30 Kasım 2012 Cuma

İki Efsanenin Büyük Mücadelesi; Hagi & Zidane

Deplasmanda 2-2 berabere kalmıştık, üstelik 2-1 öne geçtiğimiz bir maçtı. 1998-1999 sezonu, hiç unutmam. O sezon Şampiyonlar Ligi'nde ilerleyemedikysek, statü yüzündendir.

Bir sonraki sezon farklı bir statü gelmişti mesela, o sezon grup 2.'leri bile gruptan çıkamıyordu ve son maça kadar getirdiğimiz bir liderlik mücadelesi vardı. İki maçta da Juventus'a yenilmemiştik ve o sezon bu tip beraberlikler galibiyet değerindeydi.

Fotoğrafta da o maçın güzel bir karesi var, iki efsanenin büyük mücadelesi. Zidane ve Hagi...

İyi Bir Target Striker Futbola Keyif Verir; Kutay Ersöz Röportajı

Blog röportajlarından uzun zamandır kopmuştuk. En son 20 Haziran'da yapmışız, Aralık ayına geldik. Ben de özledim bu röportajları ve yeniden yürürlüğe koydum. Sıklığı ne denli olur bilemem ama bu tarz röportajları devam ettirmek niyetindeyim ve ilk konuk sevgili Kutay Ersöz oldu. Kendisi iyi bir Target Striker futbola büyük keyif verir der, biz de bu keyifle röportajı gerçekleştirdik.




Severek okuduğum ve kendine özgü farklı bir tarzı, dili olan bir blog Target Striker. Blogun hikayesini sormak istiyorum öncelikle ve günümüzün blogger dünyası hakkında düşüncelerin? Sanki bir düşüş var ve eskisi kadar popüler olmayan bir noktada bloglar.

Kutay Ersöz: Teşekkürler. Target Striker, aslında diğer birçok blog gibi, Mehmet Demirkol'un o Aceto'yu tanıtan köşe yazısından sonra ortaya çıktı. O esnada ben askerdeydim. Blogu açan, başlatan Fenerbahçeli Peralta (Uğur) idi. Askerden dönünce ben de yazmaya başladım. Aslında daha önce de amatör olarak fanzin çıkarıyorduk. Blog, bize fanzinde yazdıklarımızı masrafsız bir şekilde yazma ve daha çok kişiye ulaştırma imkanı verdi. Ondan sonra da özellikle BİY oluşumunun da büyük katkısıyla blog yürüdü, daha çok kişiye ulaştı. 


O dönemde bloglara büyük ilgi vardı. Televizyon programları bile belli sürelerini bloglardaki yazı ve fotoğraflara ayırıyordu. Ondan sonra Twitter çıktı ve bloglara olan ilgi azaldı. Şahsen benim azalmadı. Çünkü yazma isteği hala devam ediyor. Yazmak, uzun uzun yazmak, beni rahatlatıyor. Ama zahmetli bir iş, uzun bir süreç. İşimizden gücümüzden kısıyoruz. Twitter'da veya diğer platformalarda daha az karakterle, daha kısa cümlelerle daha çok kişiye ulaşıyorsun ve daha çabuk geri dönüşler alıyorsun. Bu nedenle blog yazma isteği azalmış olabilir. Bir de genelde aynı yazılar, aynı konular yazılınca okuyucu da sıkıldı. Okunma sayılar düşünce, televizyon programlarının ilgisi azalınca blog yazan sayısında da azalma oldu. 

Aslında bir yandan bu eleme iyi de oldu. Severek yapanlar kaldı. Severek yapanların işleri, ürettikleri daha samimi olduğu için okuması zevkli oluyor. Hatırlarsan eskiden sürekli blogların altında atışma-tartışma olurdu, forum gibi oluyordu hatta...) Şimdi okunuyor, 1-2 cümle yorum eklenirse ekleniyor. Daha sağlıklı bir işleyiş sanki.

Türkiye Ligi'nin marka değeri de çok tartışılıyor. Maliyeti yüksek bir ligimiz var, gelen önemli isimler ama o oranda alınamayan başarılar, büyük hayal kırıklıkları. Genel olarak tüm liglerimize bakarak sormak istiyorum aslında bu soruyu, Türkiye'nin futbol anlamında bir marka değeri var mı?

Kutay Ersöz: Kesinlikle vardır. Ama marka değerini yaratan şeylerin ne olduğunu iyi belirlemek lazım. Sponsorların veya yayıncı kuruluşun ödediği para veya gelen yabancı sayısı, veya transfer borsası değildir bence. Süper Lig, evrensel bir oyunun yerel organizasyonu. Marka değerini yaratanlar aslında daha bize özgü şeylerdir. Sadece burada olan özellikler.  Anadolu takımları, rekabetler, tribünler, deplasman taraftarları, futbolcular. İdmana giden baklava bile marka değeridir bence. Bu ""marka değeri oluşturma hastalığı"nı biraz Galatasaray'ın 2000 sonrası politikasına benzetmek mümkün. 

Galatasaray o başarılardan sonra kendisini Real , Manchester gibi takımlarla kıyaslamış o seviyeye çıkarmaya çalışmıştı. Oralardan pay kapmaya çalışmıştı. Oysa o tarz hikayeler çok fazla oralarda, Galatasaray yeni bir şey olamazdı, farkı olamazdı. Farklı bir şey oluşturmak gerekiyordu. Tamemen atıyorum, "Ortadoğu'nun Porto'su" olmak gibi bir hedef mesela. 

Marka değeri çabası da öyle bir şey. İngiltere'de olan stadyumun aynısını yaparak marka değeri oluşturmak bana inandırıcı-samimi gelmiyor, İnönü Stadı'nı korumak marka değerine daha çok katkı sağlar mesela.

Zirve yarışına baktığımızda kopan bir takım henüz yok ve oldukça çekişmeli bir tablo var. Liderle 11. olan takım arasında olan puan farkı sadece 7 . Bu durum ne kadar daha böyle gidebilir, olması gereken bu mudur ve şampiyonluk yarışında kim daha favori görünüyor?

Kutay Ersöz:  Olması gereken kesinlikle bu. Herkes bunu İstanbul takımlarının başarısızlığı olarak gösteriyor ama bence öyle değil. Anadolu takımlarını, Orduspor'u, Eskişehirspor'u, Sivasspor'u beğeniyorum. Herkes her maçtan puan alabiliyor. Bu da heyecanı arttırıyor. İnsanlar Galatasaray'ın Fenerbahçe'nin maçlarını izleyip "sıkıldık" diyorlar, haklı da olabilirler ama Anadolu takımlarının kendi arasında oynadığı maçlardan büyük haz alıyorum. "Bu durum ne kadar böyle gidebilir"in cevabını veremiyorum ama sadece bu sene değil önümüzdeki senelerde de böyle olması temennim. 

Şampiyonluk yarışında ise değişen bir şey olmayacak bence, 3 büyük takım zirve yarısına girer, son düzlükte Galatasaray ile Fenerbahçe kalır. İnşallah Galatasaray kazanır.

Şampiyonlar Ligi'ne beklediği gibi başlayamamış ama hedeflediği noktaya da son maç öncesinde oldukça yaklaşmış bir Galatasaray var. Bunun yanında ligde de liderliği sürüyor ama genel olarak tatmin etmeyen bir futbolla. Galatasaray'ın ligde oynadığı bazı maçları gerektiği kadar önemsemediği eleştirisine sen de katılıyor musun, bu farklılıkların nedeni ne olabilir?

Kutay Ersöz:  Cluj maçında yağmur yağmasa, zemin o duruma gelmese, hatta Melo penaltıyı atsa son maça bile kalmayacaktı. Galatasaray'ın futbolu tatmin etmeyebilir. Taraftar olarak oynanan futbolu kısa vadede çok önemsemiyorum. Takım kazanıyor, gerisi önemli değil. Tabi ki eksikler var. Bence en önemli eksik yaratıcı oyuncu eksikliği. Terim'in Kaka'yı, Quaresma'yı isteme nedeni hep bu yüzden. Takım ligdeki maçları önemsemiyor mu bilmiyorum. Şahsen ben de pek önemsemiyorum. Zaten geçen seneki Süper Final'den sonra yeni bir lig yarışına girmek, konsantre olmak çok zor olsa gerek.

Ujfalusi'nin sakatlığı sence Galatasaray'ın hedeflerinde hangi ölçüde sapmalara neden oldu? Yerinin kısa vadede dolması adına gerçekleşen Cris transferi vardı ama beklentileri karşılamamış gibi görülüyor. Ama ısrarla stoper konusunda bir rotasyon var. Galatasaray sence de ligin devre arasında yeni bir stoper transferi gerçekleştirmeli mi?

Kutay Ersöz:  Takım üzerinde bu kadar oynama yapmaya gerek yok bence. Gerekirse yerli bir stoper alınır, rotasyona girer. Eğer aralıkta bir üst tura çıkmış olursak, zaten yeterli başarı elde edilmiş olur. Daha fazlası olursa güzel olur, olmazsa da canı sağolsun herkesin. Elenirsek de bu savunma hattı ligi ve Avrupa Ligi'ni de her türlü götürür. Cris'in beklenti karşılamamasının da tatminsizliğe ve sabırsızlığa bağlıyorum. Popescu'nun ilk ayları şimdiki Cris'ten daha da kötüydü.



Riera olayı var bir de. Simeone'nin Juanfran'dan bir sağ bek yaratması gibi, Riera'dan da bir sol bek yaratılmış gibi görünüyor, en azından şu şartlarda Galatasaray'ı idare ediyor diyelim. Oysa geçen sezon en çok eleştirilen isimdi, bu sezon ise olmazsa olmaz durumda. Riera konusunda ne düşünüyorsun, Riera'ya rağmen olası bir sol bek gerekliliği?

Kutay Ersöz: Mahalle maçlarında sürekli sol açık oynarken daha sonra sol beke geçmiş biri olarak Riera'ya karşı hissiyatım çok başka...) Umarım daha da başarılı olur. Geçen sene çok eleştirildi. Kırılgandı. Ürkekti. Bu Türk futbolseverinin hoşuna gidecek bir durum değil. Bu sene pozisyon değişikliğinden başka oluşan bir diğer fark da bu. Daha girişken, daha fazla mücadeleci. Bu haliyle önde de oynasa başarılı olacağını düşünüyorum. Ama yine de, Riera'nın tüm başarısına ve ona karşı olan tüm sempatime rağmen iyi bir sol bek düşünülmeli. Modern futbolun en önemli mevkisi bana kalırsa bekler. Riera elinden geleni yapıyor ama o modern bekler gibi ileri geri gidebilen, ortasını yaptıktan 1 dakika sonra kademeye giren beklerden değil. 

Bu arada Hakan Balta'nın sezon başındaki performansını unutmayalım derim. Süper Kupa'daki Fenerbahçe maçı, ve ligin başı, belki de son yıllardaki en iyi Hakan Balta'ydı. Sakatlığı talihsiz oldu. 

Del Bosque, Rijkaard vari hayal kırıklıkları var bu ülkenin. Kariyerli, elit teknik adamlar, felsefeleri de tüm dünyaca kabul görmüş isimler ama ülkemizde yer edinemeyen teknik direktörler oldu. Bu tip teknik direktörlerin ülkemizde başarılı olma ihtimali hiç mi yok? Mesela Galatasaray'ın Rijkaard döneminde yanlışlar hangi yöndeydi, boşa hayaller mi kuruluyor?

Kutay Ersöz: Bu gerçekten çok uzun konu. İtalyan mutfağını en iyi beceren aşçıyı Türkiye'ye getiriyorsun ondan kebap yapmasını istiyorsun. Olmuyor tabi. Türk kulüpleri karar vermeli, kebap mı istiyorlar yoksa yeni tatlar mı? Mesela Derwall'a gösterilen sabır bu yüzden önemlidir. Veya Daum'un başarısı da onun Alman olmasına rağmen çok iyi kebap yapabilmesinden gelir. 

Diğer örneklere girmeden Rijkaard özelinden bakarsak;  Galatasaray o zaman ne aradığını bilmiyordu. Takım bir önceki sezon dönem dönem iyi futbol oynuyordu zaten ama takım içinde yaşananlar daha çok tartışılıyordu. Disiplin sorunu vardı. Gelen isim Rijkaard oldu. Rijkaard dünyanın en iyi grip ilacı ama sizin sorununuz midenizde. Haliyle sorunu çözemiyorsunuz. Suçu da ilacı verene değil ilacın kendisine atıyorsunuz. Üstelik o sene çok aşikar bir durum vardı; Galatasaray'ın acil başarıya ihtiyaç vardı. 

Rijkaard'a veya gelen her kimseye bu sabır gösterilmeyecekti. Geçen sene şampiyonluk gelmese Terim de tartışılacaktı. Oysa Rijkaard demek ilk 2 sene başarı beklememek demekti.



Beşiktaş'ın sezon başı koyduğu hedeflerle şu an bulunduğu konum arasında fark var aslında. Şu an şampiyonluk yarışının içerisindeler, oynadıkları futbol büyük keyif veriyor, Oğuzhan Özyakup gibi heyecan veren gençleri de var derken Beşiktaş taraftarları oldukça mutlu. Senin Beşiktaş için görüşlerin neler, sezon başı senin Beşiktaş için düşündüğün konum ile şu an görülen Beşiktaş arasında farklar neler?

Kutay Ersöz:  Ben Beşiktaş'ın başarılı olacağını tahmin ediyordum. Bunun nedeni de bence Samet Aybaba'dır. Takımı, camiayı bilen hoca. Oyuncu gözü çok iyiydir. Bir takımın başarılı olması için hem birbirini tamamlayan oyunculara hem de o oyuncuların iyi bir ortam kurmasına ihtiyaç vardır. Aybaba ikisini de yarattı. Aslında kamuoyunu yanıltan bir durum vardı sezon başında. 

Beşiktaş'ın geçen sene başarısız olma nedeni olarak "kötü kadro" gösterildi. oysa sıkıntı birbirlerini tamamlama özellikleri olmamasıydı. Aybaba, biraz da Feda" söyleminin etkisiyle istediği gibi yontabildi kadroyu ama baştan da yaratmadı. Hilbert, Sivok, Toraman, Necip, Fernandes, Holosko, Almeida.. Takımın iskeleti aslında geçen seneden kalan isimler. Aybaba buralara gerekli eklemeleri yaptı. Muhakkak, Feda senesi olmasa bu kadar rahat hareket edemezdi. 

Ama yine de şunu eklemek lazım, Samet Hoca'nın diğer takımlarda yaşadığı en büyük sıkıntısı kriz yönetiminde sınıfta kalmasıydı. Ani ve fevri kararlar vermesiydi. Sanırım futbolculuğu zamanında da  böyleymiş. Şu an Beşiktaş iyi gidiyor ama 2 maç yenilgide nasıl bir reaksiyon gösterir bilmiyorum. Tek endişe verici tarafı o. Bir de ne olursa kadronun rotasyonu çok kısıtlı. Sakatlık sorunu yaşarlarsa çözüm bulamayabilirler.

Alex De Souza ayrılığını nasıl yorumladın? İkinci bir sorum da, Aykut Kocaman'ı anlamak için onun Ankaraspor dönemini iyi bilmek gerekir gibisinden bir düşünce var. Sen ne diyorsun bu konuda?

Kutay Ersöz: Alex saygısızca davrandı. Affedilemez bir hata yaptı. İyi bir idareci bu krizi büyütmeden önleyebilirdi ama anladığım kadarıyla Alex bu tip sorunları kulübüne defalarca yaşatmış ve insanlar-idareciler artık Alex'in krizlerini çözmek zorunda değiller. Sonuç olarak; Kasımpaşa'yı yenemeyen, hatta yenememek bir yana tarihinin en kötü futbolunu oynayan Fenerbahçe'den, kısa bir sürede ligde ikinci, Avrupa'da lider bir Fenerbahçe'ye gelindi. Yani Alex konusunda haklı olan ortaya çıktı: Aykut Kocaman.

İkinci söylediğine hiç katılmıyorum. Bunu Kocaman'ı övmek veya yermek için söylemiyorum. Ankaraspor çok farklı bir kulüptü. Fenerbahçe ise belki de Türkiye'nin en farklısı. Üstelik son 1 senede yaşadıkları ile iyice farklılaştılar. O nedenle Kocaman'ın geçmişi çok önemli değil. Nasıl Aybaba, "Anadolu takımlarının vasat hocası" sıfatından Beşiktaş'ı yarışa sokan hocaya geçtiyse, Kocaman da Ankaraspor'dan bağımsız bir şekilde Fenerbahçe'de başarılı veya başarısız olabilir. İstanbul takımları çok farklı camialardır ve bu özelliklerini en iyi bilecek insanlar yıllarını bu kulüplerde geçirmiş olanlardır. Geçmişleri çok da önemli değil, ki eğer önemliyse geçmişlerinde zaten o büyük kulüpler vardır.

Ligimizin şu ana kadar hayal kırıklıkları, beklenenin üzerinde iş yapan ve beklentiler düzeyinde hareket eden takımları, teknik adamları veya futbolcuları kimler sana göre? Bu anlamda kimler ön plana çıkıyor?

Kutay Ersöz:  Beklentinin üzerinde takım Antalyaspor kesinlikle. Geçen sene direkten döndüler. Aslında bir patlama bekliyordum. Özdilek, senelerdir para harcamadan bu takımı bir yerlere getirdi. Geçen sene Necati transferi olmasa düşüş de yaşamazlardı diye tahmin ediyorum. Bu sene ilk defa transfere bütçe ayırdılar ve sonuç ortada. Yine de dönem dönem "liderlik" kelimesinin telaffuz edilir olması önemli. Teknik direktör olarak çok kısa bir süre de olsa Prosinecki diyebilirim. Bu hafta oynayacakları Fenerbahçe maçı önemli sınavı. 

Futbolcu olarak Riera, Ferhat Kiraz, Olcay Şahan, Özer Hurmacı'yı sayabilirim.

Hayal kırıklığı olarak Gaziantepspor diyecektim ama bu hafta öğrendiklerimiz bu fikrimi değiştirdi, Mersin İdman Yurdu diyorum, teknik direktör olarak hala bir sistem-plan kuramadığını düşündüğüm Fuat Çapa ve Van Gaal'ın yardımcısı etiketli Şota diyorum. Oyuncu olarak kesin bir şey söylemek istemiyorum, sezon sonunu bekleyelim.



Basketbolu da yakından takip ediyorsun. Sezon başında Oktay Mahmuti ayrılığı için ne düşünmüştün ve devamında gelen Ergin Ataman tercihi? İzlenen yol doğru muydu sana göre? Çoğu taraftar hala bu durumu içine sindirememiş durumda.

Kutay Ersöz:  Mahmuti ayrılığı konusunda çok fazla şey söylemek istemiyorum aslında. Çok tartışıldı. Ben de tartıştım. En yakın arkadaşlarımla kavga eder hale geldik) Ama sonuç olarak Ataman tercihini doğru buluyorum. Galatasaray'da özlenen şampiyonluk geçen sene gelebilirdi ama gelmedi. Avrupa başarısı ise bir işe yaramadı. "Yerel rekabeti düşünmek" Galatasaray camiasında, geleneğe ihanet etmek gibi algılanıyor ama şu an Euro Cup'ta oynama nedenimiz, yerel ligde geride kalmamızdır. Üstelik şampiyon olmaya en müsait sezonda...

Euro Cup sanıldığından daha zor. Çok iyi takımlar var. Bazı Euroleague takımlarından daha iyi takımlar var. Geçen sene iki maçta bizi yenen Kazan var mesela. Valencia, Bilbao gibi takımlar var. Yugoslav ekolünün takımları var, Ruslar var, bunlar her zaman zor deplasmanlar. Ataman'ın geçen sene bütün kupaları kazanmış olması, Euro Challenge'ı kaldırmış olması, bizim de sezona çok iyi başlamamız taraftara "kolay alırız" havasını getirdi. O yüzden Kuban yenilgisine biraz sevindim. Deplasmanlar zor, bu turnuva zor. Bunu gördük. Bir de böyle ilginç bir maç yaşayınca insanların ilgisi de arttı, güzel oldu.

Ama ilk başta dediğim gibi, benim için hedef Euro Cup'tan önce lig olmalı. Seneye Euroleague'de olmak önemli. Bunun için ya Euro Cup alınacak ya da ligde final oynanacak. Ligin yolu Euro Cup'ı kazanmaktan daha yumuşak, daha kısa. Ben bu sene Fenerbahçe ile çekişeceğimizi düşünüyorum. Efes'in yine hayal kırıklığı yaratcağını, Beşiktaş'ın da geçen seneki biz kadar olabileceğini, yani Avrupa'da elinden gelin yapacağını ama lige nefesinin yetmeyeceğini tahmin ediyorum. 

Galatasaray Medical Park adına genel bir değerlendirme istesek ne söylemek istersin? Ligde şampiyonluk ihtimali sence nasıl, kimlerle çekişiriz, Euro Cup şampiyonluk ihtimali ve sence de sıklıkla bahsedilen oyun kurucu olayı {Arroyo ihtimali gibi}. Beklentilerin neler?

Kutay Ersöz: Arroyo'yu sorduğunda Domercant sakatlanmadı, şimdi Domercant sakatlandı. Kesinlikle biri alınacak. Arroyo olması muhtemel. Kalitesini de geçen sene gösterdi. Arroyo sezon başında bize soğuk bakıyordu ama şimdi biraz daha ılımlı sanıyorum. Kalitesini tartışmaya gerek yok.Arroyo gibi isimler her takıma lazım. Solomon gibi, Mrsiç gibi, El Amin gibi. En kötü maçında bile tehdit olabilsin. Böyle isimleri izlemek zevktir.

Kadın takımını da takip ettiğini bildiğimden sormak istedim. Yıllarca iyi kadrolar kurduk ama bir türlü oyun kurucu konusunda beklenilen adım atılamadı ve Lindsey Whalen gibi bir hamle geldi bu sezon. Oynadığı maçlara da baktığımda oynadığı her maçın adamı olmuş ama takımda fazlasıyla sakat oyuncu var. Bu bağlamda lig ve Euroleague beklentilerin neler?

Kutay Ersöz:  Kadın basketbolunu takip ediyordum. Ama geçen sene takıma karşı biraz soğudum. bu seneyi de uzaktan izlemeyi tercih ettim. Belki Alba Torrens hayranlığımı bilirsin, onun geri dönüşünü bekliyorum ben de. Takımdan çok, Ekrem hocanın oynatmak istediği basketbol çok hoşuma gidiyor. Sanırım özlediğimiz basketbolu bu sene izleyeceğiz. Erkek takımında olduğu gibi hedef burada da lig olmalı diye düşünüyorum. Artık ezeli rakibin hanedanlığı yıkılmalı..)

Bizleri kabul ettiğin için çok teşekkür ediyoruz ve son olarak neler söylemek istersin?

Kutay Ersöz: Ben teşekkür ediyorum. Futbolu sevmekten, oynamaktan, konuşmaktan, izlemekten vazgeçmeyelim diyorum..)

https://twitter.com/48kutay

http://targetstriker.blogspot.com/

29 Kasım 2012 Perşembe

Domercant'in Üzücü Vedası ve Yeni Transfer İhtimali

Kuban karşısında ikili averajı alamadık ama şartlar eşit olduğunda da net daha üstün bir takım olduğumuzu gösterdik. Ergin Ataman'ın da dediği gibi, grup liderliğinin değil, şampiyonluğun adayıyız. Bu mesajı da dün net bir şekilde verdiğimizi düşünüyorum.

Ama her galibiyetin bir götürüsü oluyor bizde. Sevinemiyoruz, gülemiyoruz, sıkıcı bir haber mutlaka geliyor ve Galatasaray dediğimizde de bu sakatlık haberleri oldukça alışık bir durum olmaya başladı.

Ergin Ataman'ın kadro mühendisliğinden bahsederiz, belki de en büyük özelliği bu. Ona verdiğiniz miktara göre, sizlere en iyi kadroyu sunar ve hedefler dahilinde de iddialı olur. Bu sezon da aynısını yaptı, gelen tüm transferlere baktığımızda söylenecek tek şey var, yine müthiş bir kadro mühendisliği.

Domercant'ı eskiden tanırız. Karşıyaka forması giydiği dönemi de hatırlarım, Efes Pilsen formasını yıllarca terlettiği günleri de. Sonrasında da Euroleague'nin en önemli skorerlerinden biri oldu ve çok iyi bir kariyeri var bana sorarsanız. 32 yaşına geldiği şu günlerde de tecrübesiyle çok şey katacaktı Galatasaray'a.

Sezon başında transferi çok uğraştırdı, Galatasaray'ın Euro Cup oynamasından ötürü. Sonrasında ise bir orta yol bulundu ve Domercant'ı kadroya kattık. Hawkins gibi bir MVP almamıza rağmen beni en çok sevindiren transfer olmuştu bu, Domercant gibi bir winner oyuncuya sahip olmak.

Onun dış şutlarından başı yanan çok takım var, şimdi o şutlar Galatasaray adına başkalarını yakacaktı, bunun düşüncesi çok güzeldi.

Sporun en acı hali bu sakatlıklar işte, üstelik hazırlık maçlarında gelen sakatlıklar. Göksenin Köksal da bir hazırlık maçında sakatlandı ve hala geri dönüşünü bekliyoruz. Domercant ise sezon başında Banvit ile oynanan bir hazırlık maçında sakatlanmıştı ve uzun süre aramızda olamadı.

Tam dündü dedik, Anadolu Efes maçında o sakat haliyle müthiş performans gösterdi derken yine sakatlığı nüksetti ve bir ayrılık daha. Tabii bu sürede Galatasaray kazanmaya devam etti, Domercant de dönünce çok efsane bir hal alacağız diye hayal ederken dün Kuban maçında yine sakatlandı ve ameliyat olmasına karar verildi.

6 ay yok, yani sezonu kapatmış durumda. Hepimize geçmişler olsun, can sıkıcı bir durum. Tam olarak iyileşmeden mi oynadı, aceleci mi davrandık bilemem ama Domercant'in dün oyundan çıkarken o hali içimi cız etti.

Şimdi ne yapacağız diye sormak anlamsız, transfer gelecek. Ergin Ataman'ın bu transfer harekatını yürüteceğini bildiğimizden, gelecek ismin katkı vermemesi neredeyse imkansız. Domercant tadını, keyfini alır mıyız bilmem, sezonun bu döneminde transfer yapmak zor ama uzun zamandır seslendirdiğimiz Carlos Arroyo seslerini daha yüksek sesle seslendiririz artık.

Lakoviç'ten umut yok zaten, şut atmaya hali kalmamış. O zaten gidecekti ama bu sıkıcı durumlar da kısa vadede sanki ona yarıyor gibi. Arroyo ile Domercant farklı adamlar aslında, ikisi de skorer belki ama Arroyo savunma konusunda Domercant'in alt seviyesinde. Hücumda ise farklı bir tarz, bu yüzden de o bir numaraya geçer, Jamont Gordon iki numaraya kaydırılır derken, bir yapı oluşur.

Keşke bu sakatlık olmasaydı da, bu düşüncelere kapılmasaydık. Hepsinden önemlisi sağlık, umarım sahalara sağlıklı şekilde döner Domercant. Bu kadar az maç oynayıp, bu kadar kendini sevdirmekte önemli bir iş...

28 Kasım 2012 Çarşamba

Freddy Adu Meselesi Üzerine

Çok küçük yaşlarda adından söz ettiren bir futbolcuydu. 13-14 yaşlarını da biliriz dediklerimizden. Futbol dünyası ondan büyük beklentiler içerisindeydi ama o beklentileri Cm 03-04 gibi menejerlik oyunlarında ancak karşılayabildi. Gerçek dünya söz konusu olduğunda Freddy Adu diye bir futbolcu yok aslında.

Popülaritesi dinmiyor tabii. Yolsa görsek, çoğu arkadaş tanıyabiliriz onu hatta. Todorov, Tsigalko gibi isimler de hala unutulmuyor, unutulmaz ama onların yüzünü dahi görmedik. Adu ise yüzünü tanıtacak kadar şans bulan isimlerden aslında.

Benfica formasıyla şansını dememiş isimlerden. Büyük beklentilerle alınan ama bir türlü beklenilen düzeyin yakınından bile geçemeyen bir isim. Sonrasında da zaten birçok takımda kiralık olarak forma giydi, mini Dünya turu kapsamında da Türkiye'ye de yolu düşmüş bir isim.

Çaykur Rizespor formasıyla da hatırlarız onu, Bank Asya Birinci Lig'i şenlendirmişti ama orada da çok tutulan bir isim olduğunu söyleyemem. Şimdi ise MLS macerası başlattı ve Phidelphia Union formasını giymekte.

Freddy Adu'nun Galatasaray üzerinden çıkan haberleri de birkaç gün öncesine dayanmakta. İdmanlarda denenecek, beğenilirse alınacak gibi haberler okuduk, bu duruma da oldukça şaşırdık ama durum farklı. Zaten günümüzde denenen yabancı mı kaldı demek lazım, eskiden alışık olduğumuz durumlardı ama yabancı kontenjanı da erezyon misali azalırken deneme yanılma yöntemiyle bir yabancı transferi çok güç. Hele ki büyük takımlar açısından.

MLS'de ara döneme giriyoruz veya girdik. Tam takip etmiyorum o hadiseyi ama Freddy Adu'nun gelme nedeni Scott Piri'nin onun özel hocası olması. 2 hafta boyunca Scott Piri onu hazırlayacak ve bu süre zarfında da Galatasaray ile idmanlara çıkacak. Kendi liginin yeni sezonu öncesinde hazırlanıyor Adu ve onun bu yaptığı gibi birçok örnekte var aslında. Beckham, Tottenham ile idmanlara çıkmıştı mesela. Böyle hareket eden futbolcular var.

Tersi durum tam bir sürpriz olur zaten ve ihtimal yok, gelme nedeni budur. Dün de Galatasaray'ın Balıkesirspor ile oynadığı maçı izlemeye gelmiş, fotoğraf hemen çekilmiş ve çıkan haberleri de okuduğumda şaşırıyorum. Galatasaray denemeye aldı, beğenirse alacak gibisinden haberler var. Bu konuda da herhangi bir açıklama gelmediğinden bazı arkadaşlar haliyle olayı sorguluyorlar...

Çağlar Birinci & Sol Bek?


Sol bek konusunda ülkenin yaşadığı bir sıkıntı var aslında. Uzun zamandır hem de. Belirli bir çizgisi olan Hakan Balta bile formayı Riera'ya kaptırmış durumda. İsmail Köybaşı'dan umutluyduk ama o da sakat, elde bir tek Hasan Ali Kaldırım var. Onun da şu sıralar Fenerbahçe'yi geçtim, Milli Takım'da bile alternatifi yok. Devşirme veya yabancı sol beklerle götürüyor Türkiye olayı.

2-3 sezon önce de bu sol beksiz zamanlarda parlayan bir isimdi Çağlar Birinci. Çok iyi bir sol bek değildi elbet, hatta Hakan Ünsal'dan bu yana da çok iyi bir yerli sol bek göremez olduk ama belirli bir çizgisi olan, bu yoklukta da doğru alternatif olabilecek bir futbolcuydu diyebiliyiz Çağlar Birinci için.

Denizlispor küme düşmüştü ama o ligde kalanlardan oldu ve Galatasaray'a geldi 3 sezon önce. Transferi de çok ilginç aslında, az daha bu adam için Semih Kaya'yı kaybediyorduk. Adnan Sezgin'in garip transfer harekatlarından biri diyebiliriz bu transfer için ve öyle ya da böyle Galatasaray'a transferi gerçekleşti ama geçirdiği sakatlık sonucunda da o sezonu neredeyse kapattı.

Onu Milli Takım'a ilk olarak davet eden isim Fatih Terim. Bu anlamda, Fatih Terim göreve geldiğinde birçok futbolcu için yeni bir başlangıç dönemi gelmişti aslında. Geçen sezon kayıp olabilirdi ama dediğim gibi, Fatih Terim bir şans ama ne mutlu bu şansı değerlendirebilenlere.

Bu şansı değerlendiren isimler oldu ve kendilerini yeniden buldular. Hakan Balta mesela, o istikrarını yeniden kazananlardan. Çağlar Birinci ise ilk IBB maçında 11 başlamasına rağmen devamını getiremedi. Hakan Balta'nın gösterdiği istikrar da bunda etkili olan ama Sabri Sarıoğlu & Eboue rotasyonu misali de bir rotasyon doğmadı Çağlar Birinci adına ve bir baktık, ilk 18'e dahi alınmayan bir futbolcu.

Şans bulduğu maçlarda da etkisi sıfıra yakındı, dün oynanan Balıkesirspor maçında olduğu gibi. Rakip Balıkesirspor ve full rotasyona dayalı bir takım var sahada. Maç kondüsyonu falan eyvallah ama bu tip maçlarda da buna pek bakmazsınız, şans gelir ve değerlendirmek zorundasınız. Çağlar Birinci ise sahanın en kötü futbolcusuydu. Karşısında oynayan futbolcunun sağdan atıp soldan geçip attığı çalımlar, bizim sol kanadın özellikle ilk yarıda koridor olması, inanılmaz hatalar izledik.

Aynı durum başka futbolcular için de geçerli ama en göze batanı Çağlar Birinci. Bir futbolcu nasıl böyle bir yetenek erezyonuna uğrar anlamak güç, hiç mi çalışmıyor, kendisine bakmıyor?

Değil Galatasaray, herhangi bir Anadolu takımında bile oynayabilecek durumu yok bu adamın. Nasıl olsa Galatasaray forması giyiyorum diyerek, nasıl olsa ülkede de sol bek yok, burada yedek otururum ve keyfime bakarım diye olaya bakan bir futbolcu bana göre, en azından verdiği izlenim bu.

Devre arasında da ilk gönderilmesi gereken futbolcu. Bana göre şu maçların önemi büyük, kimin gitmesi kimin kalması gerektiğini sadece bir maçla bile anlayabiliyorsunuz...

Hagi'nin Oğlu Ianis

Böyle bir babanın oğlu olarak doğmak varmış. Hagi'nin oğlu olduğunuzda zaten futbola duyarsız olamıyorsunuz, futbolla yaşayıp, büyüyorsunuz. Doğarken sahip olduğunuz futbol genini söylemiyorum bile. Hepsinden ötesi ise ilk teknik direktörünüz Hagi oluyor.

Hagi'nin meşhur bir akademisi var ve şu an geldikleri nokta muazzam. Romanya futboluna tekrar can verecek olan bu akademi, Romanya'nun u15 takımına da 13 futbolcu vermiş durumda. Bu isimlerden biri de Hagi'nin oğlu Ianis.

Geçen gün de Türkiye ile oynadılar ve 4-3 kazandılar. Gollerden biri de Lanis'den geldi ve attığı gole de bakınca tam bir Hagi golü. Top yükseliyor ve birden alçalıyor. Tsubasa'nın drive şutu vardır, top yükselir ve birden alçalır. O anime'nin gerçek dünyaya dönüşmüş hali Hagi'nin bu şutlarıydı.

Şimdi bu tarz bir golü tekrar görmek ve o golü de Hagi'nin oğlunun atması bana tekrar bir heyecan kattı. Futbol bu, bilinmez. Günler, yıllar ne getirir bizlere, Lanis hangi noktaya gelir bunu bilemeyiz. Ne potansiyel futbolcular var, artık günümüzde olmayan ama Ianis'in Hagi gibi bir teknik direktörü olduğundan bu çocuğun geleceği noktayı da az çok tahmin etmek mümkün.

Günün birinde o da Galatasaray forması giyer mi acaba diye düşünmeden edemedim. Gerçi böyle yetenekleri Ajax gibi kurt altyapılar affetmez, neye uğradığınızı anlamadan bir bakmışsınız sizi sömürmüşler. Ama bu akademinin de olayı bu zaten, futbolcu yetiştirmek, o futbolcuları da mümkün olan en üst noktalara getirmek.

Belki teknik direktörlük kariyeriyle değil ama bu akademi ile en az futbolculuk dönemindeki kadar büyük bir hareket yaptı Hagi, Romanya futbolu geleceğe çok parlak bakıyor bu sayede...


Bir Bursasporlu Gözünden; Ozan İpek


Kozasından çıkan bir kelebek misali..Onunda Bursaspor kariyer böyleydi. Keskin bir çıkış...Ama öyle böyle değil. Sonrası...Önlenemez bir düşüş.

Ozan İpek , yakında takip ettiğim futbolcular arasında en hızlı seviye atlayan futbolculardan biri oldu. Bursaspor'a transfer geldiğinde şimdiki adıyla PTT 2.Lig'de Bucaspor formasını giyiyordu. 2009 kışında 400 bin lira karşılığında Bursaspor'a transferi bitirken bir devrimin başrol oyuncularından biri olacağını düşünüyor muydu acaba ?

O dönemde Ertuğrul Sağlam ile yavaş yavaş şahlanan bir Bursaspor vardı ki kanatlarda da Volkan Şen - Romaschencko gibi kalite isimleri barındırıyordu. Yeni takımında , Bursaspor'daki ilk günlerinden forma şansı bulamadı genç Ozan. İlk kez yeşil-beyazlı formayı giymesi Mayıs ayını bulurken , Antalyaspor karşısında ilk kez Süper Lig'de boy gösteriyordu. Daha sonrada formayı bırakmayan Ozan , olumlu , izlenimler vererek 2008/2009'nu kapattı.

Bu sezonu takip eden sezon , yani Bursaspor tarihinin en büyük başarısının yaşandığı , şampiyonluk kupasının kaldırıldığı sezon Ozan İpek'inde zirve yaptığı bir sezon oldu. Özellikle fiziki anlamındaki olumlu gelişimini , skor anlamında destekleyen Ozan İpek , milimetrik muz ortalarını tüm Türkiye'ye göstermişti. Savunma yönününde başarılı olması , görev oyuncusu olması ile tam bir takım oyuncusu örneği gösteren Ozan İpek 'in ünü ülke dışına kadar çıkmış , adının Chelsea ile anıldığı olmuş , milli takıma kadar yükselmişti.

Keskin bir çıkış yapan Ozan İpek'in kariyerindeki en iyi günlerdi bu günler. Daha sonralı problemli , eskiyi aratan bir Ozan İpek ortaya çıkacaktı. Sebepleride çoktu. Şampiyonluğunu ardından bazı şeyler değişmeye başladı. İlk önce saha içine bakacak olursak ; Ozan İpek oynadığı sol koridorda değişiklik oldu. Arkasında Mustafa Keçeli ile oynayan Ozan'ın o sezondan itibaren partneri Vederson oldu. Hücumcu bir bek olan Vederson'un açıklarını Ozan kapatmaya başlayınca , beklenen hücumsal aksiyonları göremez olduk ondan. Mustafa Keçeli defansif bir bek olduğu için rahat rahat hücum şansı oluyordu Ozan'ın.



Bir takım söylentilerde çıkmıyor değildi. Özellikle özel hayatına dikkat etmediği konusunda ki saha içindeki Ozan'da bunu desteklemiyor değildi. Bir sezon öncesinde tazı gibi olan çok değişmişti...

Yine o dönemlerde annesinin sağlık sorunları başgöstermişti ki onun performansını en çok etkileyen olaylardan birinin bu olduğunu söylemek mümkün. Kendisi de bu konudan bahsetmişti basına verdiği bir demeçte. .

Ozan özelinde tekrar umutlandığım dönem , geçtiğimiz sezonun başları olmuştu. Sercan-Volkan'ın ayrılmasının ardından sözleşmesini uzatıp takımda kalan ve adeta bu takımın lideri olacağım mesajı verip , sezonun ilk lig maçında attığı golden sonra timsah yürüyüşü yapıp eskinin sinyallerini veriyordu. Ama işte... Yine bir düşüş baş gösterdi. Yine bir takım sorunlar... Galatasaray ile görüştüğü söylendi , anlaştı denildi ama transferi olmadı. Daha sonraları Ertuğrul Hoca ile tartıştığı , oyuna girmediği haberleri yayıldı. Takımın en önem maçlarında yer almadı sahada...

Kozasında çıkan tırtılın hayatı gibi...Keskin çıkışın iniş de keskin olmuştu. Aslında olayın tamamı Ozan İpek'in kafasında bitiyor diye düşünüyorum. Kafa yapısı itibariyle çok farklı bir kişilik kendisi. Yani kasmayan , rahatına bakan futbolculardan biri. Zaten sezon başında '' Futboldan kazancağımı kazandım '' açıklaması bazı şeylerin açıklamasını yetiyor. Belki de bu anlayış onun gerektiği zamanlarda sorumluluk almasını engelleyen faktörlerden biri oldu. Bu sezonki sürece bakarsak...Elazığ maçında Pinto ile tartışmış , kötü sözler söylemişti. Yine Sivasspor maçında da benzer bir olay yaşanmış , maç içerisinde Vederson ile tartışmıştı. Bunlarının ardından bir yatırım yapılacak mı yapılayacak mı tartışmalar sürerken kadro dışı haberi kaldığı haberleri düştü basına. Önce yalanlandı ama daha sonra Ozan izninde dönünce bu haberlerin doğru olduğu anlaşıldı. Kadro dışı kalmasının yanında kulüp tarihinin en büyük para cezalarından birine çarptırıldı. Vakıfköy'de Tagoe ile antremanlara çıkmaya başladı. Bu sürece birde onun ağızında dinleyelim:

'' Ben kimseyi vurmadım, adam öldürmedim. Kulüp tarihinin en büyük cezasına çarptırıldım. Galatasaray'da Melo, Riera'yı dövdü ama affedildi. Zaman her şeyin ilacıdır. Benim için çok şey yazılıp çiziliyor. Fakat şunun bilinmesini çok istiyorum; takıma geri dönmeyi en çok isteyenlerden biriydim. Ama nedenini bilmediğim bir şekilde üzerime çok geliniyor. Bu saatten sonra affedilir ve dönersem, bir tek taraftar için geri dönerim."

Görünen o'ki devre arası şampiyon Ozan İpek , Ozan İpek olduğu , kendini bulduğu Bursa Atatürk Stadyumu çimlerinde ayrılacak. Adresi neresi olacak orası muamma. Beşiktaş deniyor , Galatasaray deniyor , Kasımpaşa deniyor , Trabzonspor deniyor. Bu takımlarında ilgilendiğini kendisi açıkladı. Açıkçası onun için en iyi tercih Kasımpaşa olur diye düşünüyorum. Hem takımın en iyi isimlerinde olur , forma sıkıntısı pek olmaz , hemde üzerinde pek medya baskısı olmaz. Çünkü Ozan'ın bu rahatlığı diğer takımlar pek kaldıramaz gibime geliyor , özellikle medya baskısı bunda etken.

Bu yazıyı yazarkende bir tuhaf oldum açıkçası. Elinde büyüyen kendi çocuğun misali , insan bir kötü oluyor şampiyonunu böyle görünce. Ama keşke zamanında bazı hataları yapmayıp futboluna odaklansaydı. Onun sol koridordan yaptığı ortalarını keyifle izleyebilseydik , tamam Ozan var , problem yok diyebilseydik...

Psikopat Ozan.. . Yolun açık olsun...

Beysim Can

27 Kasım 2012 Salı

Galatasaray 4-1 Balıkesirspor, Öncelikli Veda Hangi Futbolcuya?

Bu tip maçların bir numaralı amacı, forma şansı az bulan futbolcularınızı görmektir. Güzel cevaplar verir bu tip maçlar, kiminle yola devam edip, kiminle etmeyeceğinize bir maçta karar verebilirsiniz. Balıkesirspor maçı da bana göre bunu bizlere verdi.

Maç kondüsyonları yoktu, ilk kez oynadılar gibi şeyler söylenebilir ve bir tek uyumsuzluk eleştirisine katılırım ama bu tip maçlarda oynayan futbolcularda maç kondüsyonu aramam ben. Oynayan futbolcu çıkar ve oynar, kendisini gösterir, zamanla da o formayı alır.

Semih Kaya'yı düşünün, geçen sezon Kayserispor maçında 11 çıkana kadar kaç maç oynamıştı? Ya da bu sezon Fenerbahçe'ye çevirelim gözleri, 2 sezondur ortada olmayan Sezer Öztürk şans buluyor ve iyi de işler yapıyor. Futbolcu kendini idmanda belli eder, çalışır ve bu tip maçlarda da kendisini belli eder. Bir şey belli etmese bile yeteneğini bizlere gösterir, futbolunun hangi noktada olduğunu.

Bir çok futbolcuyu eleştirebiliriz. Çağlar Birinci gibi. Bu adam Denizlispor formasıyla neydi, geçen yıllarda ne olmuş. Ya da Ufuk Ceylan, aynı golleri yemeye özenle devam ediyor. Ceyhun Gülselam'ı da beğenmedim, sorumluluk almıyor. Formasyon 4-4-2 ama o 4-1-4-1 tipik ön liberosu gibi.

Sercan Yıldırım'ı da eklerim bu listeye, 1 gol 1 asist yapmasına rağmen. Koşuyor sürekli, zaten doğasında hareketli olmak var, o da hareketli ama kaybolan yetenekler nerede, üstüne ne koydu demek lazım. Hatta şu yorumu yapmak, onun hakkında olayı ortaya koyuyor. Aydın Yılmaz'ın attığı gole bakın, Sercan Yıldırım orada boş gördüğü arkadaşına pas atmış gibi görünüyor ama işin doğasını herkes anlamıştır. Vurmayı düşündü ama cesaret edemedi, sağ köşeye plase yapmaya ve pas atmaya karar verdi, son anda. O pası da kötü attı zaten, şans golü geldi bir anlamda ve Sercan Yıldırım'ın özeti de bu pozisyondur.

Galatasaray'a maçı getiren etmenler, Elmander'in futbol aklı ve Aydın Yılmaz'ın temposudur. İlk yarıda iyi bir Galatasaray izlemedik. Galatasaray savunmasında olan uyumsuzluğun neticesini acı bir şekilde alabilirdik. Rakip 2-1 öne geçeceği yerde, 2-1 mağlup duruma düştü. Kontra ataktan gol bulması gereken takım Balıkesirspor olmasına rağmen, Galatasaray'ın ilk yarıda attığı iki gol de kontra ataktan geldi. Bir ara Hakan Balta ve Gökhan Zan savunma hattına aradan atılan her top tehlike yarattı.

İkinci yarıda ise Galatasaray kontrolü eline aldı, tempoyu da ayarlayınca rakip çözüldü. Balıkesirspor'un ilk yarıda oynadığı futboldan bulduğu özgüven ikinci yarıda bu kadar fazla açık vermesine neden olan durum aslında. Tempo yapmaya çalışınca Galatasaray kendi temposuyla maçı rahatlıkla kopardı.

Aslında bu maç yapılması gereken temel olay, rakip savunmaya ön alanda baskı kuracaktın. Baskı nadir geldi ama geldiği her anda da takibi hataya sürükledi. Ama yedek ağırlıklı futbolcular sürekli 11 başlıyormuş gibi düşününce tempoyu zorlamadılar, rölanti götürürüz dediler, belki rölantiyle de kazandılar ama çoğu futbolcu bu maç sonrasında bir daha forma şansı bulamayacak.

Çağlar Birinci'ye öncelikli veda hakkı tanındı bence...

Ancelotti, Rijkaard, Van Basten ve Gullit, Efsane Milan

Efsane Milan döneminin dört efsanesi. Ancelotti, Rijkaard, Van Basten ve Gullit...

26 Kasım 2012 Pazartesi

Bir Zamanlar; Tomas Ujfalusi

Bu aralar fotoğraflara takmış durumdayım. Sosyal medyada daha sık kullanıyorum bunları ama bazı fotoğrafları da blog arşivine katmadan olmuyor. Bu fotoğraf gibi. Bir zamanlar Tomas Ujfalusi...

25 Kasım 2012 Pazar

Burak Yılmaz'ın Manchester United İmzası

Melo'nun yarattığı bir gol aslında. Ceza sahasına girmesi, vurduğu şut niteliğinde olan kafa, devamında da taraftarı ayağa kaldırması. Melo'dan özlediğimiz hareketlerdi bunlar. Kornerden de kafa golünü gördüğümüzde Melo'nun sevincine bakarak golü Melo attı sandım ama birden kameralar Burak Yılmaz'a odaklandı ve Şampiyonlar Ligi'nde oynadığı 5. maçında attığı 5. gol oldu bu. Attığı üç gol de kafayla geldi, bu da tarihe not düşülsün...

Johan Cruyff & Josep Guardiola

Guardiola kim bilir kaç yaşında burada, müthiş bir nostaljik kare...

Dany Nounkeu...

Fotoğraf, sezon öncesinde Fenerbahçe ile oynanan Süper Kupa maçından. Fotoğrafta olan isim ise Dany Nounkeu. Onun adına efsane bir kare...

24 Kasım 2012 Cumartesi

Kaleye Kim Geçer Diye Sorduğumuzda?

Güzel bir hikaye oldu bu. Beşiktaş'ın Pancu efsanesini yıllarca anlatırız, hatta Pancu o gün kaleci olarak yaptıklarıyla da bir sonraki sezon hem takımda kalmış, hem de 1 numaralı formayı giymişti. Böyle bir tablo oluşunca, otomatik olarak pazarlama stratejisi gelişir.

Melo'nun durumu daha farklı tabii, bizim hikaye çok daha farklı. İki olayı karşılaştırmanın, kıyaslamanın manası yok. Üzerine espiriler dönüyor ve bir kaleci hikayesi daha böylece doğmuş oldu.

Sezon başından bu yana ortalarda olmayan, ısrarla aradığımız bir isimdi Melo. Melo'nun varlığı Galatasaray'ı yukarıya taşıyan etmenlerden biri ama kendisini bulması son oynadığımız Manchester United maçına kadar sürdü.

O maçta ortaya çıkan, maçı getiren isimlerden biri olan Melo'yu tekrar hatırladık. Tek başına sonuç değiştirebilen isimlerden biridir. Aynı şekilde Elazığspor maçını da iyi oynadı. İşin savunma kısmına çok daha fazla önem veren Melo vardı bu sefer, onu daha çok 3. bir stoper gibi izledik ve rakibin etkili olduğu anlarda Melo'nun bu görevi üstlenmesi de Elazığspor ataklarını dindiren etmendi.

Cris ağır, rakip sol kanadı koridor yaptı derken, Melo'nun aldığı o sorumluluk ilk yarıda Galatasaray'ı rahatlattı. Bunu görmek güzeldi Melo adına. Hırsını geri kazanmış, saha içerisinde isyan ediyor ve iyi olmaya odaklanmış.

Penaltı olduğunda da kim kaleye geçer diye kendi kendimize sorduğumuzda, hepimizin cevabı Melo olmuştur. Aksini düşünen olduğunu sanmıyorum. Farklı bir çılgın bu adam, hikayeyi de kendisi yazdı. Bundan önemlisi ise moral olarak oldukça yükseldi ve bu Galatasaray adına çok önemli haber.

Ayrıca geçmiş yıllarda da yine bir kalecilik denemesi olmuş ama Ronaldinho affetmemiş orada. Bu maçta da yine aynı köşeye hareketle penaltıyı kurtarıyor, gerçekten müthiş bir hikaye...




Elazığspor 0-1 Galatasaray, Yeni Bir Hikayemiz Oldu

Nasıl tarif edelim bu maçı? Futbol dışında başka şeyler de konuşmak zorundayız, nitekim futbolla açıklanamayacak bazı durumlar vardır. Bu da öyle bir şey. Dakika 90, penaltı olmuş, kalecin kırmızı kartla oyun dışında kalmış, oyuncu değiştirme hakkın yok.

O an kaleci kim olur diye sorsak, herkes Melo kaleye geçer der. Risk almayı seven bir çılgın var karşımızda ve bu etkiyi de ancak Melo'nun çılgınlığı ile açıklayabiliriz. Penaltıyı kurtardı ve maçı getirdi. Oynanan futbol ve kaçan pozisyonlar sonrası biz bu maçı hak ettik diyeceğimiz ama bu kadar kaçan gol sonrasında da yenen bir gol sonrası, atamayana atarlar diyebileceğimiz bir maçtı.

İlk yarı özelinde şu söylenebilir. Galatasaray sol kanadı, Amrabat'ın savunmaya yapmadığı yardımlar yüzünden otoban kıvamına geldi ve sol stoperin de Cris olmasından kaynaklı rakibi arkaya kaçırma olanağını fazlasıyla verdik. Taa ki Melo iki stoperin arasına gömülene kadar. Bu sefer de hücumda kilitlenen, önde top tutamayan bir Galatasaray vardı. Elmander ve Umut Bulut'un da rakip stoperleri gibi oynaması sonucunda kaynaklanan bir durum bu.

Fatih Terim, bu sezon ilk defa skoru ararken formasyon değişikliğine gitti, bu çok önemli bir detay. Elmander oyundan çıkarken herkes Burak Yılmaz'ın oyuna girmesini bekler ama Aydın Yılmaz değişikliğiyle 4-3-3'e geçti ve golü de 50. dakikada bulunca rakibin de açılması sonucu daha açık alanda oynayan, tempo kazanmış ve orta sahada da kalabalık olması sonucunda rakibe fazla imkan tanımadı.

4-3-3'ün sağladıkları bu maç çok fazla. İlk yarıda kötü yönleriyle eleştirdiğimiz Amrabat, ikinci yarıda maçın adamlarından biri oldu. Aydın Yılmaz hücuma müthiş bir ivme kazandırdı ve Yekta Kurtuluş bir anda gizli forvet gibi oynamaya başladı, gol pozisyonlarının içinde olan isimdi. Bu etkiyle çok fazla gol kaçırdı Galatasaray ve çok daha erken korabileceği bir maçta, berabere kalmamayı son anda başardı.

Aydın Yılmaz değişikliği ve gelişen formasyon değişikliğiyle müthiş bir iş yaptı Fatih Terim. Bunun altını tekrar tekrar çizmek lazım ama maçın şu noktaya gelmesi de kaçan goller kadar, biraz da gerçekleşmeyen değişikliklerle. Açık alanda oynanan, tempolu bir maç. Rakip savunma hataya müsait ve öne çıkmış. Bu hatalardan kaynaklı da Galatasaray gol pozisyonlarına giriyor. Umut Bulut & Burak Yılmaz değişikliği maçı Galatasaray adına 2-3 farka taşıyacaktı bana göre ama bu değişikliğin gelmemesi son 10 dakikada mahkum bir takımı ortaya çıkardı.

Aynı şekilde Emre Çolak değişikliği, en kötüsü de anlam veremediğim Hakan Balta hamlesi. Amrabat yerine Hakan Balta'yı almak Galatasaray'ı daha savunmacı bir takım yapmaz. Hakan Balta oyuna girdiğinde bir ara sol bek, sol açık kargaşası yaşandı ve bir süre Riera sol bekti. Hakan Balta sol beke geçtiğinde de ilk pozisyon penaltı ve kırmızı kartla sonuçlandı. Sol stoper Cris, sol bek Hakan Balta ve rakip Serdar Gürler hamlesi yapmış sağ kanatlarına. Bu imkanı Galatasaray tanıdı bana göre ve maçı götürecek hamle olacaktı bana göre bu.

Şampiyonlar Ligi sonrasında lige odaklanamıyoruz, geç uyanıyoruz. Bu maçta da ikinci yarıda uyandık ve şu sorunu artık aşmak gerekiyor. Telafisi olmayacak bir üç puandı ve öyle ya da böyle kazanmak güzel. Melo ile de artık yeni bir hikaye sahibi olduk, Gsstore bu konuda çalışmalara başlar artık...

23 Kasım 2012 Cuma

Söz Uçar Fotoğraflar Kalır #3

Bilgisayar için güzel bir duvar kağıtı aslında, Fatih Terim güldüğü sürece güzel...

Nedved, Davids ve Roy Keane. Ne güzel bir rekabetti, Manchester United - Juventus...

Ben bir, siz bir diyenlerden. Maradona, Belçika'ya karşı...

Juventus döneminin iki büyük arkadaşı. Sonrasında yollar ayrıldı ama Del Piero ve Zidane'li günler de bir başkaydı...

Kewell Liverpool, Neill ise West Ham formasıyla karşı karşıya...

Bir dönem Beşiktaş'ı da çalıştırmış olan Schuster'in Barcelona günlerini anlatan bir fotoğraf. Maradona ile ikisinin yarattığı olayları hala anlatırlar...

Not: Fotoğraflar için, Altuğ Aydın'a teşekkürler...

22 Kasım 2012 Perşembe

Söz Uçar Fotoğraflar Kalır #2

Mourinho'nun çocukluk resimlerine denk gelmiştim ama ilk defa bebeklik resmini görüyorum...

S
1998 yılından bir Steven Gerrard karesi...

Derin nostalji bu fotoğrafta. Yılını çözemedim ama fotoğrafın kaynağında bir Manchester United finali sonrası yazıyordu. Steven Gerrard ve Michael Owen aynı karede...

Bu fotoğrafı daha önce paylaşmıştım ama tekrar paylaşmak istedim. Karşımızda Nuri Şahin...

Paolo Maldini'nin karizması ise her yaşta...

Bu da günün son karesi. Andriy Shevchenko...

Mexes Değil de X Oyuncu Atmış Olsaydı?


Kararsız kalacak bir durum yok aslında. Ibrahimoviç'in golü futbol sahnesinde nadir görebileceğimiz gollerden biri. Ibrahimoviç'in attığı bu fantastik goller için ''Ibra'dır bu, atarsa o atar'' tabirini kullanırız ama İngiltere'ye attığı o golü de insan bilimiyle açıklamak güç.

Röveşata golleri futbol sahnesinin en güzel anlarından biridir. Büyük keyif verir bu tip goller ve örneklerine de çok sık denk gelmeyiz. Şu dönem ise bu tip gollerin yoğun olduğu, üstelik bu röveşata gollerinin de biraz insan biliminin dışına çıktığı zaman dilimi.

Dün Mexes'in Anderlecht'e attığı gol mesela. Tamam bence de bir Ibra değil, hatta Mexes'in dediği gibi şans da olabilir {çünkü direk giden bir değil, top yükseliyor} ama düşünülmüş bir gol, cesaret edilmiş. Golü özel kılan unsur ise bir stoperin bu golü atması, düşünmesi, yaratması.

Ibra'nın golü insan bilimiyle açıklanamaz ama o golü atan, cesaret eden isim Ibra. Ibra'dır o diyebiliyoruz ama Mexes'den kaçımız böyle bir gol bekleyebilirdi? Beni Mexes'in golü daha çok etkiledi şahsen. Mexes değil de Messi, C.Ronaldo gibi futbolcular bu golü atmış olsaydı belki de günlerce konuşulacaktı ama golü değerli kılan da onların değil, bir stoperin böyle bir gol atmış olması.

Sizin görüşlerinizi de merak ediyorum, bu golü nasıl tanımlarsınız ve Ibrahimoviç'in attığı golle bir kıyas içine girerseniz, sizi hangi gol daha çok etkiledi?



21 Kasım 2012 Çarşamba

Hüseyin Özkök SC İçin Yazdı; Hamit Altıntop


Hamit Altıntop’u yazmaya başlamadan önce Türkiye’de yetişen oyuncular ile Almanya’da doğup büyümüş ve futbol eğitimini orada almış Türk oyuncuların karakterlerinin şekillenme sürecine bir göz atmak gerekir.

Türkiye’de doğup büyüyen ve futbol eğitimi alan oyuncular, dışarıda yetişen soydaşlarına göre futbol yaşamlarına 1-0 yenik durumda başlıyorlar. Burada yetişen oyuncular, okul eğitimleri zayıf, çoğunluğu üniversiteye gitmemiş ve eğitimlerini bir yerlerde yarım bırakmış oluyorlar. Her ne kadar Türkçeyi yurt dışında yetişen oyunculardan daha iyi konuşuyor gözükseler bile, kelime hazneleri son derece zayıf, cümle kurmakta zorlanan, “iyi mücadele ettik veya hocamızın söylediklerini yapamadık önümüzdeki maçlara bakacağız” gibi klişe cümlelerden başka cümle kuramayan ve analiz yeteneği olmayan bireyler olarak profesyonel futbol dünyasında yer alıyorlar veya almaya çalışıyorlar.

Bunda tabii ki tüm suçun onlarda olduğunu söylemek zor. Çünkü onlardan analiz yapmaları, konuşmaları, fikir beyan etmeleri beklenmiyor hatta yapmamaları için de baskı altında kalıyorlar. Onlardan beklenen biat etmeleri ve söyleneni yapmaları.

Futbolculuğa adım attıkları fiziksel koşullar ise bir başka handikap. Futbol oynayabilecek sahaların yetersizliği ve günden güne rant uğruna yok edilmesi, okul ile futbol arasında yaşanan ikilem ve birlikte götürme imkanın neredeyse hiç olmaması, yeterince iyi olmayan hocalar, yeterince psikolojik destek sağlanamaması ve kulüplerin maddi imkanlarının her geçen gün daha da kötüleşmesi Türkiye’de futbola başlayan gençlerin önündeki engellerin sadece bir kaçı.

Buna karşın Almanya’da yetişen oyuncular yukarıda saydığımız sorunların hiç birini yaşamıyorlar. Yüz binlerce çim saha, fiziksel koşulların mükemmelliği, okul ile futbolu birlikte götürmeye imkan sağlayan sistem, psikolojik destek, kulüplerin mali sıkıntılarının olmamasının yanı sıra, futbolculara sorumluluk ve inisiyatif verilmesi, analiz yeteneklerinin geliştirilmeye yönelik yapılan eğitimler ve futbolcunun kendi ayakları üzerinde durmaya itilmesi ve kendini birey hissetmesinin önünün açılması, yurt dışında yetişen oyuncuların avantajları.

İşte bu sistemde eğer yeteneğiniz da varsa adınız Mesut Özil oluyor, Nuri Şahin oluyor, Hamit Altıntop oluyor.

Bununla birlikte Hamit Altıntop’un kişiliği ile ilgili tüm bilgileri vermiş olduğumu düşünüyorum. Zaten Hamit verdiği röportajlarda yaptığı konuşmalar tüm bunların ipuçlarını fazlasıyla vermekte. Galatasaray işte Hamit’in futbolculuğundan öte böyle bir karaktere kadrosunda sahip olduğu için kendini şanslı saymalı. Hamit Altıntop’un bazen kötü oynaması beni fazla ilgilendirmiyor. Futbolculuğu ve paralelinde sahip olduğu kariyeri zaten ortada olan bir oyuncunun Galatasaray’a katkı sağlayamayacağını asla düşünmüyorum.

Hamit, Galatasaray’a hem futbol hem de kişiliği ile çok şeyler verecektir ve her açıdan çok doğru yapılmış bir transferdir. Hamit Altıntop, futbolu bıraktıktan sonra da Galatasaray’da artık günümüzde çok önemli olan ve transferlerin dahi söz konusu olduğu sportif direktörlük için profesyonel yönetici olarak değerlendirmeli ve aynı zamanda ülke futboluna da katkı yapması sağlanmalıdır.Hamit’e sadece maçtan maça iyi oynadı kötü oynadı şeklinde bakmak kelimenin tam anlamı ile sığlık olur.

Hüseyin Özkök

Kulağa Güzel Geliyor; Şampiyonlar Ligi Golcüsü

Altın ayakkabı sahibi bir futbolcuydu Jardel. Bu anlamda Galatasaray'a transferi olay olmuştu ve 2000-2001 sezonunda da özellikle Avrupa arenasında Jardel'in ekmeğini çok yedi Galatasaray. Porto'da başlattığı Şampiyonlar Ligi gol geleneğini, Galatasaray formasıyla da devam ettirdi ve 2000-2001 sezonunda yaşanan çeyrek final başarısında da büyük pay sahibi olmuştu.

Hakan Şükür'ün de 2003-2004 sezonunda Şampiyonlar Ligi'nde Galatasaray'ın yol yükünü çektiğini görmüştük ama o sezon Şampiyonlar Ligi'nde olmasa bile ligde kötü geçti ve bu yüzden unutulan bir istatistik bu aslında. O kötü sezonda 7 puan toplamayı başarmıştı Galatasaray ve gol yükünü de Hakan Şükür çekiyordu ama grupta 3. oldu Galatasaray ve Uefa Kupası'nda da 3. turda elendi.

2003-2004 sezonundan bu yana da Avrupa'da gol yükünü çeken bir futbolcu çıkaramadık aslında. Zaten Avrupa geleneğimizin silinmeye başladığı bir dönemdi. Şampiyonlar Ligi hasreti çektik sürekli. Avrupa Ligi oynadık durmadan ama istenilen noktaya ulaşılamadı derken Avrupa geleneği silinmeye yüz tuttu.

Taa ki bu sezona kadar. Büyük umutlarla başlayan ama kötü ilerleyen bir Avrupa sezonunda şu an çok iyi bir konuma ulaştık diyebilirim. Son maçlar öncesinde bana göre Şampiyonlar Ligi 2. turu için şansımız yüzde 75. Avrupa Ligi'ni ise zaten cebe attık. Bu yükselişte de elbette Burak Yılmaz'ın büyük payı var.

Geçen sezon Trabzonspor formasıyla da Şampiyonlar Ligi oynadı Burak Yılmaz. İlk üç maçta cezalı olduğu için forma giyemedi ama devamında oynadığı maçlarda hatırlanan tek istatistik, en çok ofsayta düşen futbolcu olduğuydu. Eleştiriler ise, Şampiyonlar Ligi'nde gol atamayan Burak Yılmaz, büyük maçlarda gol atamayan Burak Yılmaz yönündeydi.

Ben beklediğimi alıyorum Burak Yılmaz'dan. Gelişiyor, büyüyor ve ilerliyor. Her anlamda üstelik. Daha olgun, daha takım için savaşan, daha mücadeleci ve repertuarını güçlendirmiş bir Burak Yılmaz.

En büyük özelliği, defansın arkasına sarkıp kaleciyle karşı karşıya kalıp gol atması. Karabükspor maçında attığı gol gibi mesela, tipik bir Burak Yılmaz golü. Ama eleştiri de bu yöndeydi, başka şekilde gollerini pek göremiyorduk, kafa golleri gibi. Fizik olarak böyle güçlü bir futbolcunun kafa golü atamaması garip bir durumdu ama Scot Piri ile özel çalışmalarının faydası da ortada. Şampiyonlar Ligi'nde attığı çoğu gol bu yönde.

5 gole ulaştı, Messi ve Cristiano Ronaldo gibi isimlerle yarışıyor. Bir gol daha atması durumunda hem Galatasaray hem de Türk futbolu tarihinde Şampiyonlar Ligi gruplarında en çok gol atan futbolcu olarak geçecek. Büyüyor, ilerliyor yani.

Şampiyonlar Ligi büyük bir vitrin ve bu vitrinde de var olmak istiyorsanız, bu seviyeyi yakalamak zorundasınız...

Yüzde 58, Topla Oynama Yüzdesinde 3. Sıradayız

Fatih Terim'in oynatmak istediği sistem belli. Öncelikle rakip kim olursa olsun felsefesinden ödün vermeyen, topu ayağında tutan, böylece oyuna hükmetmek isteyen bir yapı. Topu ayağınızda tutmak güzel, etkili hücum organizasyonlarıyla da sonuca gidersiniz, top sizde kaldıkça da rakibi koşturan taraf olduğunuzdan rakibin erken oyundan düşmesi, pozisyon bulmakta zorlanması gibi sorunlar doğar.

Temelinde iyi uyguluyoruz bu sistemi, top Galatasaray'ın ayağında kalıyor. Şampiyonlar Ligi gibi bir arenada topla oynama yüzdesi en çok olan 3. takım durumundayız. Bu mükemmel bir istatistik ama hücum verimliliği de o oranda düşük olduğundan, bir de bunun yanında takım savunmasının geçen sezon düzeyinin çok altında olması istenmeyen sonuçları doğurdu Galatasaray adına ama artık toparlandı diyebiliriz.

5 maç sonunda alınan 7 puan var ve son maç iddiasız Braga deplasmanında. Cluj ise Manchester deplasmanına gidecek ve bana sorarsanız Manchester United Cluj'u yener ve bizim Braga karşısında alacağımız sonucun bir önemi olmaz ama futbol bu. 1 ay önce de kötü ve imkansız senaryoları biz yazıyorduk, şimdi gelinen nokta ortada.

Ayrıca topla oynama yüzdemize bağlı, en çok faul yapılan takım da biz olmuşuz. Bugünün maçları henüz oynanmadı ama bu konuda da farklı bir noktadayız üstelik.

Söz Uçar Fotoğraflar Kalır

Tekmeye kafa uzatan adam candır. Bu fotoğrafı ilk gördüğümde, o heyecanla hemen Riera demiştim ama fotoğrafta olan isim Hamit Altıntop. Bu arada Uefa tarafından maçın adamı seçildi kendisi ve Şampiyonlar Ligi'nde oynadığımız hemen hemen her maçta Hamit Altıntop imzası var mutlaka.

Fatih Terim, Abdürrahim Albayrak ve Alex Ferguson bir arada. Ferguson'un ilk maçta gösterdiği jeste karşı, Fatih Terim de aynı jestle cevap verdi. Ferguson'un şarabını yudumladığını görüyoruz tabii, şarabı içerken sakızı çıkarıyor doğal olarak.

Elmander'in bu kramponunu daha önce paylaşmıştık ama fotoğrafın daha detaylı hali elimize geçti. Şöyle bir krampon da bende olsa diyor insan, yakında satışı başlarsa şaşırmamak lazım.


TT Arena, panaromik tribün şovu. Şampiyonlar Ligi'nin hakkını gerçekten veriyoruz...

Bu da maç sabahından bir kare, Jennifer Lopez'i de hayırlısıyla renklerimize bağladık...

Maç sabahından bir kare daha. Arif Erdem ve Peter Schmeichel yıllar sonra bir araya geldi. Schmeichel gibi bir kalecinin bir daha yer yüzüne gelip gelemeyeceği soru işareti tabii, bu nasıl bir asalet. Net şekilde, kaleci idolümdür...

Bu tip takım fotoğraflarını çok severim ve derin de bir Galatasaray arşivim vardır. Ona da buradan ulaşabilirsiniz...

 Uçan Amrabat...

Mezarından kalkan adam, Felipe Melo !

Bu şut gol olmalıydı. Hamit Altıntop'un atacağı bir gole bakıyor aslında her şey, devamı gelecek çünkü...

Fatih Terim'in elinde gelinen seviye çok farklı. Burak Yılmaz da o seviyeye geldi aslında. 5 Şampiyonlar Ligi maçı ve attığı 5 gol. Messi ve Cristiano Ronaldo gibi isimlerle yarışıyor bu anlamda. Ayrıca Jardel'den bu yana da görmediğimiz bir tablo bu...

Not: Bazı fotoğraflar Altuğ Aydın'dan ve gecemizi güzelleştirdiği için de kendisine çok teşekkürler...

Galatasaray 1-0 Manchester United, Melo Galatasaray'da


Burak Yılmaz'ın oynadığı 5 maçta attığı 5. Şampiyonlar Ligi golü oldu bu. Jardel performansıdır bu ve çok uzun zamandır da şahit olmadığımız bir durum. Seviyeyi tartışırız, etkisini ya da yapacaklarını ama gol atan bir ayağımız var ve Şampiyonlar Ligi'nin de en can alıcı noktasında bu gol ayağını yarattık.

Daha büyük sevincim ise Felipe Melo. Maç öncesinde twitter'da yaptığım bir yorumda, bu maçın Melo'nun maçı olacağını ve artık mezarından kalkacağını söylemiştim. Belki hissiyattı bu daha çok ama bu gelişim bir noktada sağlanacaktı. Melo'nun kazanılması şart, sistemin dengesi açısından. 4-4-2'yi olumlu kullanmak istiyorsak Melo forma girmeli ve özellikle defansif ama hücum anlamında da daha organize bir noktaya yaklaşmak zorundaydık.

Devamı nasıl olacak, istikrar gelecek mi göreceğiz ama bu maçla itibaren Melo Galatasaray'da gibisinden bir başlık atmak mümkün.

Lig performansı ile Şampiyonlar Ligi performansı birbirine çok zıt Galatasaray'ın. Tempo bir alışkanlık, sistemin olmazsa olmazı ama önce Şampiyonlar Ligi diyerek lig maçlarında tempo düşüyor, oyun daha kontrol boyutunda ilerliyor ve hücumda kapanan savunmalar karşısında etkili olamayan, kontrol derken de defansta çok basit hatalar yapan bir Galatasaray izliyoruz.

Kontrol futbolu bu takımın işi değil, bu çok net. 1-0 öne geçince de kapanamıyorsun, yine hücum diyorsun ve Fatih Terim'in değişmeyecek felsefesi bu. Manchester United'e karşı da 1-0 öne geçmesine rağmen temposundan ödün vermedi Galatasaray. Elmander & Engin Baytar değişikliğiyle orta sahada daha kalabalık olmak, takımın seri hareketini arttırmak istedi ve bunda da başarılı oldu.

Melo'nun performansı gerçekten önemli. Özellikle de olayın defans kısmında Galatasaray'a sağlam bir nefes aldıran performanstı bu. Manchester United yedekleriyle de hareketli ve hızlı bir takım. Hız karşısında da Dany ve Semih Kaya ideal bir ikili olabiliyor ve bir de bunun yanına Melo'nun defansif aksiyonunu ekleyip gol yemeyen bir Galatasaray ortaya çıkıyor. Üstelik böyle bir tempoya rağmen. Bu sezon pek alışık olmadığımız bir durum ama tam da maçında bunu başardık.

Riera'nın gelişimi de mühim. 30 yaşında bir adam gelişir mi demeyin, gelişiyor. Benitez'in ondan sol bek yaratamadığını biliyoruz ama Fatih Terim bunu başarabiliyor. Riera da bunun üzerine gidiyor. Maçın adamı demek bile mümkün. Karşısında oynayan isim Welbeck ve belki de bu yedek kadronun en as oyuncusu. Çok önemli bir sınavdı Riera adına ve Riera hem savunma hem de hücum kısmında işin bu sınavı iyi verdi.

Üzerine gitmemiz gereken şeyler de var tabii. Amrabat mesela, üzerine gitmeliyiz bu adamın. Sol ayak sıfır ve bu kadar teknik bir oyuncuda sol ayağın hiç olmaması büyük handikap ama onun temposu, Emre Çolak'ın çok önünde. Galatasaray'ın belki de tek yanlışı Emre Çolak'ı oyuna sokmak oldu, sol kanatın canlılığı bir anda öldü ve son 5 dakikada fazlasıyla geride kaldığımızı düşünüyorum.

Manchester United'ın yedek kadroyla oynaması falan bizi ilgilendirmeyen durumlar. As kadroya karşı da 3 puan, yedek kadrosunu yensen de 3 puan kazanıyordun ve burada amaç Manchester United'ı yenmekti ve bunu da başardık.

Şimdi ipler elimizde ve son sözümüzü söylediğimizi düşünüyorum. Şubat ayında Şampiyonlar Ligi günleri ışıl ışıl parlıyor, en kötü ihtimalle bile Avrupa'da yolumuza devam ediyoruz. Temennim ise umarım bu maç yeni bir başlangıç olur ve istikrarsız görüntünün yerini görmek istediğimiz Galatasaray alır...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Yarın Günlerden Şampiyonlar Ligi


Kendi ligimizde çok ilginç bir konumumuz var. Son 7 maçta alınan galibiyet sayısı sadece 2 ama hala lideriz ve maalesef futbol olarak iyiye gitmiyoruz.

Şampiyonlar Ligi var ve zorlu maç trafiğinde, kendi ligimizde oynadığımız maçlarda düşük tempo gibi bir kavram yarattık ama Galatasaray'ın temposuz oynama gibi bir lüksü yok. Bu takımın neler yapabileceğini gösterdiği maçlar oldu bu sezon ama Galatasaray rotasyon yerine, bazı futbolcuların üzerine ısrarla giderek denediği bir rölanti futbol anlayışı var ligde.

Ayrıca 4-4-2 konusunda düşüncemi de dün yazdım, Galatasaray bir tıkanıklık yaşıyor, istikrarsızlık var. Cluj deplasmanında gelen 3-1'lik beraberliğin ardından o futbolun tamamen zıt bir anlayışıyla Mersin İdman Yurdu önünde oynayabiliyoruz ve herkesin bu kadar puan kaybettiği ortamda da galibiyet istikrarı şart.

Şampiyonlar Ligi'nde de aynı durum söz konusu aslında. Manchester United deplasmanında belki de sezonun en iyi futbollarından birini oynayan, kendi sisteminden ödün vermeyen bir Galatasaray vardı ve bu da Fatih Terim'in temel felsefesidir zaten. İyi oynadık, kaybettik ama kazanabilirdik, puan çıkarabilirdik en azından. O futbol aslında bizim gözümüzü fazlaca büyüleyen şey oldu.

Devamında 6 puan garanti gözüyle baktığımız ama Şampiyonlar Ligi'nin rakip kim olursa olsun seviyesinin çok başka olduğunu unuttuğumuz maçlar geldi. Braga karşısında alınan yenilgi, Cluj karşısında alınan beraberlik. Cluj maçının mazereti zeminden ötürü, Braga karşısında ise rakibi 18'den dışarı çıkarmadık diyoruz ama bulduğumuz pozisyon sayısı çok az.

Yine de iyi bir kura çekmişiz, seviye farklı ama Braga ve Cluj'un bu grupta olması bu yüzden güzel. Cluj'u deplasmanda yenebiliyor bu takım, Braga karşısında da kazanabiliriz, bu şaşırtıcı olmaz. Manchester United zaten görevini yaptı ve oynadığı dört maçı da süpürdü. Bundan kaynaklı da Manchester United rotasyon yapar, bize karşı yedek takımlarıyla oynarlar gibisinden düşüncelerimiz var ama bu durum ne kadar büyük bir avantaj?

Öncelikle şunu söyleyeyim, Karabükspor maçına bakarak Manchester United maçını yorumlamak imkansız. Farklı bir Galatasaray mutlaka sahada olacak. Tempolu, daha mücadeleci, daha hırslı, daha agresif.

Manchester United inanılmaz bir rotasyona sahip. Kimin oynadığının önemi olmayan takımlarda. Artı olarak şu da var, yedekte daha fazla kalmış olan bir futbolcunun o maç için hırsı daha da büyür, çünkü kendini göstermek gibi bir yükü var böyle maçlarda. Rooney olmaz, Welbeck oynar mesela, Nani olmaz A.Young oynar ve bunun gibi bir durum var.

Zorlu bir maç olacak, favori olmadığımız ama kazanamıyorsan kaybetme diyeceğimiz. Bu maçtan alınacak bir puan da çok değerli olabilir, nitekim Cluj ve Braga karşılaşacak. O maçtan çıkacak bir beraberlik olayı çok farklı bir boyuta getirir ve tüm avantajı bize taşır. Cluj kazanırsa Braga tamamen devre dışı olur ya da Braga kazanır, bu sefer Cluj kendisini ateşe atar.

Ama bizim Manchester United karşısında kaybetmememiz lazım, matematik hesabına çok fazla girmek istemiyorsak.

Muslera, Eboue, Semih Kaya, Dany, Riera, Yekta, Selçuk İnan, Hamit Altıntop, Amrabat, Burak ve Elmander 11 beklentim var. Manchester United'in hızlı, akan hücumcularına karşı Cris'i kullanmak bu maç şimdiden bitti demek ve ilk maçta da güzel performans gösteren Semih Kaya ve Dany oynar. Hakan Balta da iyi durumda değil, aynı şekilde Emre Çolak. Bu da Riera ve Amrabat'ı tekrar 11'e taşır. Hücumda ise daha büyük bir tecrübe olduğundan Elmander tercihini bekliyorum.

18 Kasım 2012 Pazar

Modamız, Üçlü Orta Saha

Beşiktaş son haftaların konuşulan takımı. Oynuyorlar, oynatıyorlar ve kaliteli maçlar izliyoruz. Futbol adına müthiş doğrular mı yapıyorlar, buna cevap hayır ama mevcut şartlar içerisinde de en iyisini çıkarmaya çalıştıkları bariz. Bu tip takımlar kaybetse bile alkış alır, bu da mühim olan. Uzun vadede bu futbolla nerede olurlar bunu şimdiden kestiremeyiz ama Beşiktaş'ın her maçını izlemekte yarar var.

Bu futbolun da ortaya çıkmasında Fernandes, Oğuzhan Özyakup ve Necip Uysal'ın payı büyük. Oğuzhan Özyakup'u kazanıp, bu üçlüyü yarattıktan sonra Beşiktaş'ın bir vites daha yükseldiğini düşünüyorum. Genç, tempolu ve pas oyunuyla yatıp kalkan bir orta saha. Fernandes gibi de bir futbolcunun varlığıyla birlikte de geldikleri seviye çok farklı olabiliyor.

Üçlü orta sahalar bu ara moda aslında. Beşiktaş'ın yakaladığı bu üçlü orta saha {eğer koruyabilirlerse} uzun vadede çok önemli yerlere getirecektir, hatta çoğumuz da bu seviyeyi tahmin edemiyorduk aslında. Fernandes neyse ama Oğuzhan Özyakup'un ilk sezonunda göstereceği bu form, Necip Uysal'ın uzun süredir forma şansı bulmasına rağmen yerinde sayması ama bu sezon yükselmesi beklenmeyen ama şaşırtmayan unsurlar. O potansiyel fazlasıyla vardı çünkü, sadece bu kadar erken beklemiyorduk.

Üçlü orta saha demişken, Fenerbahçe'nin Alex'den sonra yarattığı üçlü orta saha da hiç fena değil. Meireles gibi bir faktör var orada da, Fenerbahçe'nin seviyesini yükselten. Alex'ten sonrasına ve Meireles'in bir dönem yaşadığı sakatlık sonrasında Fenerbahçe'nin konumuna bakarak bunu söylebiliriz.

Meireles, Cristian ve Mehmet Topal'lı bir hat var orada da. Cristian'ı tartışabiliriz ama o da önemli bir yetenek ve istikrar sorununu aştığında can yaktığı anlar fazlasıyla oluyor. Mehmet Topal ise görev adamı, işini yapıyor ve Meireles bu orta sahanın zirve noktası.

Bursaspor ya da. Onların da son haftalarda yukarı sıralara doğru bir ivmesi var ve bu ivmenin de temel taşı Batalla, Bellushi ve N'diaye orta sahası. Batalla gibi yaratıcı bir oyuncuya sahipler, Bellushi de oyunun iki tarafında çok önemli bir silah ve N'diaye de geçen sezonun da üzerine koymuş durumda.

Her üç takımda hücumda Almeida, Sow ve forma girmesi durumunda Pinto gibi isimleri yakalayınca gol olayını da bir şekilde aşıyorlar ve kazandıkları, alkış aldıkları maçlarda da bu özellikleri görüyoruz.



Galatasaray ise son 7 haftada sadece 2 galibiyet almasına rağmen hala lider. Biraz da espiriyle karışık, Galatasaray'ı kendi değil ama rakipleri şampiyon yapacak diye bir yorum yaptım twitter'da. Durum bu çünkü, istikrar yakalayabilen bir takım yok, herkes herkese kaybedebiliyor ve 2 maç üst üste kazabilen takımın bir anda sivrildiği bir lig yaşıyoruz.

Galatasaray'ın geçen sezon en önemli artısı, Selçuk İnan ve Melo'ydu. Bu yorum artık bir klişe ama yine de yapmak lazım. Yukarıda bahsettiğim üçlü orta sahaların getirisini iki futbolcuyla yapabiliyordu Galatasaray. Selçuk İnan kariyer sezonunu yaşadı, Melo da istatistik anlamda zirve sezonunu yaşadı ama kalite anlamında bakarsak Juventus'a transfer olduğu sezonu hatırladı aslında. Gol ve asist yükü bu iki futbolcunun üzerindeydi ve başarının da temel sırrı buradaydı.

Bu sezon ise Melo'yu bıraktığımız gibi bulamadığımız bir sezon. Melo'nun düşüşü de Selçuk İnan'ı otomatik olarak bozan bir durum. Atılan gollere, yapılan asistlere fazla takılmıyorum, çünkü bu sezon Galatasaray'ın gollerini forvetleri atıyor ve bu da sezon başında tasarlanan bir durumdu aslında. Hele ki Burak Yılmaz transferi ile birlikte.

Ama ikili orta saha iş görmüyor, sıkıntı yaşıyor. Geçen sezon gösterdiği tempo her maç ortaya çıkmıyor, özellikle de Melo'nun oynadığı maçlarda. Selçuk İnan ve Melo orta sahasını kullandığımızda Melo'nun bu formsuz yapısı onu hem savunmada hem de hücumda kitleyen unsur. Selçuk İnan da geriyi düşündüğünde hücumda kafayı kaldırma imkanı doğmuyor {Kayserispor maçında hücumda kafasını kaldırdığında gösterdiği etkiyi hatırlayın} ve bu durumda da Galatasaray hücumlarının verimliliği, organizasyon gücü tartışma konusu.

Selçuk İnan ve Yekta Kurtuluş bir arada oynadığında ise Yekta Kurtuluş'un enerjisi ve temposuyla birlikte Galatasaray orta sahası daha rahat nefes alabiliyor ama Yekta Kurtuluş ne kadar iyi bir isim olursa olsun göreceği zirve noktası ile Melo'nun geçen sezonu arasında fark olacaktır ve bu da Melo'nun mutlaka kazanılması gerektiği sonucunu doğuran şey.

4-4-2 bu yüzden duraksadı Galatasaray'da. Geçen sezon harikalar yaratan 4-4-2'yi, kağıt üzerinde bakınca yaptığımız transferlerle birlikte daha da güçlendirdik gibi görünüyor ama formsuz, sakat ve hala uyum sağlayamamış isimler yüzünden istediğimiz gibi yürütemiyoruz ve bu da formasyon üzerinden tartışmaları beraberinde getiriyor.

İstikrar önemli, iyiyi bulduğunda onun üzerine devam etmek ama mevcut şartlarda 4-3-3 Galatasaray'da nasıl olur diye düşünmeden edemiyorum. 4-3-3 dendiğinde Galatasaray'ın büyük beklenti duyduğu ama büyük acılar çektiği zamanlar var aslında. Rijkaard'la birlikte 4-3-3 masallarını çok söyledik, istediğimizi alamadık. Geçmişin konusu olduğundan ve üzerinde çok konuştuğumuzdan yeniden deşmiyorum o yaraları.

Hamit Altıntop'un bu sezon en iyi oynadığı maçlara baktığımda, sağ kanattan öte biraz daha orta sahaya kaydığı maçları görüyorum. Ortadan geldiği ve hem defans, hem de ofansif açıdan etkili olduğu. 4-4-2'nin sağ kanadı olarak düşündüğümüz Hamit Altıntop, kendini orta saha olarak gördüğünde daha aktif gibi. IBB maçının son 20 dakikası gibi, orta sahaya çekildi ve kaptığı toplarla takımı rahatlatması, dikine hücuma çıkışları gibi.

Selçuk İnan'ı rahatlatmak, onun defansif görevini en az düzeye indirmek önemli. Bu yüzden de üçlü orta saha en doğru çözüm gibi. Bu sayede Melo'nun da toparlanma süreci daha çabuk olacaktır, çünkü onun üzerinde olan yükün de azalacağını düşünüyorum. Selçuk İnan, Hamit Altıntop ve Melo'lu bir orta saha hattı da kalite düzeyi anlamında çok daha üst düzey bir hat, bunu da söyleyelim.

Şöyle de bir durum var, Amrabat'ın da etkisiz kalmasından bahsediyoruz. 4-4-2'ye uyumu hızlı olmuyor, çok fazla geriden geliyor. Orta saha çizgisine kadar yaklaşan Amrabat'ın da kapalı savunmalar karşısında herhangi bir etkisi olamayabiliyor. Uzun vadede, ısrar edilirse belki alışır ama 4-3-3 onun adına da çok daha verimli olacaktır bana göre ve beklenen Amrabat çizgisi o zaman ortaya çıkar.
 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir