlerdenim ben de. Belgeseli de izleyince bir anda Miller fanatizmim depreşti ve bunları da yazma sebebim bundan...

20 Ocak 2012 Cuma

Kaleci Rotasyonu Gerekliliği?

Cenk Gönen 23 yaşında, Rüştü Reçber 38. Müthiş bir kombinasyondur bu aslında. Harika bir genç kaleci ve onun arkasında, ona yardımcı olacak bir tecrübe. Artı olarak Cenk Gönen'in Beşiktaş'a gelmesinde de Rüştü Reçber'in payı çok büyük, bu açıdan da bakınca Cenk Gönen'i kıskanıyorum aslında ama Beşiktaş'taki durum garip. Son iki sezona baktığımda garip bir kaleci rotasyonu var, hele ki bu sezon daha da garip. Futbolda rotasyon önemli, özellikle de böylesine sıkışık bir fikstürde ama rotasyon yapacağınız en son yer kalecidir yani.

Benim bildiğim bu işin raconu, kupa maçlarında yedek kaleciyle yürürsünüz ya da ilk kalecinizin formsuz anında diğer isme yönelirsiniz. Beşiktaş ise farklı yapıyor, neredeyse en çok rotasyon yaptığı mevki kaleciler. Şunu düşünüyorum, Rüştü Reçber'den tercrübe dışında kazanabileceğiniz birşey yok bu saatten sonra, aksine Cenk Gönen'in üstüne yoğunlaşıp onu olduğunun en mükemmel haline getirmelisiniz.

Yerli kaleciler son yıllarda büyük bir çıkış gösteriyor ve sizin de elinizde iyi bir genç yerli kaleci var. Ama rotasyonun amacı da garip, yapılış şekli de. Tahmin edebiliyorsunuz bazı şeyleri, Sivok ve Egemen'in yeri garanti mesela. Quaresma da sağlıklı olduğu sürece oynuyor ya da Ernst, Fernandes. Mustafa Pektemek'in de Edu ve Almeida'nın arkasında kalacağını biliyorsunuz {haketmediği şekilde} ama hangi kaleci oynar sorusuna verilecek cevap yok gibi.

Maçın önem derecesine göre de bir rotasyon yok, yazı tura misali bir durum aslında ve bu da iyi birşey değil. Bursaspor maçında Rüştü Reçber oynadı da ne kazandırdı mesela, ya da madem Rüştü Reçber oynuyor neden bu maçta Cenk Gönen? Bütün sezon boyunca böyle oldu bu durum ve Beşiktaş'ın gençleri neden oynamıyor, Mustafa Pektemek neden yedek kalıyor ya da fona devirler, Portekizliler falan bir yana benim kafama takılan bir numaralı sorudur bu...

Hasan Kabze & Orduspor

2.5 sezon bir takımda oynamak, üstelik bu 2.5 sezonun en az 1.5 senesinde yedek oturmak, az süre bulmak bir futbolcunun sürekli hatırlanmasına yetmez ama Hasan Kabze'nin Beşiktaş maçındaki o belki de şampiyonluğu getiren iki golü Galatasaray camiasında efsane kıldı onu. Hagi'nin gözdelerindendi aslında, Fevzi Elmas'la birlikte 2004-2005 sezonunun devre arasında Çanakkale Dardanelspor'dan kiralanmışlardı ve Hasan Kabze de neredeyse her maç şans buldu. Eklemeden de geçmeyelim, Fevzi Elmas ve Hasan Kabze, Çanakkale Dardanelspor ve Galatasaray'ın ardından Orduspor'da tekrar buluşmuş oldular.

Gerets dönemi onun adına iyi geçmedi aslında, Ümit Karan'in dönüşü ve yükselişi, Necati Ateş ve Hakan Şükür gibi bir rotasyon derken en arkada kaldı Hasan Kabze ve az şans buldu, giderek geriye düştü ama gelecek anlamında beklediğimiz, inandığımız bir futbolcuydu daima. Kalli neden onu gönderdi anlamamıştım mesela, hala da bilmiyorum. Sonrasında Rusya günleri başlaı Kabze'nin, inişli çıkışlı bir grafik gösterdi, beklenilenin genel olarak uzağındaydı aslında ama Fransa Ligi falan derken 29 yaşında olduğu şu günlerde yeniden rotayı Türkiye'ye çevirdi.

Şunu söylemek lazım, Hasan Kabze hakkında elde müthiş veriler yok aslında. Galatasaray'da kendisini çok uzun süre izlememize rağmen nasıl bir futbolcu olduğunu çok iyi şekilde anlamak güç oldu. Herşeyden var biraz Hasan Kabze'de, bir forvette beklediğiniz özelliklerinden ama çoğu özelliği çok iyi, mükemmel diyebileceğimiz seviyede değil. 18 golcüsüdür aslında, ceza sahasının içerisinde çok iyi bir bitiriciliği vardır, şutör özelliği vardır, fizik olarak ayakta kalır, bileklerine hakimdir ve Orduspor'un da bu özellikler neticesinde Tekke'den bulamadığını Hasan Kabze'den bulabileceğini düşünüyorum, güzel bir transfer bu anlamda. Bonservisinin olmaması da aslında onu Türkiye Ligi'ndeki ekipler açısından çok kaliteli bir transfer olarak kılıyor. Üstelik forvet anlamında da yerli piyasası çok iyi durumda değilken.

Hasan Kabze'yi bundan önceki sezonlar tekrar Galatasaray'a beklemedim desem yalan olur ama, hatta Kabze'nin açıklamasına göre geçtiğimiz sezonun devre arasında böyle bir girişim de olmuş ama son anda gerçekleşmemiş. Şu anki şartlarda da bu yönde bir ihtiyaç yoktu zaten, bunun için de Hasan Kabze böyle bir kariyer planı çizdi, artık gözümüzün önünde ve Orduspor macerasını 1.5 seneliğine başlatıyor. Hayırlısı olsun, sevdiğim bir futbolcudur, inşallah başarılı olur...

Kırmızı Beyaz'a Siyah'ın Eklendiği Gün

23 yıl önce bugün eklendi kırmızı beyaz'a siyah rengi. Hep derim ya, yine tekrarlayayım. Bu kaza olmasaydı eğer Anadolu'dan çıkacak şampiyon sözünün karşılığı Samsunspor olabilirdi. Ayağının tozuyla geldiği Birinci Lig'de ilk sezonunda 3. olmuştu ve devamı da geliyordu bunun ama kader böyle bir acı senaryoyu bizlere yaşatarak bizleri siyah rengiyle tanıştırmış oldu...

19 Ocak 2012 Perşembe

Barcelona'yı Yenmeden Kazanacağımız Şampiyonluk Harika Olur

Bunu daha önceden de tartışmıştık aslında ama iş Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye her iki maçta da yenilerek kazandığı şampiyonluğa kadar indi. Benim görüşüm farklı tabii, Real Madrid - Barcelona olayı çok daha değişik, ülkemizdeki bu duruma pek benzemiyor. Burada asıl olay Real Madrid'in şampiyonluğundan ziyade Barcelona'nın kurduğu ezici üstünlük. Mourinho'dan bu yana bakınca da Mourinho ne yaparsa yapsın Barcelona'ya karşı çaresiz kalıyor, tüm planlar suya düşüyor ve aynı futbolu oynayarak, hatta kötü günlerinde bile Barcelona o maçı kazanmasını biliyor. Ama bu sezon ligde işler değişik işte, Real Madrid'in yakaladığı 5 puanlık fark var, üstelik kazanarak ilerliyorlar. Barcelona'nın ise deplasman karnesi biraz soru işareti kıvamına erişti, Real Madrid haricindeki diğer deplasmanlarda zorlanabiliyorlar, puan kaybediyorlar. Bu durum da ligde Real Madrid'i ön plana çıkarmış durumda ama dediğim gibi, Barcelona'yı yenmeden, sürekli onlara karşı kaybederek kazanılacak bir şampiyonluğun Cristiano Ronaldo'yu dahi yuhalayan Real Madrid taraftarını o kadar da mutlu edemeyeceğini düşünüyorum. Asıl mesele şampiyon olmaktan ziyade Barcelona karşısındaki bu psikolojiyi dağıtmak ama bu iki takım çok sık oynadıkça bu iş Barcelona'ya fazlasıyla yarıyor gibi. Beklediğim açıklama da Mourinho'dan geldi ayrıca; ''Barcelona'yı yenmeden kazanacağımız şampiyonluk harika olur''.

Nuri Şahin'i Beklerken Hamit Altıntop'u İzliyoruz

Nuri Şahin ve Hamit Altıntop'un Real Madrid forması giymesi Türk futbolu adına yaşanan dönüm noktalarından biriydi. Nuri Şahin'in bu sıçramayı yapmasını bekliyorduk ama Hamit Altıntop'un bu transferi benim açımdan büyük sürpriz olmuştu. Ama büyük beklentilere girmedim onun için, herkes gibi Nuri Şahin üzerine odaklıydım. Düşüncem şuydu, Nuri Şahin sakatlıktan döner, Mourinho da onu özel olarak hazırlar ve Xabi Alonso'nun orta sahadaki partneri olur. Hamit Altıntop ise zor forma şansı bulur, hatta ligin devre arası döneminde Türkiye'ye doğru yelkenini de açabilir. Geldiğimiz nokta ise tam tersi. Nuri Şahin, yaşadığı sakatlıktan istediği gibi dönemedi ve şu sıralar Real Madrid'in 18 kişilik kadrosuna giremiyor. Hamit Altıntop ise 18'deki yerini aldığı gibi, sürekli oyuna da dahil oluyor, dünkü El Clasico'da da 11'deki yerini aldı. İyi oynadı, kötü oynadı farklı tartışma konusu, benim görüşüm kötü oynadığı yönünde ama oynadı yani. Bu da bir dönüm noktasıdır aslında, sezon başında yattığım timsahın resmidir. Nuri Şahin için hala olumluyum aslında, Pepe'nin, Lass'ın oynadığı orta sahada iyi bir Nuri fark yaratır düşüncesindeyim ama onu da şanssızlıklar bırakmayacak gibi. Hamit Altıntop'un da görev adamı olduğun görüyoruz, sezon başındaki beklentilerimi aştı aslında. İkisi adına da hayırlısı diyelim...

40 El Clasico'nun Başında Ronaldo'nun Oynayacağı Tutmuştu

İlk maçın hikayesi de bu değil miydi. Erken anlarda öne geçen Real Madrid ama yaşanan Barcelona dönüşü ve aynı senaryonun tekrarı, yani Real Madrid'in hezimeti. Şunu düşündüm, El Clasico'ların son iki yıldır bu kadar sık oynanmasının Barcelona'ya müthiş yararı var aslında. Mourinho'nun her denemesi ters tepiyor, hiçbir müdahelesi Barcelona karşısında tutmuyor. Bugünün mönüsü aslında daha önceden de denenmişti. Pepe'yi orta sahaya çek, yanına da Lass'ı ekle ve bu iki futbolcunun da hücumla işi olmasın, Barcelona orta sahasını kitlemeyi bekle. Hızlı toplarla da Ronaldo'dan hücumda etki bekle yani kısacası ölme eşşeğim ölme. Olmuyor, tutmuyor bu sistem. Barcelona her seferinde oynamak üzere saha çıkıyor, oynayarak kazanıyor. Real Madrid ise rakibi kitlemek üzerine sistemi kuruyor ama kitleyemiyor, aksine oynamak için çıktıklarında da fark geliyor. Şanssızlıkta var ama, 40 El Clasico'nun başında Ronaldo'nun oynayacağı tuttu ama sakatlandı, sonrasında da kendini geri çekti, haliyle varlığı zarar haline geldi. Onu ısrarla sahada tutan Mourinho hatalıdır aslında ama bu takım karşısında başka plan da yapamıyorsunuz, eldeki koz o. Messi'nin etkisizliğinden bahsederken yaptığı inanılmaz asist ve fişi çekmesi, Pepe'nin olağan oynadığı kasap havası, 1-0'lık erken timsah girişimi ve hepsinden önemlisi Mourinho'nun çaresizliği. Bu maçın da özeti budur, gelecek maçlarda da izleyeceğimiz...

18 Ocak 2012 Çarşamba

Ancelotti Demek Tecrübe Demek

Milan'dı, Inter'di derken Tevez için PSG'nin devreye gireceğini düşünüyordum ve öyle de oldu, Manchester City ile anlaşmaya vardılar. Tevez'in kararı önemli olacak burada ama ben hayır demeyeceğini düşünüyorum. Tevez transferi bu ara transfer döneminin vitrini olacak tabii, çünkü birçok isimle görüşüp elleri boş döndüler ama Ancelotti gibi bir teknik adamları var. Bu da onları biraz daha doğru bir sisteme yönlendirir, transferler ''ona, buna atlayalım'' düşüncesinden yıldızları alalım ama sisteme bağlayalım gibisinden olacaktır. Yani dış sermaye tarafından satın alınan her takımın başına gelen süreçler bunlar. Ama Ancelotti'nin Filippo Inzaghi'yi istemesi şaşırtıcı. Ancelotti denildiğinde tecrübe kavramı akıllara ilk gelen durumlardan, futbolcuda tecrübeyi, hatta aşırı tecrübeyi seviyor. Onun döneminde Milan'ın yaşlanma sürecini hatırlayın, yaş ortalaması bir ara 80'e dayanmıştı ve Milan üzerinden yaşlı futbolcu geyiklerini dinleyip duruyordur. Chelsea dönemi de böyleydi aslında Ancelotti'nin. Sadece iki sezon kalabildi ama yine tecrübeden yana, eski isimlerden yana kullandı şansını. PSG'de de bunu yapacağa benzer, Inzaghi'yi istemesi bu yüzden olabilir. Drogba'ya da göz kırpıyor aslında, Torres üzerinden yürüyüp Drogba'yı PSG'ye aldırmak gibi bir düşüncesi de var, yani Ancelotti demek tecrübe ve kısa vadeli düşünceler demek gibi.

Memuriyet Hayatı Başlamış

Cristiano Ronaldo misali Mourinho'ya da yapışan bir durum oldu bu. Real Madrid'in bu sezon La Liga şampiyonu olması da etkilemeyecek bunu, kafalarda sürekli Barcelona ile olan mücadele var. Aslında Mourinho'nun Inter'le bunu aştığını ve çok haklı bir şekilde Barcelona'ya karşı geldiğini düşünüyorum ama Real Madrid günlerinde aynı durum yok. Hangi planı uygulasa, ne denese ters tepti ve ezici bir Barcelona üstünlüğü var, bunu kabul edelim ve bu üstünlüğün de devam edeceğini düşünüyorum aslında. Mourinho'dan sonra da bu devam edecektir, tabii Barcelona'nın bu yapısının devam etmesi gerekiyor. Ama Mourinho dışında başka bir teknik adam da Real Madrid'i şu konuma zor getirirdi, şampiyonluk potasındalar ve büyük ihtimalle de şampiyonluğun geleceğini düşünüyorum. Mourinho'nun da belki kendi açısından Barcelona'ya karşı kanıtlaması gereken bir durum yok aslında ama Real Madrid'in var, hatta Cristiano Ronaldo'nun da fazlasıyla var. Ama gördüğüm, aldığım izlenim şu, Mourinho'nun Real Madrid'le devam etmeyeceğini düşünüyorum çünkü o heyecanı kaybetmiş ve mutlu değil. Kendini memur olarak görüyor nitekim, kariyerden, başarılardan öte işi para kazanma mecburiyetine bağlamış gibi;

''Bundan sonra daha kaç tane kupa kazanmam lazım? Benim için artık maç kazanmak sadece kişisel bir memnuniyettir. Çarşamba da aynısı olacak''

17 Ocak 2012 Salı

Bu da Böyle Bir Kariyer

Bu da böyle bir kariyer şekli, saygı duymak gerekiyor. Barcelona ile zirveyi görmüşsün, Milan günlerin olmuş, oradan önce ülkene uğrayıp oradan da Yunanistan macerasını başlatmışsın ve orada da iz bırakmışsın aslında ama herkesin bittiği anda Özbekistan'a giderek yeni bir akımın temsilcisi olmuşsun. Özbekistan'da da güzel izlenimler bıraktı, Bunyodkor efsanesi oldu aslında Rivaldo ama yine bitti derken bu sefer de ülkesine dönerek önce bir takımın sahibi olmuş ve bu takımda oynamış, devamında da kendini kiralayarak Sao Paolo formasını giydi. Sürekli bitti derken o yeniden var olduğunu kanıtladı aslında ve o arada da yaş 40'a dayandı tabii. Haliyle de yine bitti dedik, bu sefer de çok çok farklı bir akımın ilk temsilcisi olarak Afrika yollarına düştü ve Angola'nın Kabuscorp S.C. takımıyla anlaştı. Beklentisi nedir, ne istiyor bilemiyorum, futbol onun için ne ifade ediyor ya da. Para desem değil, şöhret desem hiç değil, farklı şeyleri denemeyi seviyor belki de, ilklerin futbolcusu olarak anılmayı. Anacağız da kendisini, Rivaldo çok farklı bir futbolcu olarak tarih sahnesine adını yazdırmayı başardı.
 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir