29 Şubat 2012 Çarşamba

Gözlerden ve Beklentilerden Uzaklarda

Geçici bir teknik adam ve sadece bir idmanla çıktıkları bir Türkiye maçı. Slovakya'nın bugünkü olayı buydu ve kazanmayı başardılar. Bu açıdan onları tebrik etmek gerekiyor öncelikle. Türkiye ise yeniden yapılanma sürecinde, gençleşen bir kadro ve yeni yüzler. Mayıs ayında oynanacak o seri hazırlık maçlarında yeni yapının temel taşlarını daha net görebiliriz, bu yüzden Slovakya karşısında oynanan oyunun veya alınan skorun fazla bir öneminin olmadığını düşünüyorum. Yerli teknik adam diyorduk, Abdullah Avcı bu işin en iyisini yapacaktır, ben inanıyorum.

Benim takıldığım nokta Arda Turan özelinde. Kendisinden o kadar kopmuşum ki şu yeni imajının bile farkına şimdi vardım. İstediği eğer gözlerden uzak, rahat bir kafa yapısına sahip olmaksa bunu başardığını söyleyebilirim ama sezonun şu ana kadar geçen bölümüne baktığımızda Arda Turan adına beklentileri karşıladığını söyleyemem. İlerleyen sezonlarda mutlaka daha iyisi olacaktır, Arda Turan çok yetenekli bir futbolcu ama kısa vadede bunu karşılayamadı ve pek de fazla futbolunun üzerine koyamadığını görüyoruz.

Gerçi Milli Takım'ın son kötü zamanlarının ardından ''ver Arda Turan'a baksın çaresine'' felsefesi de oluşmuştu. O da bu süreçte en golcü dönemini geçirdi aslında ama bir yere kadar bu, Arda Turan durduğunda Milli Takım da durdu. İlk maçta da gördüğümüz izlenim bu aslında ama yeni bir takımın varlığından kaynaklı birşey. Eskiden bu beklentiye cevap verebilen Arda, şimdi bu beklentiye cevap veremiyor ama bunu da es geçmemeli.

Futbol olarak düşüşte yani, Galatasaray'dan ayrılmak kısa vadede Arda Turan'a birşey katmadı. Mehmet Topal'a ise katmıştı, bunun altını özellikle çiziyorum. Galatasaray da şu süreçte Arda'yı aramıyor, işler yolunda. Ama dediğim gibi, Arda Turan ısrar etmeli, mutlaka ilerleyen zamanda daha iyisini yapacaktır, o potansiyel kendisinde var.

Podolski & Köln

Almanya'da fanatik bir Köln taraftarı olan kuzenim var. Ona ne zaman Podolski desem, Köln dışında yapamaz, Köln'den ayrılmaz o der. Bunun da sebebi geçmiş Bayern Münih macerası gibi. Parlayan bir Alman genciyken önemli bir rakama Bayern Münih sömürge halkasına o da dahil olmuştu ama işler istediği gibi gitmedi, o da Köln'e geri döndü.

Köln'deki günlerinde ise ne uzadı ne de kısaldı. Köln'ün kısıtlı hedefleri içerisinde takımın bir numaralı yıldızı oldu, o sürede Milli Takım için de önemli bir koz olmayı başardı ve verdiği izlenim ise Köln'den asla ayrılmaz yönündeydi. İyi de para kazanıyor aslında ama asıl mesele Köln'e duyduğu sevgiydi. Oysa her dönem transfer için adı geçti ama gerçekleşmedi. Şimdi ise transfer adına yeşil ışığı yakıyor Podolski, kısıtlı hedeflerden sıkılmış olacak ki para ikinci planda diyerek transfer olmak istiyor.

Tabii Bundesliga dışına gidecek. Sezon başında çok istemişti Galatasaray onu ama gerçekleşmemişti. Şimdi ise Arsenal'in radarında ve büyük ihtimalle sezon sonunda bu iş bitecek. Artık fazlasıyla hazır olduğunu düşünüyorum. Premier Lig ona çok iyi gelecektir ve Arsenal onun için ideal bir seçim. Van Persie'nin yanına güzel bir gol kimliği daha eklemiş olacaklar.

26 milyon avro'luk bir bonservisten söz ediliyor, oysa sezon başında Galatasaray daha az bir miktara bu transferi bitirmeye yaklaşmıştı ama Podolski için Manchester United, Inter ve Chelsea gibi takımların da adı geçtikçe fiyat yükseliyor.

28 Şubat 2012 Salı

Eriyen Manisaspor

Altay'ı hatırlıyorum, bir sezon ligin ilk devresini 6. veya 7. bitirip ligin ikinci devresinde kaybettiği puanlarla küme düşen. Manisaspor'un durumu da biraz buna benzedi. Ligin ilk devresinde harika bir grafikleri vardı ve oynadıkları futbolla da belirli bir felsefe yakalamışlardı aslında.

Mesela şöyle bir özellikleri vardı, maç içerisinde geriye düşseler o geri dönüşü mutlaka sağlıyorlardı. Ama bütün bunların hepsi gitti, Simpson ve Yiğit Gökoğlan ayrılıkları değil tabii bu düşüşün sebebi.

Farklı bir durum vardı, yine de Kemal Özdeş'le o çıkışı tekrar sağlarlar diyordum ama erken panik oldular ve paniğin neticesinde de deprem sırasında camdan atlayan vatandaş misali bir hamle yaparak Ümit Özat'ı göreve getirdiler. Ümit Özat adına da üzülüyorum aslında, kalp sıkıntısı var, stres ona yaramıyor ama inadına stresin içerisine giriyor.

Yine böyle bir stres içine dahil oldu, biraz da kendini tekrar kanıtlamak amacıyla ama takım beklediğim gibi çok daha kötüye gitti. Çok gereksiz bir hamleydi, şimdi o yanlış sonrasında daha da kötü durumdalar ve bir numaralı düşma adayı konumuna da geçtiler.

Samsunspor'un da Manisaspor'un üstüne çıkacağına inanıyorum, gerçekten zor işi bu takımın. Aklıma ise şu takıldı. Bir takım küme düşerse elindeki futbolcunun piyasası da bir anda düşer, transfer imkanın bir o kadar rahatlar. Çağlar Birinci'yi böyle almıştık mesela, neredeyse bedavaya. Yiğit Gökoğlan'a 2.5 milyon avro gibi bir rakam verdik, şimdi Manisaspor düşüyor ve eğer bu futbolcu takımında kalmış olsaydı piyasası aşağı düşecekti ama bu durumu tahmin edemezdik.

Bu saatten sonra Ümit Özat'ın da Manisaspor'un da işi çok zor. Aynı durum Gaziantepspor için de geçerli mesela ama onların kadro kalitesi iyi, bunu hep söylüyorum. Bir şekilde kurtarıyorlar, işlerini bu yanlış hamlelerle zorlaştırmış olsalarda.

En İyi 3'den Biriydi

Casillas, Julio Cesar ve Cech üçlemesini yapardık kaleci konusunda. Hatta bu üç kalecinin de solak olmasından kaynaklı bir yazı yazdığımı da hatırlıyorum. Ama bazı düşüşler keskin olabiliyor. Chelsea onu ilk transfer ettiğinde harika bir işe imza atmış ve bir kaleci için genç diyebileceğimiz bir yaşta onu kadroya kattığı için geleceği de garanti altına almıştı. Cech de güveni boşa çıkarmadı, her sene daha da üzerine koyarak ilerledi.

Sonrasında kafasına aldığı bir darbe sonucunda büyük bir sakatlık geçirdi, uzun süre oynayanamaz dendi ama kafasındaki kask sayesinde o sakatlığa rağmen çabuk dönebildi derken çok sağlam döndü aslında. Son 1-2 yılda ise büyük bir düşüşe geçti, hala 29 yaşında {kaleci için yine genç bir yaş} ama eski kıvamında değil. Dünya'nın en iyi üç kalecisinden biri durumundayken bugün Dünya'nın en iyi 10 kalecisini saydığımızda Cech ismini biraz daha arka sıralara doğru kaydırıyoruz. Hatta Chelsea'nin de kaleci konusunda transfer harekatı yaptığı haberleri de geliyor, bizim Muslera'nın adı da geçmişti.

Yine de o Cech ülkesinde yılın futbolcusu olmayı yine başarmış ama ünü ülke sınırları çevresinde kalmaya başladı, oysa 1-2 sene öncesine kadar çok daha büyük bir ün sahibiydi. Mourinho'nun temel attığı Chelsea'nin de en önemki yapı taşlarından biriydi ama geldiği noktada yaşadığı düşüş büyük. İnsan şaşırıyor tabii.

Galatasaray - Beşiktaş | Foto-Roman


Fark ettim ki Fenerbahçe maçından beri yapmıyormuşum. Derbi maçı olunca zibil gibi fotoğraf geliyor ekranlara. Şunu da alsam bunu da arşivlesem diye düşünürken iş bloga kadar geliyor işte. Bir miktar fotoğraf seçtim maçtan. Keyifle okumanız dileğiyle. Başlıyorum!


 
İlk fotoğrafı koreografiye ayırdım tabii ki. ultrAslan'ı birçok konuda eleştiririm. Ama şöyle de bir gerçek var ki, koreografi konusunda müthiş bir kültür Galatasaray tribünleri. Yaratıcı olmanın yanı sıra, bu işi en iyi yapan tribünlerden bir tanesi. Koreografiyi gören Fatih Terim'in gözlerinin dolması da duygulanmasından değil mi zaten? Hem o an hangimiz duygulanmadık ki? Yapanların, düşünenlerin, emeği geçen herkesin, tek tek eline sağlık.


Beşiktaş çok iyi mücadele etti pazar akşamı, bu bir gerçek. Ama Galatasaray kazanmayı daha çok isteyen taraf olunca maç 3-2'lik skorla Galatasaray lehine bitti. Aslında, bence, Beşiktaş'ın bu maçta galip gelememe nedenlerinden birisi Almeida'ydı. Portekizli futbolcu, pozisyonları cömertçe harcayarak Beşiktaş'ın atabileceği, 2-3 golden etti takımı. 2 metre boyuyla zıplayarak kafa vurursa her top tribüne gider tabii. Kendisine günde 2 doz Hakan Şükür videosu öneriyorum.


Semih, Galatasaray'ın kadrosundaki en genç isimlerden biri. Fatih Terim'in tabiriyle "ocaktan yetişme". Pazar akşamı, kendi kalesine attığı golde, Muslera ve Semih'in çaresizlikleri böyle yansımış objektiflere. Daha önünde yüzlerce maç var. Kaldı ki bu maçın da telafisi oldu işte. Semih'in bunu kafasına takmayacağından eminim ben. Soğuk kanlı tarafı onun en önemli özelliklerinden birisi değil midir?


Elmander'in, sakatlıktan henüz kurtulmuş olmasına ve fedakarlık yapmasına rağmen 2 golü vardı. İlk golü atan derbiyi alır mottosu senelerdir kafamıza öyle çakılmış ki, attığı ilk gol de, galibiyeti getiren ve uzatmalarda gelen ikinci gol de aynı derecede özel ve önemliydi. 

İlk gol sevinci ikinciye nazaran biraz daha sadeydi tabi. Maçın hemen başı olduğundan, disiplinden kopmamak gerekiyordu. Yine takım, "takım" gibi bir olarak sevindi ama, ikinci gol;

işte bu kadar çıldırttı hepimizi. Bu golle ilgili mini bi anı eklemek istiyorum. Maçı 5-6 kişi izliyoruz. Ortamdaki tek Galatasaraylı benim. Semih golü attı maç 2-2'ye geldi. Semih'in golünden sonra Quaresma yerde dizlerinin üzerinde zıplamaya ve dans etmeye başladı. Ben inceden bi bozuldum ama, çaktırmıyorum tabii.. Neyse yanımda kuzenim var Fenerbahçeli. Bak dedim bu maç 3-2 bitecek ben de bizim golü atınca Quaresma dansı yapacam, görürsün. 3. gol 91. dakikada geldi ve ben oturduğum koltuktan yere inip dizlerimin üzerinde dans etmeye başladım. Gol sevinci olarak bi onu hatırlıyorum. Golün hazırlanışıydı, atışıydı, şutuydu, hiçbiri yok aklımda şu an hala.


 
Bu iki golün arasında Felipe'nin attığı golü de es geçmiyorum tabii ki. Selçuk'un inanılmaz über pasında yaptığı o şahane koşuyla attığı gol, Felipe'nin kendi kariyeri adına da çok önemliydi. Kariyerinde ilk kez, 8 gole ulaştı aynı sezon içinde. E daha 10 kadar maç daha var. O 8 ister misin sana 10 olsun, 12 olsun. Negzel olur.

Selçuk, Hasan, Engin, hırs, hırs, hırs.


Ve tabii ki maç sonunda takımın ve taraftarın o sevinç yumağı halleri..

 

Bazıları mutluluğun resmini Abidin'den bekleyedursun, biz mutluluğun resmini her hafta çiziyoruz zaten :)

Baba, hoca, patron, can, karizma, bitane; Fatih Terim!
İMPARATOR, İMPARATOR, İMPARATOR FATİH TERİİİİM!

Efsane!

Biz yazmaktan yorulduk o kariyerini güzelleştirmekten yorulmadı. Hala çok iyi, hala çok başarılı, hala Manchester United'ın en büyük kozlarından birisi. Hem de bir sene daha yola devam dedi geçtiğimiz haftalarda. Ryan Giggs, United formasıyla çıktığı 900. maçında United'a galibiyeti getirerek neden 25 senedir bu takımın en büyük parçalarından biri olduğunu bir kez daha kanıtladı. Giggs için geliyor; seni sevmeyen ölsüün ölsün!

27 Şubat 2012 Pazartesi

8 Yıl, 84 Transfer, 8 Teknik Adam

100. yıl şampiyonluğu ve Lucescu'yla geçen iki sezon. Şu meşhur Samsunspor maçı yaşanmasa belki işler daha farklı olacaktı, bugün konuştuğumuz hiçbir konuyu konuşmuyor olacaktık ama o maçın kırılma anı olması birçok ezberi sildi, yeni ezberler yarattı. Bir kaos ve şok anıydı aslında o, 100. yıl şampiyonluğunun ardından 101. yılda da gelmesi beklenen şampiyonluk gelmedi, o büyük puan farkı eridi gitti derken kaşla göz arasında Lucescu kaybedildi. Sonra o Lucescu'nun neler yaptığını hatırlıyoruz, Shakhtar efsanesi oldu adam bir anda ama biz onu {sadece Beşiktaşlılarda değil} aradık durduk, geri istedik ama getiremedik. Beşiktaş ise o zamanlarda Lucescu'nun gidişine o kadar da üzülmemişti aslında.

Çünkü Yıldırım Demirören başkanlığa seçilmiş ve büyük bir heyecanla gelmişti. Futbolun doğası budur, transfer yaparsın ve bir anda o heyecanı doğurursun. Del Bosque hamlesi başlı başına büyük bir heyecandı mesela, atılan büyük bir vizyon hamlesi. Devamında gelen transfer rüzgarı da cabası, bir ara hergün 2'şer futbolcuya imza attırıyorlardı. Haliyle de beklentiler büyümüş, eskiye özlem o günlerde de duyulmamıştı ama Del Bosque heyecanı kısa sürdü ve her yabancı teknik adamın başarısızlığının ardından gelen bizim evladımız hamlesi. Rıza Çalımbay'la yola devam edildi bu sefer ve 2004-2005 sezonu bir şekilde atlatıldı.

Ondan sonraki sezonda yine transfer rüzgarıyla geçti, bir ara Beşiktaş'ın temel felsefesi her sezon değişim üzerine kuruldu, çok fazla transfer yapıldı ve önemli futbolcular da kazandırıldı takıma ama o başarı bir türlü gelmedi. Bir önceki sezonun ikinci yarısında güzel işler yapan Rıza Çalımbay'a da güven giderek azalmış ve onunla da yollar sezon bitmeden ayrılmıştı ve bu sezon geçiştirildi bir bakıma ama bu kadar fazla transferin ardından gelen başarısızlıklar Demirören ismini de sarsmaya başlamıştı. Tabii doğan maddi sorunlarda da Demirören cebinden kulübe para aktararak kendi tekel yönetiminin ilk adımlarını atıyordu.

2006-2007 sezonunda gelen Tigana hamlesi belki de atılmış en güzel adım olmuştu. En azından benim için, çok beğendiğim bir teknik adamdı çünkü. Bir felsefesi vardı ve genç futbolcular üzerinde de güzel şeyler düşünüyordu, onlara şans veriyordu. Hatta kendi kurduğu ağ sayesinde de önemli potansiyel yerlileri takıma kazandırmışlardı, mesela Burak Yılmaz gibi. Ama Tigana günleri de sadece 1.5 sezonla kaldı çünkü amaç kısa vadede şampiyon olabilmekti. Taraftarın da sabrı yoktu, başkanın da. Bir sonraki sezonu da Tayfur Havutçu tamamlamıştı ama o iki sezonda gelen iki Türkiye Kupası ve bir Süper Kupa başarısı vardı. Bu arada transferler devam etti, yine birçok futbolcu geldi gitti.

Yukarıda da dediğim gibi. Her başarısız görülen yabancı teknik adam döneminden sonra gelen kendi evladımız hamlesi ve bu sefer sıra Ertuğrul Sağlam'ın oldu. Ertuğrul Sağlam, Kayserispor'la güzel bir çıkış yakalamıştı ve Beşiktaş'taki ilk sezonunda da aslında takımını şampiyonluk potasında sonuna kadar tuttu, Demirören'in deyimi o zamanlar ''hakem faktörü bizi şampiyon yapmadı'' üzerineydi. Yani Demirören başarılı olduklarını kabul etti ve bir sonraki sezonda da Ertuğrul Sağlam'la yola devam edildi ama Metalist'e elenmeleri, hayat devam ediyor günleri derken hocanın devri fazla uzun sürmedi. Gerçi bu durum da Türk futbolu açısından bir kırılma anı oldu ve o Ertuğrul Sağlam Bursaspor'u şampiyonluğa ulaştırdı.

Sonraki hamle ise tecrübeye yönelikti ve Mustafa Denizli hamlesi o günlerde yapılabilecek en güzel hamleydi aslında. Nitekim, Mustafa Denizli takımı aldı, ligin devre arasında da Ernst ve Yusuf Şimşek gibi iki nokta takviyeyle beraber şampiyonluğa ulaştırdı. Bir sonraki sezon bu şampiyonluk gelmedi ama Demirören yönetimi sonunda istediği şampiyonluğa ulaştı diyebiliriz. Ama Mustafa Denizli'nin de sağlık sorunları sonrasında ve kaçan şampiyonluğun ardından bu sefer çok farklı bir yola girecekti Demirören yönetimi.

Çünkü taraftarın sabrının bitme noktası çoktan aşılmıştı, bu durumu da aşmak için birşeyler yapılmak zorundaydı. Tekel yönetimi zirve günlerini yaşadı bu arada, bunu da es geçmemeli ama Quaresma, Guti gibi hamleler, yine girişilen transfer harekatı ve Schuster günleri o dönemde taraftarın biraz daha az tepki göstermesini sağladı. Bu sefer her başarısızlığın ardından bir yıldız rüzgarı estirildi, Portekiz çetesi kuruldu, büyük isimleri konuştuk durduk. Bu rüzgar sadece futbolda da değil basketbolda da esti, Deron Williams'lar falan büyük işler gerçekleştirildi ama genel tabloda gelen bir başarısızlık var.

Tayfur Havutçu'yla sezon bitirildi, yeni sezon planlanıyordu derken yaşanan şike sorunsalı ve başta vekalet denilen ama sonrasında kendini kabul ettiren Carvalhal'i izledik, izlemeye de devam ediyoruz. Avrupa Ligi'nde yola devam ediliyor ama ligde liderle oluşan 14 puanlık bir fark var.

Genel anlamda ise 8 yıllık Demirören süreci, bu süreçte gerçekleşen 84 transfer, 8 teknik adam, oluşan borç yükü, sonrasında Demirören'in parayı hibe etmesi falan derken geçti yıllar. Beşiktaş sevinsin, Türk futbolu düşünsün gibi bir durum da var. Normal şartlarda bir kulübün başkanı o kulübü bırakıp federasyon başkanı olduğunda bu durumla gurur duyuyabilir ama bugün oluşan şartlar bize bunu göstermiyor ve Demirören'in neden böyle bir yola girdiğini de bilmiyorum ama Beşiktaş için bundan sonraki günlerde çok farklı şeyler konuşuyor olacağız. Çok büyük bir ezber ve yıkılması gereken tabu bugün itibariyle yerle bir olmuştur.

Milan Baros?

Sezon başındaki bir numaralı transfer gündemi golcü transferi üzerineydi. Bununla yattık, kalktık, oluşan gündeme bakarak Terim'in Elmander'i aslında çok istemediğini düşündük, Baros'un durumu tamamen bir bilinmezlik içerisindeydi derken istedik bu transferi. Şu anı tahmin edemiyorduk aslında, işin özü bu. Sezon içerisinde Elmander beklentilerin çok fazla üstüne çıktı, Baros'un da 11'e girmesi sonrasında çift forvete günler çok güzel geçti.

Ama Baros'un bazı sıkıntıları var, bu değişmiyor. En iyi döneminde bile takımını olmadık anda yalnız bırakabiliyor ve bu anlarda Galatasaray'ın yaşadığı sıkıntı büyük. Sakatlık dönemleri çok sık olabilir, ayrıca kart sorunsalı da var tabii. Haliyle de transfer kaçınılmaz oldu ve güzel bir kısa vadeli adım atılarak Necati Ateş transferi gerçekleşti ve Baros'un yokluğundaki süreci bir kenara bırakırsak yeniden çift forvete dönmek güzel.

Baros için gidecek mi yoksa kalacak mı sorusunu sürekli soruyoruz, bu yüzden anket açayım dedim bu durumu. Yüzde 30'luk kesim her şartta mükemmel golcü olduğunu söylüyor. Öyle de aslında. Sağlıklı bir şekilde oynadığında gol istikrarı mükemmel ve bu değişmiyor. Yüzde 28'lik kesim ise yediği kartlar sıktı artık demiş. Bu da yüksek oy almasını beklediğim bir cevaptı, ne kadar iyi bir futbolcu olursa olsun bazı anlarda takımını yalnız bırakmaman lazım, Antalyaspor maçında olduğu gibi.

Yüzde 24 bu kadar erken harcamayalım Baros'u diyor. Bu durum da oluştu tabii, Antalyaspor maçının ardından bir anda linç kampanyası da başlamak üzereydi. Ne olursa olsun, bu tip istikrarlı bir golcüyü bulmak zor ve sezon devam ediyor. Yüzde 18 Elmander'in asıl partneri o'dur demiş. Yani iyi bir Baros her zaman oynar durumu ama Necati Ateş'in de kesileceğini hiç sanmıyorum. Yüzde 16 oy alan iki şık ise vadesinin dolduğunu düşünüyorum ile yarın gol atsa Baros yine Baros'dur şıkları. İkincisine katılıyorum ben, yarın çıkıp 3 gol atsa Baros yine baş üstünde taşınır, destanlar yazılır. Vadesi ise hala dolmadı ama içimden geçen ses Baros'la sezon sonunda yolların ayrılacağı yönünde.

Belki Saha İçerisinde Değil Ama

Hasan Kabze'nin Galatasaray tarihinde edindiği yer malum. Her Beşiktaş maçında bunu hatırlayacağız, kaçınılmaz bir durum bu. Tabii son dakikada alınan bir Beşiktaş galibiyetinin sonrasında da Hasan Kabze daha bi akıllara geliyor, eklemeden geçemedim. Dün yine son dakikada kazanılmış bir Beşiktaş maçı izledik, uzun zaman aradan sonra da ağladığımı hissettim. Kendi içimde bir hırs ve heyecan patlaması yaşamış olabilirim ama konu bu değil.

Takımın hafif kötüye gitmeye meyil kazandığı dönemde konuşuluyordu, Terim mutlu değil, takımda şu bu var gibisinden şeyler ama gördüğümüz üzere müthiş bir kenetlenme var, herkes şampiyonluğun heyecanıyla yaşıyor bu belli. Maç öncesindeki koreografi taraftarın, atılan her golde de yaşanan kenetlenme takımın heyecanını yansıtıyor. Şampiyonluk ve başarı yolunda olmazsa olmaz bütün adımları attığımızı görüyoruz.

Eklediğim fotoğraf ise bu anlattıklarımdan farklı bir durum aslında. Takım içerisinde beklentilerin en alt düzeyinde olan isim Riera. Bu tip futbolcular da kötüye gittiğini bildiklerinden işe pek asılmazlar ama iyi veya kötü bunu tartışmadan şunu söylemek istiyorum. Belki saha içerisinde hala değil ama saha dışında Riera takıma müthiş bir uyum sağladı ve fotoğrafdan da bunu bir kere daha görüyorum aslında...

Maçın Seyrini Değiştiren İsim; Selçuk İnan

Sezona müthiş başladığını söyleyemem, takıma uyum dönemi ve takımın da sezon başındaki inişli çıkışlı grafiği sonrasında pek meydanda yoktu ama Galatasaray'ın çıkış yakaladığı, galibiyet serisi yaptığı dönemde de gol ve asistleriyle fazlasıyla ön plana çıktı. Selçuk İnan aslında tam bir görev adamıdır, kreatif etkiden uzak ama futbol aklı anlamında üst düzey bir futbolcu.

İstatistik mini etek gibidir ama istatistiğin yanında bizim de gördüğümüz üzere kariyerinin en güzel dönemini yaşıyor. Şöyle birşey var ama, bu sezon ilk defa bir maçın seyrine bu kadar etki ettiğini gördüm. Aslında kötü başladığı bir maç oldu ve bu da hücumdaki organizasyonsuzluğun bir diğer nedeniydi. Melo'nun da oyundan alınması ve risk hamleleri sonucunda da üzerindeki yük bir o kadar arttı. Engin Baytar orta sahada göbeğe geçti ve daha önce de denenmiş bir durumdu bu ama kötü oynadığınız bir maçta alınan büyük bir risk oldu. Selçuk İnan işte bu dakikadan sonra ortaya çıktı ve bütün sorumluluğu üzerine alarak, 3-2'lik galibiyetteki en büyük pay sahibiydi.

Melo'ya yaptığı asistin kalitesini zaten tartışmam ama son goldeki çabası ve futbol aklı gerçekten birşeyleri bizlere gösteriyor. Maçın bütün seyrini değiştirdi ve galibiyeti getiren isim oldu. 8 gol 11 asist gibi bir rakam da var tabii, bir de buna Melo'nun 8 golünü de ekleyelim. Başarının anahtarı bu ve son sezonları düşündüğümüzde orta sahanın geldiği bu nokta da inanılmaz.

26 Şubat 2012 Pazar

Galatasaray 3-2 Beşiktaş, Atan Taraf

Rakibiniz Beşiktaş, skor 2-2'ye geliyor ve kötü oynadığınız bir maç. Herşeye gebe bir bakıma ama siz bu durumu daha da riske atıyorsunuz. Baros ve Aydın Yılmaz'ın oyuna gireceğini gördüğümde Elmander ve Emre Çolak çıkar diyordum ama Melo'yu asla tahmin etmedim. Daha öncede denenmiş bir durum aslında bu ve siz orta sahanızı mücadele anlamında biraz daha güçsüz bıraktığınızda şu mesajı veriyorsunuz. Ya atacağız ya da yiyeceğiz. O değilikliğin ardından maçın 2-2 bitme ihtimali benim için yoktu ve Selçuk İnan'ın futbol aklıyla doğan o golde Galatasaray bugün atan taraf oldu.

Kötü bir futbol vardı, bu net. 3-2'ye bakarak gollü bir maç geçti diyoruz ama pozisyon anlamında o kadar üst düzey bir maç olmadı ama mücadele olarak baktığımızda güzel bir maç izledik. Beşiktaş'ın bu savunma olayını iyi seviyeye çıkardığını söylemek lazım aslında, Braga maçında da görmüştük, iyi savunma yapıyorlar, fazla pozisyon vermiyorlar ve çok da fazla pozisyon bulamıyorlar ama Fernandes'in orta sahadaki yaratıcılığı ve Quaresma'nın bireysel etkisi derken sonuca gitmeyi de bir bakıma başarıyorlar. Şu skora ve oyuna bakarak Fernandes'in yokluğunun her iki takım açısından da ne kadar önemli olduğunu gördük aslında ve Quaresma'nın oynamak istediğinde maç içerisinde yaratabileceği etkiyi. Ama buna eşlik etmek gerekiyor, Beşiktaşlı diğer futbolcuların yapamadığı buydu, hücumda organizasyondan ziyade hızlı ataklarla, bireysel çabalarla ayakta kalmaya çalıştılar.

Galatasaray ise kalabalık Beşiktaş orta sahası karşısında üstünlüğü kuramadı. Galatasaray orta sahasının da rakibe üstünlük kuramadığı her maçta hücum anlamında organizasyon sıkıntıları yaşadığını biliyoruz. Selçuk İnan ve Melo rakip orta saha karşısında hücumda kayboldular ve bu ikili kötü olduğunda Emre Çolak ve Engin Baytar'ın da oyundan düşüşü sonrası hücum kitleniyor. Ortadan gelemiyorsanız kanatlardan inersiniz ama Galatasaray kanatsız bir oyun oynuyor, dörtlü bir orta saha. Orta ikili istenilen düzeyde olmayınca diğer ikili de düşüyor. Necati Ateş'in orta sahaya kadar gelip top alması önemliydi bu anlarda, hücumda tutabildi takımı ama genel anlamda hücum edemiyorduk ve kaleyi bulan ilk iki şutun gol olması da Galatasaray'ın şansıydı aslında.

Maç 2-2'ye geldiğinde Fatih Terim kazanma riskini aldı ve ya galibiyet ya mağlubiyet dedi. O değişiklik sonrasında Carvalhal ise aynı riski alamadı. Melo'nun orta sahadan çıkması ve Engin Baytar'ın bu bölgeye çekilmesi, kanatlarda da Riera ve Aydın Yılmaz'ın olması maça tempo getirecekti ve orta sahalar çabuk geçilip, bol pozisyon bulunacaktı. Oyun hızlandı yani ama Pektemek & Köybaşı değişikliğiyle doğru hamleyi yapan Carvalhal, Terim'in bu hamlesi sonrası Holosko'yu oyuna almadı. Bu da daha etkili olabilecek bir Beşiktaş'ı ortadan kaldırdı ama yine de bireysel etkilerle etkili geldikleri anlar oldu.

Galatasaray'da ise Selçuk İnan'ın sorumluluk aldığını gördük. Oyuna tamamen ağırlığını koydu ve Engin Baytar'ın da maç başından bu yana kötü olan görüntüsünü daha iyiye çevirmesi ve Riera'nın da sol taraftan etkili gelmesi derken golü aradı Galatasaray ve 3-2'yi bir şekilde buldu. Elmander'in sakatlığının ardından bu şekilde iyi dönmesi önemli, aynı şekilde Selçuk İnan'ın sorumluluk alarak maç üzerinde nasıl bir hakimiyet kurabileceğini göstermesi. Önemli bir üç puan oldu bu, 2. ile 9, 3. ile 14'e çıkan bir fark var. Bu da play-off'ları dahi o kadar heyecanlı kılmayacak bir görüntü. En güzeli de kötü oynadık diyebileceğin bir maçta Beşiktaş gibi bir takımı 3-2 yenebilmek...

23 Şubat 2012 Perşembe

Biz Bir Aileyiz

Koreografi anlamındaki çalışmalar devam ediyor, basketbol maçlarımızda taraftarlarımız gerçekten bu konuda müthiş işler çıkarıyorlar. Cska maçında rakibe verilen mesajı hatırlarsınız, şimdi de biz bir aileyiz mesajı verilerek çok güzel bir tablo ortaya çıkarıldı...

22 Şubat 2012 Çarşamba

Tulum

Aynı şeyleri yazıp duruyoruz ama durum bu cidden. Euroleague sahnesindeki ilk sezonun, ön elemeden geliyorsun ve ön elemeden gelmiş bir takım olarak geldiğin nokta bir ilk. Bütçe anlamında da diğer temsilcilerimize göre biraz daha aşağıdasın ama sadece basketbolun da değil, sporun temeli biraz da bu. Ruhu yaratacaksın ve o ruhu sahaya yansıtacaksın. Galatasaray uzun vadeli koyduğu tüm hedefleri kısa vadede gerçekleştirmeye devam ediyor.

Anadolu Efes yıllardır büyük hayal kırıklığı ama bu sezonun hayal kırıklığı daha da başka. Her başarısız geçen sezonun ardından daha büyük yatırımlar yapıyorlar, kısa vadeli başarı anlamında yapılan bu hamleler de her seferinde başarısız olmaya devam ediyor. Bu mağlubiyetle beraber Euroleague sahnesine veda etmiş oldular ve bu kadronun Galatasaray karşısında bulduğu sayı 56. Galatasaray'ın mücadelesi, savaşı büyük etken bu skorda ama işi genele vurduğumuzda da Anadolu Efes'in bu hayal kırıklığı gerçekten onlar adına büyük hezimet.

Şunu da eklemeliyim aslında. Efes Pilsen diyelim biz, bu takım zamanının kulüpler düzeyindeki Milli Takım'ımızdı. Hepimiz tutardık bu takımı, hala da tutarız aslında ama durum çok farklı bir noktaya geldi. Galatasaray ve Fenerbahçe gibi takımların basketboldaki yükselişi Efes Pilsen açısından büyük handikap oldu aslında, herkes kendi takımına sarılır oldu ama bu durum da Efes Pilsen'in destekçilerini kaybetmesinde etken olmamalı. Kötü yönetimlerinin, yanlış icraatlarının kurbanı oldular biraz da ve şunu farkettim. Fenerbahçe'yi yendiğimizde aldığım keyfi Anadolu Efes'i yendiğimizde de almaya başladım ve bu durum aslında üzücü.

Biz Galatasaray cephesinden bakmaya devam edelim, çünkü gururu yaşayan bizleriz, sezon başında hakkımızdaki tüm düşüncelerin üzerine çıktığımız için. İlk turu geçtik ama ikinci turda en az şans bize tanındı ama geldiğimiz nokta kendi sahamızda tulum çıkardığımız yönünde. Cska'yı deviren de ilk biz olduk, Anadolu Efes galibiyetiyle de kendi sahamızdaki tüm maçları kazandık. Taraftar anlamında da müthiş bir ekol konumuna eriştik, herkes bizi konuşuyor ve taraftar etkisinin başarıdaki büyük payı tez konusu olur.

Olympiakos zorlu deplasman, orada kazanmak zor ama imkansız diye birşey olmadığını her geçen maç daha iyi görüyoruz. Olympiakos'un bu sezon eski gücünden uzaklarda olduğu kesin ama en büyük avantajları yaratacakları atmosfer olacak. Umarım oradan da çıkar ve yolumuza devam ederiz...

Frekans Farkı

Mesele Mourinho'nun veliahtı olup olmadığı meselesi değil, ya da onun izinden gidip gitmediği. Herkes kendi tarzını yaratır, ortaya bir fark koyar ve yoluna devam eder. Mourinho da zamanında Van Gaal'den birçok şey öğrenmiştir, kendini onun yanında geliştirmiştir ama çok farklı bir karakter olduğunu yıllardır görüyoruz. Boas'ın da zamana ihtiyacı var, çok daha iyisi mutlaka olacak bunu biliyorum ama çok erken atıldı bu işin içerisine. Ya da Mourinho'yla farkı buradan geliyor, Chelsea'nin frekansı da Boas'a uymamış olabilir. Ne bileyim, Inter'in başında görsem Boas'ı ''tamam, bu işi yapar'' derim ama Chelsea'deki ilk senesi başarısız. Çok erken atıldı bu işe, kumarı erken oynadı ve şu ana kadar kaybettiği ortada. Aslında sabır işi biraz da ama Chelsea'nin bu tip düşünceleri olmaz, erken başarı ister, o başarıyı kazanmak için de bütün imkanlarını sonuna kadar zorlar, başarı yolundaki hamleleri kısa vadelidir. Boas'ın da kaderi bu olacaktır, bu birliktelik fazla uzun sürmez ama Boas'ın geleceğinin parlak olduğu konusundaki düşüncem değişmez. Porto'daki ilk sezonu güzel örnekti ama teknik direktörlük kariyerindeki 2. yılı keşke Chelsea günlerinde olmasaydı...

20 Şubat 2012 Pazartesi

Korkuların Gerçeğe Dönüşebileceği An


Başarılı bir yönetici olursunuz, herkes sizin tarafsız olabileceğinize inanır, şu yaşanan süreçte yaptığınız açıklamalar çok yapıcıdır ve Türk futbolunun geleceğine yöneliktir ve Beşiktaş gibi bir kulübün başkanıyken TFF başkanlığına geçersiniz. Bunların hiçbiri yok tabii ve Yıldırım Demirören'in neye dayanarak böyle bir işe soyunduğunu anlamak güç. Aslında bu durum Beşiktaş açısından gurur verici bir durum olmalı, düşünsenize başkanınız bir kademe daha ilerleyerek Beşiktaş'ın başındayken TFF'nin başına geçmek için adımlar atıyor.

Ama bu gurur tablosu yok tabii ve Beşiktaşlıların Demirören'in gidişinden ötürü çok mutlu olabileceklerini düşünüyorum. Tablo ortada çünkü, çok konuştuk bunları. Demirören kendi çapında tekel bir düzen kurdu ve bu kurduğu düzende kendisini Beşiktaş için mecbur bir duruma getirdi. Cebinden borç para vererek ve her başkanlık seçimi öncesinde kaybedersem paramı alırım diyerek {aslında ne kadar Beşiktaşlı olmadığını göstererek} sürdürülen bir yönetim Dünya üzerinde az görülür. İşte bu profilde bir başkan adayı TFF için aday oluyor, üstelik böylesine kaos günlerinde.

Hele ki son zamanlarda yaptığı açıklamaların gerçeğe dönüşme ihtimali beni en çok korkutan ve gelinen süreçte sadece Demirören de değil aslında, hiçbir başkan adayının Türk futbolunu yönetecek düzeyde olmadığını görmek beni üzen. Haluk Ulusoy başkan adayı olur mu olmaz mı bilmem ama ona dahi mecbur kalabileceğimiz bir düzenin içerisinde ilerliyoruz, en azından biz Galatasaraylılar olarak.

Beşiktaş kurtuldu şimdi Türk futbolu düşünsün gibisinden söylemlere de katılamayacağım çünkü Demirören'in kurduğu bu tekel düzen sanki onun işaret ettiği bir başkan adayının Beşiktaş'ın başına geçeceğinin göstergesidir.

Düşüş Treninin Makinisti

Gol kralı oluyorsun, herkes seni konuşuyor ve döneminin bir anda gözde isimlerinden biri halini alıyorsun. Tabii o dönem Kayserispor gibi tok satıcının elindesin, adamlar bu işi cidden iyi biliyor. Ülke şartlarını da göz önüne alarak ellerindeki futbolcudan maksimunun ücreti her şartta alıyorlar. Futbolcunun satılma sürecine kadar birçok mevzu konuşuluyor ama kazanan daima Kayserispor oluyor. Gökhan Ünal konusunda da böyle oldu.

Billboard'lara satmıyoruz gibisinden şeyler asılmıştı, bu da bir ilk olmuştu mesela ama çok zaman geçmeden Fenerbahçe, Galatasaray derken futbolcuyu Trabzonspor'a 6 milyon avro gibi bir ücrete yollamışlardı. Trabzonspor için büyük para bu ama Kayserispor bu tip rakamların fazlasını da kazandı sonrasında. O dönem Ersun Yanal'la yeniden yapılanma ve bugünlerin temelini atma süreci vardı ama o sürecin içerisinde Gökhan Ünal beklentiyi karşılayamadı. Şenol Güneş'in de bu futbolcuyu kazanmak istediğini biliyoruz ama Fenerbahçe'den teklif gelince Gökhan Ünal daha fazla oturamadı ve Fenerbahçe'ye transferi gerçekleşti bu sefer.

Düşüşte olduğu bir dönemdi ama isminin ağırlığı da vardı hala. Bu transferin gerçekleşme sebebi budur ve şunu söyleyelim. Trabzonspor'un Gökhan Ünal'dan zarar etmediğini görüyoruz aslında, 3 milyon avro ve Burak Yılmaz karşılığında bu transfer gerçekleşti, günümüzde de Trabzonspor'un çok daha fazlasını kazandığını görüyoruz aslında. Tez konusu olacak transferin imzası budur ama Burak Yılmaz'ın bu noktaya geleceğini kimse tahmin edemezdi.

Daum'lu Fenerbahçe rotasyonu tek forvete abonedir ve o isim genelde yabancı olur, arkasında da Semih Şentürk. Gökhan Ünal neden bu rotasyona sokuldu bilmiyorum ama Semih Şentürk'ün önünde Gökhan Ünal'a şans vermeye başlamıştı Daum, tabii bu futbolcu yine beklentilerin çok uzağında seyir etti, devamında Aykut Kocaman dönemi ve Gökhan Ünal'ın formayla ilişkisinin kesilmesi. Çabuk gözden düştü, IBB'ye kiralık verildi o dönem ve bu sezonun başında da yollar ayrılarak yeniden Kayserispor günlerini başlattı.

Bazen başladığın yere dönebilmek senin en büyük şansın olur ve o başladığın yerde ismini tekrar hatırlatabilirsin. Bu şans futbolcunun eline her zaman geçmez ama Gökhan Ünal bu şansı yakaladı, fazlasıyla forma şansı da buldu ama olmuyor. Bir kere düşüş trenine bindiğinde o trenin durması ve senin inmen çok zor ve o tren de aşağıya doğru ilerler. Gökhan Ünal'ın da gittikçe dibe doğru indiğini görüyoruz, Kayserispor da kendisiyle yolları ayırdı ve futbolcu gerçekten çok zor bir durumda.

Kısacası şunu diyelim, birçok örneği var bunun. Parlarsın, büyük takımlara gidersin ve sönersin. Özellikle de forvetsen bu iniş daha da hızlı olur. Ama inişe geçtiğinde bir büyük takım daha, daha da indiğinde başladığın yere dönebilmek herkese nasip olmaz, Gökhan Ünal bu fırsatları yakaladı ama bütün fırsatlara sırt çevirerek sonunu hazırlıyor gibi...

19 Şubat 2012 Pazar

Ibrahimoviç'in Guardiola ve Barcelona Takıntısı


"Bu durumda hayır, çünkü neler olduğuna dair cevaplar elimde yok. Ama onunla ilgili görüşlerim kişisel değil ve bu onun kötü bir teknik adam olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor çünkü oy kullandığımda onun dünyadaki en iyi teknik direktör olduğunu söyledim."


Dünya'nın en iyi futbolcularından ve tek başına takım diyebileceğimiz kudrete sahip bir isim. Bu da doğal olarak egoyu beraberinde getiriyor. Üstelik kariyerine baktığımızda başarısız olduğu bir sezon yok gibi, sürekli şampiyonluklar görülüyor. Ama bu büyük başarılar denizinde kazanılmış bir Şampiyonlar Ligi kupası yok ve o ego bir zamandan sonra bu kupayı kaldırmak adına elinden gelen herşeyi yapar. Barcelona'ya transferi de bu yüzdendi, bu takımda oynamak için elinden gelen herşeyi yaptı, Barcelona da değişim diyerek böyle büyük bir transferi gerçekleştirdi {Eto'o gibi bir isimden vazgeçerek} ama Inter o sezon Barcelona'yı yarı finalde devirerek yoluna devam etti ve kupayı kazandı. Bu da garip bir durum, bir sezon önce formasını giydiğin takım seni yeni takımında bulup eliyor ve kupayı kaldırıyor.

Barcelona gibi bir takım için o sezon başarısız sayıldı haliyle. Lig de şampiyon olabilirsiniz, yine ilkleri yaşarsınız ama Şampiyonlar Ligi yarı finalinden elenince kafalarda soru işaretleri doğar ve bu işaretler de Ibrahimoviç'i gösterdi. Ibrahimoviç büyük bir ego ve takım oyunu anlamında en iyi olan Barcelona'ya uyumu da zordu, futbolundan fazlasıyla ödünler vermesi ve kendisini de bu sisteme oturtması gerekiyordu, olmadı. Henry başarmıştı bunu ve oynadığı dönemde de oldukça başarılı oldu. Ibrahimoviç'le ise işler istenildiği gibi gitmedi ve devamında da Guardiola ile yaşanan sorunlar ve Ibra'nın ayrılığı. Şimdi Milan'da yeniden Ibra gibi oynuyor ve geçen sezon Inter hakimiyeti yıkıldı, bu sezonda da en azından Şampiyonlar Ligi'nde işler iyi gidiyor.

Guardiola ile ne sorunlar yaşadılar bilemiyorum, tabii bu sorunlar neticesinde yeniden bir araya gelemeyecekleri de kesin ama bu durum Ibrahimoviç'e fazlasıyla koymuş anlaşılan. Çünkü sürekli bu durum gündeme geliyor ve Ibrahimoviç'in içerisinde de bu hayal ettiği noktaya erişimi ama istediğini alamaması fazlasıyla olacak.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Aydın Yılmaz'ın Kazanılma İhtimali

''Galatasaraylı taraftarlardan bir ricam var; Aydın'ı kazanmamızda bana yardım etsinler / Fatih Terim...''


İhtimal vermiyorum, olmaz diyorum ama işin içerisinde de Fatih Terim olduğu için imkansız da demiyorum. Aydın Yılmaz'ı kazanabilmek, hele ki bunca yılın ardından imkansıza yakın bir olay ama başarılırsa bu durum Fatih Terim'in heykelini put niyetine diker ve namımı da Pargalı Burak olarak etrafa yayarım. Ama Terim'in bu ricası üzerine de Aydın Yılmaz hakkında en azından sezon sonuna kadar olumsuz konuşmam....

Aşırı Özgüven Ama Ondan Önemlisi Müthiş Soğukkanlılık

Son 3 maçta alınan 3 galibiyet ve bu galibiyetlerin derinliklerine daldığımızda da ortaya çıkan bir Necati Ateş faktörü. Eleştirildi, acaba mı dendi, daha çok neden döndü dendi hatta Galatasaray'ın Necati Ateş'e kalması üzerinden geyikler üretildi derken şu üç maçı izleyin. Hele de son oynanan Antalyaspor karşılaşmasını. Elmander'in erken çıkışının ardından hücumda aldığı sorumluluklar, golcü kimliğinin ortaya çıkarması, hücumda topu tutan isim olması, o 10 numara vari özelliklerini ön plana çıkarması ve 32 yaşındaki bu adamın üçüncü golde attığı 90 küsür metrelik depar. Hem tecrübe, hem soğukkanlılık hem de kalite. Necati Ateş'in kısa vadede kazandırdıkları bunlar ve çok isabetli bir transfer, kim ne derse desin. Üçüncü golde şöyle de birşey var aslında. Hakan Arıkan'ın müthiş çabasından öte Necati Ateş'in aşırı özgüveniydi o golü kaçıran ama devamında da topu alması ve muhteşem bir soğukkanlılıkla golü bulması. Hatası attığı o golden daha küçük bence. Oynadığı üç maçta üç gol atmayı başardı, maç başına bir gol ortalamasını tutturdu. Şimdi Baros dönüyor, Elmander'in sakatlığı ne durumda bilemiyorum ama Elmander'i oynanacakmış gibi düşünürsek Beşiktaş karşısındaki partner Necati Ateş olmaya devam eder. Her ne kadar Baros, Beşiktaş maçlarını çok sevse bile.

Farklı Orta Saha Düzeni

4-4-2 manyağı olduğumu kabul ediyorum ama bu sistemi oynamak adına ideal kanat oyuncularını yaratmak zorundasınız. Orta sahanın göbeğine baktığımızda Melo ve Selçuk İnan gibi bu sistemin ideal iki ismi var ama kanat rotasyonunda Emre Çolak ve Engin Baytar tarzında isimleri oynatınca da oynadığınız formasyon ideal bir 4-4-2'den ziyade farklı bir konum alıyor. Kötü demiyorum tabii bu formasyona, eldeki mevcut rotasyon içerisinden Fatih Terim'in ideal formasyonu yarattığını düşünüyorum.

96-2000 süreci aklıma geldi. 4-3-1-2 tarzında bir oyun. Orta sahada Okan Buruk, Suat Kaya ve Emre Belözoğlu ya da Ümit Davala, Ergün Penbe gibi isimler, önlerinde Hagi ve ileride de Arif Erdem & Hakan Şükür ikilisi. O üçlü orta sahaya baktığımızda Suat Kaya işin süpürücü rolünde ve tabir yerindeyse sistemin hamallığını üstlenmiş durumda. Okan Buruk ve Emre Belözoğlu da daha çok kanatlara yakın oynuyorlar ama kanat rolünden ziyade orta saha elemanılar. Mücadele güçleri, hareketli futbolları ve oyunun iki yönünde hakim olmaları bizlere bunu gösteriyor.

Melo varken bu durum o kadar ön plana çıkmıyor aslında, formasyon biraz daha ideal bir 4-4-2 gibi {onun oyunun hücum tarafındaki etkisinden ötürü}. Tarz anlamında baktığımızda Ceyhun Gülselam ve Melo farklı isimler ve Gülselam'dan da Melo tarzı bir futbol bekleyemezsiniz. Bu da sanki Terim'i daha farklı bir orta saha kurgusuna itti. Ceyhun Gülselam ideal bir ön libero gibiydi ve işin defansif tarafında etkin oldu.

Mehmet Topal'ın ilk zamanlarını andırdı aslında ama Ceyhun Gülselam için şunu söyleyelim. Bundan sonraki süreçte kendisini rotasyon içerisinde daha fazla izleriz, bu mesajı verdi. Defansif yönüyle özellikle ilk yarıda çok etkindi, rakibi bozdu, ani presleri Galatasaray'a ilk goldeki o imkanı da doğurdu ve topu ayağına aldığında son derece basit oynayarak görevini yerine getirdi. Kurgunun farklılığı ise buradan başlıyor aslında. Selçuk İnan da işin biraz daha mücadele tarafı içerisinde yer aldı, defansif anlamdaki katkısı hücumdaki katkısından daha büyüktü. Aslında tam tersini bekleriz. İşte bu defansif etkisi de onun hücumdaki etkinlik görevini Emre Çolak ve Engin Baytar üzerine yıktı.

Baklava dilimi gibi bir orta saha vardı diyebiliriz. Emre Çolak ve Engin Baytar için kanatlara daha yakın oynadılar demek mümkün ama esas itibariyle çok gezerek oynadılar, hangisinin asıl görevi hangi kanatta bunu kestiremedik ve hücumda da daha çok ortadan geldikleri pozisyonlarda etkili oldular. Emre Çolak'ın pasör tarafı, Engin Baytar'ın da topla çıkışları. Ama esas itibariyle bu ikilinin hatta orta saha dörtlüsünün mücadele tarafı. İkinci yarıda büyük bir düşüş olsa da, maçı sanki kazandık havası doğsada geçmiş yıllara kıyasladığımızda orta sahanın bu ayağa kalkışı ve oyunun her iki tarafındaki etkisi Atilla Ağabey'in {Çelik} deyimiyle ''taş gibi sert, dirençli bir aygır olmuş Rocky gibiyiz'' dir. Maç içerisinde onunla mesajlaşıyorduk ve bu konuyu konuştuk, o da bunu yazmalısın deyince bu konuyu yazmak istedim.

Not: Şunu da ekleyeyim, bu yazıdan Melo'suz daha iyi gibi bir sonuç çıkmasın, aksine Melo'yla işler çok daha üst düzeyde olacak...

17 Şubat 2012 Cuma

Mersin İdman Yurdu 1-3 Galatasaray / İki Perdeli Oyun

Futbol bu, senin iyi oynaman ya da rakibin 10 kişi kalması skorda önem teşkil etmiyor, 2'yi bulamadığın her dakika senin adına o zaman akmaz. Rakibin golü bulması durumunda da o şok anında neye uğradığını şaşırırsın ama bu tip geri dönüşlerin ana etmeni senin iyi takım olmandan kaynaklıdır. 76. dakikada rakibin golü geliyor ve skor 1-1 oluyor, kulübene baktığında hücum anlamında fark yaratabilecek bir futbolcun yok ve bu durum seni Aydın Yılmaz'a kurtarıcı rolü soyundurmana yönlendiriyor ama o Aydın Yılmaz da bir bakıma kurtarıcı olabiliyor. Futbol biraz da bu yüzden güzel bir oyun aslında.

Farklı bir orta saha kurgusu var aslında Galatasaray'ın. Melo'nun yokluğu da aslında bunda biraz etmen oldu. Ceyhun Gülselam onun boşluğunu doldurur mu derken, Melo tarzından ziyade farklı bir yapıda oynadı ve ideal bir ön liberoydu diyebilirim. İşin defansif kısmında olan, topu aldığında da tek pasla hücum organizasyonlarından çekilen. İşini de güzel yaptığını belirtelim. Ama farklılık bundan ziyade Emre Çolak ve Engin Baytar'ın biraz daha kanatlara yakın olsa da aslında daha çok içe gömülü oyunları, kanat akınlarından ziyade göbekten ileri çıkışları.

Selçuk İnan işin biraz daha mücadele kısmındaydı. Bu durum da Selçuk İnan'dan beklediğimiz o pas organizasyonlarının Emre Çolak ve Engin Baytar'a geçmesi anlamını taşıdı. Emre Çolak attığı nokta paslarla, Engin Baytar ise topla dikine çıkışlarıyla Mersin İdman Yurdu savunmasının tüm dengesini bozdu. Rakip zaten savunma anlamında o kadar iyi durumda değildi, kırılgan bir savunma hatları var ve Galatasaray da bunu özellikle ilk yarıda çok iyi değerlendirdi. Hem takım savunmasının çok iyi durumda olması, hem de hücumda bu kadar aktif olmak ilk yarının tamımında Galatasaray üstünlüğünü doğurdu ama 2'yi bulamamak büyük şanssızlıktı. Elmander'in sakatlığı bunda önemli etmen aslında, Elmander hücumda top tutan, pozisyonlar hazırlayabilen bir futbolcu. Sercan Yıldırım ise daha çok defansın arkasında koşularda var oluyor ve Elmander'in yokluğunda bu görev Necati Ateş'e geçti ama ikinci yarıya girdiğimizda o hücum etkisini göremedik.

Mersin İdman Yurdu'nun 10 kişi kalmasına rağmen orta sahadaki agresiflik düzeyini arttırması bir anda Galatasaray'ı yıldırdı ve o ikinci gol gelmeyince de ister istemez takımı geriye taşıdı. Rakibin yine de net bir pozisyonu yok ama o gol gelecek korkusunu hissettirdiler ve bir korner sonrasında da golü buldular. Korktuğum an bundan sonrası işte, Engin Baytar'ın da çıkmasından sonra hücum etkinliğinin iyice düşeceğini düşünüyordum ve kulübede de hücumda fark yaratan bir isim yoktu. Sabri Sarıoğlu'nun oyuna girmesi belki mücadele anlamında takımı ayakta tutacaktı ama Mersin İdman Yurdu'nun tam anlamıyla kapanmaması ve açık alan futboluna da olanak tanıması neticesinde Aydın Yılmaz'ın soldan getirdiği bir top ve gelen penaltı. 2-1'den sonra 3'ü de bulduk, 4'de olabilirdi ama bu skor avantajını en baştan yakalamak önemliydi ve bunu da başaramadık. Haliyle de ortaya iki perdeli bir oyun çıktı, her iki yarı birbirinden çok alakasızdı aslında.

Necati Ateş maçın adamıdır. Elmander'in de çıkmasından sonra hücumdaki top tutma, pozisyon hazırlama görevleri de onun üstüne bindi ve artı olarak golcü kimliği ön plandaydı. İkinci goldeki aşırı özgüveni bir hata ama soğukkanlılığı bir o kadar artısı. İkinci yarıdaki o kötü görüntüde sorumluluk alan ve ortaya çıkan isim o oldu. Sercan Yıldırım için ise şunu söylemeliyim, tarzı itibariyle açık alan futbolcusu gibi, boş alan seviyor gibisinden bir görüntüsü var ve sürekli de bunu kovalıyor ama takım rakip ceza sahası içerisinde oyunu tuttuğunda asıl etkisi ortaya çıkıyor ve o teknik özellikleri ön plana çıkıyor. Engin Baytar'ın direkten dönen pozisyonunda attığı pas bunu bize gösteriyor ama bu durum sadece bir kez oluştu.

Önemli bir deplasmandan alınan üç puan ve gelen üç maçlık galibiyet serisi. Beşiktaş maçı öncesi can oldu bunlar resmen...

16 Şubat 2012 Perşembe

Futbol Hasbihalleri #2

Malum tematik blogların yükselişi var ve bu yükseliş içerisinde de {en azından benim açımdan} en çok göze çarpan blog Divane Aşık Gibi oldu. Mesela Samsunspor için de istiyorum böyle birşey, bu tarzda bir blog açılsa ve okusak onu. Diğer Anadolu kulüpleri taraftarlarının bu tarzda bloglar açması güzel birşey ama. Ayrıca Orduspor'un da oynadığı futbol, gerek konumu gerekse vizyonu bakımında konuşulması gereken birçok konusu vardı ve bu yüzden de hasbihallerin ikinci serisinde buna değişmek istedik, sevgili İbrahim Kırkaya ile güzel bir sohbet yaptık. Kendisine bizleri kabul ettiği için teşekkür ediyoruz.

Divane Aşık Gibi blog'un kuruluş hikayesiyle başlayalım derim? Blogu açarken amaçlar, hedefler nelerdi ve bugün geldiğiniz nokta adına neler düşünüyorsunuz?

İbrahim Kırkaya: Benim hep aklımda olan birşeydi aslında Orduspor merkezli bir blog açma fikri. Divane Aşık Gibi'den önce kişisel bir bloğum vardı ve orada Orduspor ve futbolla ilgili kendime göre bir şeyler yazıyordum. Çeşitli futbol forumlarındada yıllardır dilimiz döndüğünce Orduspor taraftarı olarak görüşlerimizi yazıyorduk. Yani bu işe ayırabilecek belirli bir vaktimiz vardı fakat yazdıklarımız belli bir çatı altında olmadığı için bir süre sonra uçup gidiyordu. Beğenerek takip ettiğim futbol bloglarının başarısınıda görünce Orduspor'unda bir bloğu olmalı dedim ve sonrasındaki süreçte blog yazarlarımızdan Fatih ile birlikte Divane Aşık Gibi'nin temellerini attık. İlk başta iki kişiyle çıktık yola ama sonrasında ailemiz genişledi ve çok güzel bir dostluk ortamı oluştu aramızda.

Amaç futbol tabiki ama blog vesilesiyle kazanılan dostluklar, arkadaşlıklarda bloğun bu kadar gelişmesine vesile oldu diyebilirim. Bu dostluklar, kurulan arkadaşlıklar nedeniylede blogun hayatımda önemli bir yeri var. Yola çıkarken amaçlarımız belliydi. Çok büyük hayaller yoktu. Orduspor taraftarına ait, Orduspor'u güncel olarak yazan bir blog yoktu bloglar aleminde. Bu boşluğu doldurmak ve taraftarın gözünden, taraftarın duygularıyla Orduspor'u yazmak, yazdıklarımızı çok daha fazla kişiye ulaştırmakdı hedef. Bugünkü geldiğimiz noktaya bakınca doğrusunu söylemek gerekirse bloğun Orduspor için bu kadar önemli bir noktaya geleceğini hayal etmemiştim. Genel anlamda Orduspor'u sadece Divane Aşık Gibi üzerinden takip eden, belli bir zaman güncel olmayınca isyan eden okurlarımızın olması bugün geldiğimiz noktanın özeti olsa gerek.

Sizin blogdaki sevdiğim özellik tematik yapısı. Son zamanlarda da görüyorum aslında, Anadolu kulüplerinin onlara özel blogları açılıyor ama siz bu işin öncüsü gibi duruyorsunuz ve geldiğiniz nokta mükemmel. Bu tarz bloglar hakkında neler söylemek istersiniz, bu işin öncüsü gibi durmak sizlere neler katıyor?


İbrahim Kırkaya: Anadolu kulüplerine ait ilgiyle takip ettiğim bir çok blog var. Orduspor adına güzel şeyler yaptığımızı düşünüyorum. Ulusal basının Anadolu Kulüplerine bakış açısı ortada. Yeral basınımızında çok donanımlı olduğunu, işi hakkıyla yaptıklarını düşünmüyorum. Sürekli güncel olmamızdan dolayı Orduspor adına önemli bir platform haline geldik ve yazdığımız yazılar artık direk gündeme geliyor. Bu işin öncüsü olduğumuzu düşünmüyorum ama Anadolu takımları blogları arasında önemli bir yere sahip olmamız, en azından dışardan böyle söylenmesi mutluluk verici. Bu durumda tabiki bu işi çok daha ciddiye almamızı sağlıyor.

Orduspor'a geçelim yavaştan. Önce genel bir Orduspor değerlendirmesi almak isterim aslında. Sezon başındaki hedefler, sezon hızlı giriş, sonrasında yaşanan düşüş ve toparlanma sürecinin ardından yeniden yükseliş dönemi. Genel anlamda bakınca neler söylemek istersiniz? Taraftarın sezon başında koyduğı hedef ve düşüncelerin hangi noktasında şu an Orduspor?


İbrahim Kırkaya: Sezon başındaki hedef öncelikli olarak ligde kalmaktı. Ama çoğu zaman sezonun içerisinde takımın gidişatına göre bu hedefler değişiklik gösterir. Lige iyi bir başlangıç yaptık ve sezona başlamadan önceki hedefimizin yerini 8 hafta sonra play off hesapları aldı. Beklentilerde başarıyla paraleldi sonuçta. Taraftarın böyle bir beklenti içine girmesi gayet normaldi ama temkinli olmak lazımdı. Nitekim iyi gidişat deplasmandaki Kayserispor mağlubiyetiyle bozuldu ve o maçtan sonra ilk yarı bitene kadar takım maç kazanamadı.

Ortaya çıkan tabloda 9 haftadır kazanamayan ve yedi haftadır üst üste mağlup olan bir takım vardı. Takımdan beklenti hemen değişti tabiki. Kötü gidişatın önüne geçilemezse olacaklar belliydi. Bu süreçte yapılan hoca değişikliğide taraftarın kafasını bir hayli karıştırdı. Gelen isim dünyaca ünlü kariyeri tartışılmayacak bir isimdi ama kısa vadede yabancı olduğu bir takımda, yabancı olduğu bir ligde yapabilecekleri konusunda endişelerimiz vardı. Sonuç itibariyle 9 haftadır maç kazanamayan, belli bir potansiyeli olsa dahi enkaz halinde bir takımın başına geliyordu. Neyseki aklımızı karıştıran soru işaretleri, kuşkular gerçekleşmedi. Hector Cuper çok kısa bir zaman diliminde kendi felfesini takıma oturttu, takımı içinde bulunduğu kaosun içinden çekip çıkardı.

İlk yarının sonlarında kendine güveni olmayan takım gitti, yerine bambaşka bir takım geldi. İkinci yarıda alınan puanlar, kazanılan maçlar ile tabi hedefler tekrar değişiklik gösterdi. 1 ay önceki isteklerimiz ile şimdiki isteklerimiz aynı değil. Her ne kadar duygusal yaklaşsakta olaya, öncelikle ligde kalmayı matematiksel olarak garantileyip sonrasında bir hedef koymalıyız. Sezon başında koyduğumuz hedef ligde tutunmaktı. Ama 2. yarıdaki istikrarlı çıkışımızı devam ettirirsek Play Off'un çok uzağında olduğumuzu söyleyemeyiz.

Bir alt ligden takımlar genelde teknik adam değişikliğine giderler, istikrarın peşinden gitmezler ama Orduspor'un Metin Diyadin'le yola devam ettiğini gördük ama bu süreç uzun devam etmedi. Ama devamında gelen isim Cuper, yani büyük bir vizyon adımı? Her iki teknik adamı da tartıya koyduğumuzda aradaki fark büyük. Cuper gibi bir hamle yapma şansı varken neden sizce bu sezon başında gerçekleşmedi ve her iki hocayı, oynattıkları futbolu ve yarattıkları beklentileri düşünerek neler söylemek istiyorsunuz?


İbrahim Kırkaya: Metin Diyadin'in takımın başına geliş süreci bizim adımıza sancılı bir zamanda olmuştu. Bank Asyada ilk 2'den çıkması gereken takım aldığı başarısız sonuçlarla o treni kaçırmak üzereydi. Sonra Metin Diyadin geldi. Süper Lige çıkış sürecinde takımın başında çıktığı hiçbir maçta mağlubiyet almadık. 26 yıllık özleme son veren bir hocayı gönderip yeni sezona başka bir hocayla girmek büyük bir vefasızlık olurdu. Tabi olay sadece vefadan ibaretde değildi. Metin Diyadin potansiyeli olan bir hocaydı ve bu potansiyelini olumlu kullandığı takdirde Orduspor'da başarılı olabilirdi. Ertuğrul Sağlam, Kemal Özdeş, Tolunay Kafkas gibi örnekleride düşününce o şartlarda yapmamız gerekenin en mantıklısı Metin Diyadin ile yola devam etmekti. Zaten farklı bir yola girme düşüncesi içinde olsaydık yapılabilecek hamleler sınırlıydı. Ya Süper Ligin kronikleşmiş isimlerinden biriyle anlaşacaktık yada Samsunspor gibi henüz sezon başında yabancı bir hocayla anlaşacaktık.

Yıllardır alt ligde olan bir takımın Süper Lige çıkar çıkmaz yabancı bir hocaya teslim edilmesi bence yanlış bir hamleydi. Samsunspor o yolu seçti mesela ama başarısız olma ihtimali diğer ihtimallere göre çok daha fazlaydı. Belli bir altyapıyı, düzeni, kurumsallaşmayı sağadıktan sonra yabancı hoca hamlesi mantıklı olabilirdi. Sonuçta olarak Metin Diyadin lige Orduspor başında başladı ve gayet iyi sonuçlar aldı. Fakat takım kazanırken, puanları toplarken dahi eksik olan şeyler vardı. Oyuna müdahele edememesi, elindeki kadroyu kullanamaması, rotasyonda başarısız olması vs. Takım kötü gitmeye başlayınca bu sorunlar artık daha fazla can sıkmaya başladı. Bir kaos içine girdik ve bu kaosdan bir türlü çıkamadık. Bir teknik adamın bence en önemli özelliklerinden biri kaos yönetiminde ne kadar başarılı olduğudur. Metin Diyadin Orduspor'un içine girdiği kaosu yönetemedi ve her geçen gün takım daha kötüye gitti. Bu kötü gidişatta taraftarın onun formayı adil dağıtmadığını düşünmesinden dolayı taraftarda artık onun arkasında değildi. Orduspor taraftarıyla ters düşen bir hocanın Orduspor'daki günleri sayılıdır. Nitekim öylede oldu ve 1 hafta sonra yollar ayrıldı.

Geçtiğimiz sezon en kritik zamanda Uğur Tütüneker'in gidişi ne kadar doğru ve yerindeyse Metin Diyadin'in gidişide o kadar doğru ve yerinde bir hamleydi. Sonrasında Hector Cuper'in takımın başına geliş süreci ve o süreçten sonra takımın başında gösterdiği başarıyı çoğu kişi biliyor zaten. Kafamızda onun ile ilgili soru işaretleri vardı ama ilk maçından son maçına kadar hiçbir maçta yedek kulübesinde bir dakika bile oturmayan maçın her anını yaşayan bir hoca olduğunu gördükten ve ciddiyetine inandıktan sonra içimiz oldukça rahat. Hector Cuper bir sistem adamı.Belli bir sistemi, felsefesi var. Hakkındaki genel tanı belli bir sisteme bağlı kalıp o sistem üzerinde ısrarcı olduğunu söylesede bizdeki durumu o tanımın biraz dışında. Şuana kadar yaptığı hamleler, sahaya çıkardığı 11'ler ile elindeki malzemeyi en iyi şekilde kullandı ve sadece belli bir sisteme takılıp kalmadı. Kariyerindeki başarıları, yaptıkları ortada. Baş aşağı giden bir kariyer sonrasında bize geldi ama heyecanı, tepkileri ap açık belli ediyorki o da kariyerindeki kötü gidişat adına Orduspor'u bir şans olarak görüyor.

Orduspor'un bir diğer özelliği de aslında çok kaliteli yabancı futbolculara sahip olması. Gosso, Dalmat, yeni gelen Javito, Stancu, Culio gibi isimleri oldukça değerli görüyorum ve güzel futbol anlamında da önemli futbolcular. Bu yabancı hamleleri nasıl planlandı ve transfer konusundaki başarının temel özelliği nedir?


İbrahim Kırkaya: Sezon başında Nedim Türkmen'in söylediği ve doğru bulduğum bir şey vardı. Yerli oyuncuların çok pahalı olduğundan, en sıradan 33 yaşındaki bir ön liberonun bile kapıyı yıllık 1 milyon Euro'lardan açtığından bahsetmişti. Tabi talipli lige yeni çıkan bir takım olunca normal rakam biraz daha yukarılara çıkıyordu. O yüzden biz öncelikle yabancı transferine öncelik vereceğiz dedi ve çalışmalarını o doğrultuda yaptı. Transfer süreci bizima adımıza sancılı geçmişti. İşin ince elenip sık dokunmasından dolayı çok geç kaldık. Fakat yönetimin gösterdiği o titizlik meyvelerini verdi. Bu transferler yapılırken hiç bonservis bedeli ödenmemesi ve futbolcuların çok cüzi rakamlara oynaması ise ayrı bir yönetim başarısıdır. Süper Lige yeni çıkan bir takımın 10 yabancı transferi yapacağını düşündüğümüzde %50'lik bir başarı ortalaması gerçekten tatmin edicidir. Bizim bu oranında üstünde bir yüzde tutturduğumuzu düşündüğümüz zaman gerçekten çok şanslı hissediyorum kendimi. Herşey bir yana geçtiğimiz sezon Uefa kupasında final oynayan Garcia'yı Braga'dan, Fransa'da hep bir çizginin üzerinde forma giyen Gosso'yu Süper Lige yeni çıkmış bir takıma getirebilmek ciddi bir vizyon meselesidir. Ben bu başarıyı Nedim Türkmen'in vizyonuna ve sezon başındaki sabırlı, ciddi çalışmaya bağlıyorum.

Cuper gibi bir teknik adamı devre ortası dönemde getirmek önemli bir vizyon hamlesidir, risk payının da büyük olmasıyla beraber tabii. Bu sezonda da play-off gelir mi gelmez mi bilemem ama Orduspor ligi rahat bir şekilde tamamlayacak gibi. Bu sezonki konumun ardından gelecek sezonki planlar, hedefler neler olacak?


İbrahim Kırkaya: Cuper'in takımın başına gelmesi bir riskti ama yapılması gereken bir riskti. En başından beri farklı bir tarafımız var bizim. Nedim Türkmen ve ekibi gelenekselleşmiş isimlere yönelip en basit örnek mesela Hikmet Karaman'ı getirebilirdi takımın başında. Kimsede niye Hikmet Karaman diye itiraz etmezdi. Başarının gelmesi için diğer takımlardan farklı bir hamle yapabilmek önemlidir. Bizim bu hamleyi yaptığımız zamanlama tartışılabilir ama şuandaki görüntü o hamlenin başarılı olduğu. Sezona Süper Lige çıkmış yeni bir takım olarak, maddi imkanlarımız kısıtlı bir şekilde başladık. Kısıtlı imkanlarımıza rağmen yapılan transferler, kulübün kurumsal olarak sürekli kendini ileriye taşıması bizim adımıza mutluluk verici. Nedim Türkmen'in önümüze koyduğu 5 senelik bir program var. Çoğu kişiye ütopik, çoğu kişiye komik geldi ama o 5 senelik hedefin en tepesinde Süper Lig şampiyonluğu var.

Bu birden bire olacak birşey değil fakat içinde olduğumuz yapılanma ile imkansız olan birşeyde değil. Bu hedefler doğrultusunda gelecek sezon sahip olacağımız daha iyi imkanlar çerçevesinde Orduspor bu sezondan çok daha güçlü bir kadroyla ve gelişen kurumsal kimliğiyle ligde daha belirgin amaçları olan bir takım olacaktır. Gerçekçi amaçları yönetim ve teknik ekip koyar ortaya. Zirvede ve ulaşılması güç olan bir hedef var önümüzde. O hedef doğrultusunda sürekli daha iyi olmalıyız. 5 sezonluk planlamanın ilk aşaması Avrupa'da oynayan bir Orduspor olduğuna göre gelecek sezon Avrupa Kupalarında boy göstermeyi hedefleyen bir Orduspor görmemiz makul bir hedef olabilir.

Culio konusunda anlaşamadığımız noktalar var, blogunuzda da bunu tartışmıştık aslında ama buradan yine sorayım dedim. Galatasaray'dan kiralık olarak gelen Culio ve Stancu hakkında düşünceler neler? Orduspor'un bu sezonki durumundaki katkıları sizce nasıl? Bir istatistikte 25 golün 13'ünün bu ikiliden geldiğini görmüştüm ve bu futbolcuların sezon sonunda geri dönme durumları hakkında ne düşünüyorsunuz? Culio'nun satın alma opsiyonu var ama futbolcunun geri dönmek istemesi durumunda opsiyonu olmasına rağmen takımda kalması zor gibi görünüyor.


İbrahim Kırkaya: Culio'nun sözleşmesi çoğu kişi tarafından yanlış biliniyor. Opsiyon olayının içinde bile farklı farklı maddeler var. Culio aslında Orduspor'un futbolcusu diyebiliriz ama sezon başında böyle bir sözleşme yapılması tamamen Orduspor'un zarar görmemesine yönelik bir hamleydi. Beklenmedik bir küme düşme olayı, sakatlık, beklenen performansın çok altında kalması gibi sebepler Orduspor'u Culio'dan dolayı ciddi bir mali kayıba sokabilirdi. Bunun önüne geçmek için böyle bir hamle yapıldı. Nitekim Galatasaray'ın belirlediği bonservis bedelinin yarısını ödedik ve kalan yarısını ödedikten sonra Culio tamamen Orduspor'un futbolcusu olacak. Culio'da bu durumun farkında. Kendisiyle sezon başında yapılan sözleşme 4 yıllık ve Culio'nun bundan sonraki 4 sezon boyunca alacağı para bile belli. Culio'nun bonservisi konusunda öncelikli taraf Orduspor. O yüzden Galatasaray'dan önce Orduspor ile olan durumu daha önemli. Öncelikle anlaşılması gereken konu bu. Galatasaray'ın Culio'yu geri istemesi, yada Culio'nun Galatasaray'a geri dönme isteği gibi konular tamamen farklı bir konu. Öyle bir gelişme olursa ve Culio gitmek isterse Orduspor kulübü kimseyi zorla bir yerde tutamaz. Ama bu konunun sezon devam ederken bu kadar konuşulması benim anlayışla yaklaştığım bir konu değil. Bunlar bu şekilde dile getirilmeye devam ederse Orduspor kalan miktarı öder, Culio'nun bonservisini alır ve ondan sonra Galatasaray'ın Orduspor ile pazarlık masasına oturması gerekir Culio'nun bonservisi için. Fatih Terim'in yaptığı açıklamalar ancak olayın bu seyirde ilerlemesine neden olur.

Culio ve Stancu'nun Orduspor'a yaptığı katkı seninde belirttiğin gibi istatistiksel olarak ortada. Stancu'dan bahsedecek olursam gerçekten çok ilginç bir futbolcu. Saha içindeki etkisizliği, birebirdeki beceriksizliği, topu alıp gole gidememesi, hava toplarında yetersiz olması gibi bir dünya eksi özellik sayabilirim Stancu ile ilgili ama istatistiklere baktığımız zaman benim kuracağım cümleler havada kalıyor. Şuana kadar 9 gol attı Stancu. Ama biraz araştırma yapsak Orduspor taraftarlarının çoğunun onu beğenmediği ortaya çıkar. İlginç demem bundan ileri geliyor aslında. Bu kadar yetersiz görünürken onca gol atması onun adına mı olumlu bizim adımıza mı olumlu kestiremiyorum. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse her ne kadar ciddi bir gol sayısına ulaşmış olsada oyun içindeki etkinliği çok çok az olan Stancu'nun Süper Ligde şampiyonluğu hedefleyen bir takımın futbolcusu olamayacağını düşünüyorum. Orduspor'u takip eden çoğu Galatasaraylı onun istatistiklerinden dolayı mutlu oluyor belki ama Stancu'nun o istatistiklere ulaşması hakkaten çok şaşırtıyor bizi : )

Culio'yla ilgili dediğin gibi anlaşamadığımız noktalar var. Culio'nun en önemli özelliği aslında kötü oynasa bile 90 dakika boyunca mücadele etmesi. Sen Culio'nun bir 10 numara ve çizgi oyuncusu olmadığından bahsetmiştin ve biraz daha Melo, Selçuk İnan tarzı bir futbolcu olduğunu söylemiştin. Benim görüşüm çok farklı Culio konusunda. Culio çok komplike bir futbolcu. Bizim ondan beklentillerimiz çok fazla belki ama ondan potansiyelinin fazlasını istemiyoruz. Sonuçta iyi oynadığı karşılaşmalarda elinden gelenleri biliyoruz ve yapabileceği şeyleri bekliyoruz. Kolay adam eksiltebilen, etkili şutları olan, frikiklerden gol yapabilecek bir futbolcu Culio. Bütün bunların yanı sıra maç boyunca mücadele gücünü yüksek tutması onun en önemli özelliği. Özelliklerini birer birer ele aldığımızda Culio bir takımın beyni olup, o takımın hücumdaki en önemli güçlerinden biri olabilir. Beklentileri yüksek tutmuş olabiliriz belki ama dediğim gibi o bekletileri karşılayabilecek potansiyeli olduğunu biliyoruz. Herşeye rağmen onun kadromuzda olması bizim adımıza bir şans. Artık aynı dili konuştuğu bir hocasıda olduğuna göre gelecek sezon planlarımız içinde önemli bir yer edinebilir. Umarız önümüzdeki sezonda bizimle olur.

Şu ana kadar takımın yıldızı kim size göre ve kimler beklentilerin aşağısında kaldı ya da kimler beklentilerinizin oldukça üzerinde yer aldı?

İbrahim Kırkaya: Hayal kırıklıklarım kesinlikle Ribeiro ve Dalmat. İki futbolcudanda beklentilerim çok fazlaydı. Özellikle Ribeiro'nun Portekiz'deki performansından sonra elle tutulur bir yanını bile görememiz üzücü. Çok yakın zamana kadar hala umudum vardı ama artık umudu kestik ondan. Dalmat ise potansiyeli olan bir futbolcu. Oyuna kendisini verdiği zaman bir maçı tek başına koparabileceğini biliyoruz ama ciddiyet problemleri olan bir futbolcu. Kariyeri boyunca üst düzey takımlarda forma giymiş ama gezgin gibi ordan oraya savrulmuş. Yapabilecekleri çok daha fazlayken ondan aldığımız verimin çok az olması üzüntü verici. Takımdaki belli bir futbolcu topluluğu genelde istikrarlı bir performans ortaya koydular ama benim için takımın yıldızı sezon başından beri gösterdiği performans ile kesinlikle Yalçın Ayhan'dır. Birinin adı çıkacağına canı çıksın deyimi direk ona uyuyor aslında. Üzerine yapışmış bir etiket var ve sezon başından beri gösterdiği performansa rağmen adı geçtiği zaman direk o etiket yapışıyor üzerine. Onun adına yapışan sıfatlarıda sezon başından beri gördüğümü söyleyemem. Umarım aynı istikrarlı performansını sürdürür. Her ne kadar Stancu'yu eleştirsemde istatistiklerinden dolayı o da bir nevi bu takımın yıldızıdır. Yiğidi öldürüp onada hakkını vermiş olayım. Gosso, Fornezzi, Garcia, Culio'yu ise ayrı bir yere koymak gerekir. Beklentilerimin üzerine çıkan isim Abdurrahman Dereli. Sezon başında ilk 4-5 hafta çok kötü olmasına rağmen sonradan çok iyi bir ivme yakaladı ve hala o ivmeyi sürdürüyor. Yeni transferlerimiz Javito ve Hasan Kabze ise şuana kadar ortaya koydukları performans ile çoktan takdirimizi kazandılar.

Lig için neler söylemek istersin? Şampiyonluk yarışını nasıl görüyorsun, hangi takımlar beklentini aştı, hangi takımlar hayal kırıklığı, küme düşme potası, play-off mücadelesi derken senden şöyle genel bir analiz istesem.

İbrahim Kırkaya: Sezon başından beri yaşanan süreçten dolayı herkes gibi futboldan bende uzaklaştım. Orduspor haricinde çok fazla dikkatimi veremiyorum artık. İlk dört için adaylar belli aslında. Şuandaki sıralamanın bozulacağını düşünmüyorum. Play Off'a Galatasaray diğer takımlara nazaran önemli bir puan avantajıyla başlayabilir ama şampiyonluk yarışı için bir şey söylemek şimdilik güç. Beklentimi aşan takımlar ilk 4'ün arkasından gelen Sivasspor ve Gençlerbirliği. İki takımında ligde sıkıntı yaşayacağını düşünüyordum ama şuan bulundukları konum gerçekten çok iyi. Hayal kırıklığı olan takımlar için ise herkesin söyleyeceği gibi ilk aklıma gelenler Bursaspor, Kayserispor ve Gaziantepspor. Küme düşme mücadelesi için şimdilik net birşey söylemek zor gibi. Ankaragücü'nden sonraki 2. aday Samsunspor'du ama onlarda son haftalarda kazanmaya başladılar. Önlerinde 2 önemli maçları var. O maçları alıp 3'te 3 yapmaları durumunda alt tarafta süpriz takımlar potaya girebilir. Karabükspor, Samsunspor, Manisaspor ve Gaziantepspor diğer iki takım için aday. Oynanan futbolu baz alırsak Samsunspor ve Karabükspor toparladılar ama Gaziantepspor ve Manisaspor aynı tempoda devam ederlerse işleri Samsun ve Karabük'e göre çok daha zor. Tabi yukardaki takımlardan biride seri mağlubiyetler alması durumunda bu gruba katılabilir.

Orduspor başkanının çıkışları oluyor, çok göz önünde olan bir başkan ve şu anki tabloya da baktığımda başarılı bir başkan profili çiziyor, oldukça vizyonlu bir isim. Ama bu başarılardan öte son zamanki kargaşadan ötürü çıkışları ön planda gibi. Sizin düşünceleriniz neler?

İbrahim Kırkaya: Şike olayı ilk patlak verdiği andan itibaren Nedim Türkmen sürece katkı sağlamak adına elinden geleni yaptı. Söylemlerinde hiçbir kulüp ismi geçmemesine rağmen malum kulüp tarafından hedef tahtası haline getirildi. Gerek medya yoluyla gerek diğer kanallardan Orduspor'a karşı saldırı ortamı oluşturuldu ama bu saldırılar Orduspor'u ve Nedim Türkmen'i düşüncelerini ifade etmekten alıkoyamadı. Nedim Türkmen görüşlerini Orduspor başkanı sıfatıyla ifade ediyor ve onun söylemleri bir nevi Orduspor kulübünü temsil ediyor. Biz bu süreçte başkanımızın ve kulübümüzün gösterdiği duruştan gayet memnunuz ve gururluyuz. Yıllardır Anadolu Kulüplerini koyun gibi gütmeye alışanların zoruna gidiyor birinin doğruları açık açık konuşması ama biz bu lige ilk geldiğimiz andan itibaren piyon olmayacağımızı en başından beri söylüyorduk. Konu hakkında çok daha fazla şey konuşulabilir ama çok derin bir konu. Nedim Türkmen'in başkan olduğu süreden bu yana Orduspor'un gösterdiği gelişim ve kurumsallaşma gerçekten mutluluk verici. Kendisi aynı özveriyle devam ettiği sürece çok daha iyi yerlere geleceğimizi düşünüyorum.

Sosyal medya son dönemin bir numaralı olayı aslında, özellikle de twitter. Ben mesela twitter'a az yazıyorum diye övünüyorum ama büyük bir tiryakilik bende de var çünkü her an girip okuma isteği duyuyorum. Sen nasıl bakıyorsun bu olaya ve twitter'ın senin ve bloglar üzerindeki önemi nedir size göre?


İbrahim Kırkaya: Bloğumuzun twitter ve facebook hesapları var. İkisininde çok faydasını görüyoruz. Sonuçta amacımız yazdığımız yazıları çok daha fazla kişiye ulaştırmak. Sosyal medyada bu işi yapmamız için bir araç. Geldiğimiz noktada sosyal medyadaki Orduspor platformlarının bizi desteklemesinin önemli bir yeri var. Elimizden geldiği sürece önem vermeye, ciddiye almaya çalışıyoruz. Kişisel olarakda kullanıyorum twitter'ı. İki platformda bloglar için önemli. Çünkü facebookdaki ve twitter'daki takipçi sayınız bir nevi potansiyel okuyucu sayınız oluyor.

Divane Aşık Gibi blogunun sana neler kattığını sorsam neler söylersin ve genel olarak bloglar üzerindeki düşünceleriniz neler? Hangi blogları takip ediyorsunuz?

İbrahim Kırkaya: Bloğun bana kattığı en önemli şey kurulan dostluklar olsa gerek. Blog sayesinde ortak paydamızın Orduspor olduğu bir çok kişi ile iletişime geçme fırsatı yakaladım. Yazdığımız yazılara okurlarımızın yaptığı olumlu yorumlar, verdiğimiz emeğin karşılığını bulması insanı çok mutlu ediyor ve gururlandırıyor. Güzel bir iş çıkardığımızın farkındayım ve içim çok rahat o yüzden. Bloglar bence bir konu hakkında bilgi sahibi olmak için en önemli kaynaklardan biri. Bir takım hakkında bilgi sahibi olmak istediğim zaman direk o takımı yazan bir blog arıyorum mesela. Bu işi biz maddi bir karşılık beklemeden tamamen sevdiğimiz için yapıyoruz. Blogların çoğununda ortak özelliği bu. Yapmacık, kurgudan ibaret haberler, yazılar okumak yerine amatör bir ruhla yazılmış ve samimi blogları okumak bana her zaman daha cazip geliyor. Takip ettiğim birçok blog var ve Sportif Cümleler'de bunlardan biri.

Son olarak söylemek istediklerin neler ve Sportif Cümleler'le de ilgili düşüncelerini merak ediyoruz tabii.


İbrahim Kırkaya: İlgin için teşekkür ediyorum. Sportif Cümleler, Divane Aşık Gibi'yi açmadan öncede takip ettiğim bir blog'tu. Doğrusunu söylemek gerekirse güncellik ve yazı çeşitliliği bakımından son derece takdir ediyorum seni. Güncellik bakımından bu kadar yoğun yazı girilen ve çeşitliliğin olduğu başka bir blog bilmiyorum. Umarım aynı özveriyle devam edersin.

Emre Çolak'ın Sözleşmesi

Bu hamleleri zamanında gerçekleştirmek önemli, gelecek yıllar adına sıkıntı doğurabilecek anları yaşayabiliyoruz çünkü. Ayrıca genç bir futbolcu sürekli yükseliş gösterdikçe aldığı ücret konusunda da iyileştirmeler mutlaka yapılmalı. Bu iyileştirmeleri yaparken sözleşmenin uzunluğu da büyür ve Emre Çolak'ın da bu kapsamda sözleşmesi 2 yıl daha uzatıldı. Semih Kaya'da da bu hamle yapılmış ve sezon sonunda bitecek sözleşmesi 5 yıl daha uzatılmıştı. Emre Çolak'ın ise sözleşmesi daha çok maaş iyileştirmesi adına yapılmış gibi ama o da en az 2016 yılına kadar takımda tutuldu.

Çok güzel hamleler bunlar, Galatasaray'ın geleceğini kurgulamak ve bu kurguyu daha da sağlam bir duruma getirmek adına yapılan çalışmalar. Emre Çolak için şunu söyleyeyim aslında, en azından zamanında yapmış olduğum hatayı itiraf edeyim, gerçi birçok kişi benim gibi düşünüyordu. Bu futbolcunun geldiği şu noktayı asla tahmin etmiyordum. Yeteneği, potansiyeli bir yana şu fizik gücüyle büyük bir takımda tutunamaz diyordum, şans bulsa da en fazla Aydın Yılmaz olur diyordum ama bütün lafları bana yedirterek bu sezon harika bir noktaya ulaştı. Tabii bunda temel faktör Fatih Terim, o olmasa ne Semih Kaya ne de Emre Çolak konuşuyor olurduk.

Ayrıca Emre Çolak'ın şu an verdiği izlenim gelecek yıllar adına çok daha iyisi olacağı yönünde. Şunu söyleyeyim yine de onu sağ açık veya sol açık gibi kullanmaktan öte orta sahada serbest bir rolda izlemek sanki çok daha iyisi olacak. Sol açık gibi oynuyor ama içeri çok kat ederek serbest bir orta saha rolünde, mücadele gücü de yüksek ve bu savunma artısıdır ama ideal bir kanat oyuncusu değil, kanat zafiyetinin çok fazla göze batmasının bir diğer nedeni de bu aslında.

Hoşgeldin Eboue

Bir futbolcunun dönüşü bu kadar sevindirir mi, güzel düşünceler anlamında insanı bu kadar pozitife yöneltir mi diye sorarsak yöneltir derim. Eboue'siz geçen zamanları çok yazdık. Savunma kurgusu, hatta hücum kurgusu bile oldukça bozuldu, oynadığı dönemde bu kadar fazla Eboue'e bağlı olduğumuzu bilmezdim ama bağlıymışız. Onun sağ bekte yarattığı savunma ve hücum dengesi bu sezonki Galatasaray'ın en temel kurgularından biri. Bu yüzden dönüşü önemliydi ve bundan sonrası kartların yeniden dağıtıldığı bir ortamdır. Ayağının tozuyla yarın 11 başlar mı göreceğiz {bence başlar} ama bundan sonrası adına sağ tarafımızın rakibe otoban olduğu günleri pek yaşamayız gibime geliyor...

Erman Kılıç Gerçeğini Atlıyoruz

Erman Kılıç gerçeğini nedense atlıyoruz aslında. Çok teknik ve inanılmaz yetenekli bir futbolcu ama 28 yaşına gelmesine rağmen hala olması gereken yerde olmadığını düşünüyorum. IBB formasını giydiği dönemlerde gösterdiği çıkışın ardından 2 sezon üst üste şampiyonluk mücadelesi vermiş ama biraz da değişim diyen Sivasspor'a transfer olmuştu ama takımın kötü gidişatı onu da etkiledi ve biraz gözlerden uzaklaştırdı aslında onu. Ama takımın yeniden toparlanması, özellikle de bu sezon harikalar yaratması neticesinde o harikalar içerisinde Erman Kılıç'ın da payı büyük oldu. 7 golü var bu sezon ve forvet oynamamasına rağmen. Takımın da en golcü ikinci futbolcusu ama gole yakın bir futbolcu olduğunu söyleyelim. Grosicki etkisinden bahsediyorken sağ kanatta, Erman Kılıç'ın da sol tarafta yarattığı etkiden bahsetmeli. Topu aldığında dikine oynayabilen, teknik ve yaratıcı özellikleri üst düzeyde olan iki tane kanat oyuncusu var Sivasspor'un. Beşiktaş'a attığı son golü de uzun bir süre unutmayacağız. Tabii bu çıkışın ardından Milli Takım için de adı geçiyor ve kendisi de bunu hakediyor aslında. Biz bu gerçeği unuttuk ama bu gerçek kendisini hatırlatıyor ve Erman Kılıç'ın biraz geç olmuş olmasına rağmen o asıl çıkışını yapacağını düşünüyorum. Sivasspor onun transferi için 3 sezon önce takas olarak takımın önemli dişlilerini IBB'ye göndermişti ve bu durum da Sivasspor'un o sezonlardaki dengesini bozmuştu aslında ama iyi bir yapı kurduğunda Erman Kılıç'ın nasıl bir etki gösterdiğini yeni yeni görüyoruz.

Knicks'de Lin Fırtınası, Lakers'da İse Arenas İhtimali

NBA'deki Jeremy Lin çılgınlığı tüm hızıyla devam ediyor. Bildiğin piyangodan çıktı bu guard ve New York Knicks adına da olağanüstü bir kazanım oldu. Lakers'a da lazım aslında senelerdir bu tip bir piyango. Derek Fisher'la çok uzun süredir devam ediyorlar, her sezon oyun kurucu ihtiyacından da söz ediliyor ama o oyun kurucu yaratılamıyor. Tabii kaliteli bir kadro var, o kadro onları taşımaya yetti ama bu sezon yeniden yapılanalım, C.Paul ve D.Howard gibi isimlere saldıralım derken Kobe harici neredeyse bütün oyuncularını gözden çıkardıklarını açıkladılar ve bu isimlerden de herhangi birini alamayınca mevcut yapı çok büyük bir darbe aldı.

Bu süre zarfında Odom'u küstürüp bildiğin bedavaya kaybettiler mesela ve geçen sezona oranla da kadroları iyi bir düzeyde değil. Geçmişin ihtiyaçları şu gün çok daha büyük bir ihtiyaç halini aldı ve onlar da değişik bir piyango yöntemini yürürlüğe koymak istiyorlar. Allen Iverson ismi geçti mesela. 36 yaşındaki bu ismin hala NBA'de piyasa görebiliyor olması onun isminin büyüklüğünden ama acı olan geçmişte milyon dolarlar kazanan bu adamın borçları yüzünden olmadık ülkelerde olmadık ücretlere forma giyebilecek duruma gelmesi. Iverson hamlesi gelmez diyorum Lakers adına ama Arenas sesleri yükseliyor.

O da ayrı bir vaka. NBA'in en elit yıldızlarından biriyken yaşadığı sakatlıklar, devamındaki çılgınlıkları derken bugün 30 yaşını yaşadığı şu günlerde 36 yaşındaki bir veteran tadında. Orlando onun adına yeni bir çıkış noktası olmadı, eğer Lakers'a giderse neler yapacak merak ediyorum. Fisher'a mecbur kalma ihtimalleri onları Iverson ve Arenas gibi isimleri düşündürme noktasına eriştirdi.

Maziden Bir Eric Gerets

Futbolculuk dönemini elbette hatırlamıyorum ama zamanının en iyi sağ beklerinden biri olduğu söylenir. Daha çok imajına takıyorum tabii ben. Teknik direktörlük döneminde de aslında çok özenli bir imajı olduğunu söyleyemem ama bu saç sakal karışık hali onun futbolculuk döneminin bir numaralı olgusu zannedersem...
 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir