30 Kasım 2011 Çarşamba

Kalecilik Tekniği

Bu nasıl bir kurtarış, yorumsuz...

George Best & Ryan Giggs

Arşivin tozlu sayfalarından çıkan ve beni gülümseten şu fotoğrafa bakın. United'ın iki efsanesi aynı karede! George Best'i eski yakışıklı günlerinden ziyade olgun yine de yakışıklı haliyle, Giggsy'i ise bugünkü karizmatik hallerinden ziyade toy haliyle görüyoruz fotoğrafta. Bize de düşen bu fotoğrafı herkesle paylaşmak oluyor. Geçtiğimiz günlerde doğum günü olan Giggs'i de bu vesileyle kutlamış, geçtiğimiz günlerde ölüm yıl dönümü olan Best'i de anmış olalım.

29 Kasım 2011 Salı

Umut Bulut, Mevlüt Erdinç Tamam da Ya Hasan Kabze?

23 yaşında gelmişti Galatasaray'a. Mehmet Batdal misali düşünün, 23 yaşa normalde genç demeyiz pek. Özellikle de ikinci ligden gelen bir futbolcu için ama denemeden de bilinmiyor. Bu yüzden de böylesine transferler olduğunda çok fazla hayallere dalmadan günü yaşamak, anı kollamak mühim. Mehmet Batdal bu anlamda başarısız oldu, gerçi hala şansı var ama neler yapar göreceğiz. Hasan Kabze ise başarılı olanlardan, Galatasaray formasını giydiği 2.5 sezonda ondan beklenenleri yapmış, tarihe de Beşiktaş maçıyla imzasını atmış bir futbolcu.

Beşiktaş maçındaki yakaladığı hava ama onun Galatasaray'da kalışını sağlayamadı, Kalli'nin ilk icraatlarından birisi Hasan Kabze'yle yolları ayırıp, onu yollamaktı. Kötü bir karar olarak algıladım bunu, hala da öyle algılıyorum. Forvet diye inlediğimiz zamanlar oldu, iyi bir alternatifti her zaman Hasan Kabze.

Sonrasında ise inişli çıkışlı bir Rubin Kazan kariyeri, şimdilerde Montpellier günleri ama ortak olan noktası şu. Çok uzaklarda kaldı, ne yaptı etti pek bilemedik, takip edilmeyen lejyonerlerden biri oldu. Milli Takım'dan da uzak kaldı, gündemden de ve o ara yaş 29'a dayandı. Şimdi ne yapar ne eder bilemiyorum, Türkiye'ye dönmek istediğini ve teklifler olduğunu söylüyor. Hala geçen sezonun devre arasında da Galatasaray'dan teklif almış, Hagi'nin olduğu bir takımda da Hasan Kabze ismi mutlaka geçer, beklenen bir gelişmeydi ama bu transfer olmadı.

Peki bu tren şimdi hala ilerliyor mu desek hayır diyeceğiz, o tren kaçtı. Galatasaray'a dönüşünün şu rotasyonda zor olduğunu düşünüyorum, Türkiye günlerine geri döner ama dört büyüklerde de 29'a gelmiş yaşlarda şansı yok. Gelmesi durumunda da ne yapacağını kestiremiyorum, çok uzak kaldı çünkü, ne yaptı etti kısmen biliyorum. Kafamızda bir imajı var ve o futbol imajının da üzerine neler ekledi, ne koydu bunları gelince görebiliriz diyorum.

Umut Bulut, Mevlüt Erdinç tamam ama o lig de bir de Hasan Kabze var...

Deron'un Etkisi Guti'yi Akıllara Getirmedi

Real Madrid dediğimizde aklımıza ilk isim olarak Raul gelir ama Real Madrid'in hakiki çocuğu her zaman Guti'dir benim gözümde. Real Madrid'le sıfırdan başlayarak günümüze kadar gelen bir yol. Şunu da eklerim ama, benim kafamda hakkı verilmemiş futbolcular listesi vardır. Guti de listemde yeri üst sıralarda bir futbolcu, şöyle düşünelim. Guti gibi bir isim sadece 15 kere Milli olmuş, 2005 yılından bu yana da Milli Takım görmemiş bir isim. Belki de yanlış zamana denk geldi bilemiyorum ama Guti Hernandez efsanesi yazılmaya yetecek bir Real Madrid kariyeri var ortada.

Guti'nin Beşiktaş'a gelişi de ülke futbolu açısından ayrı bir heyecandı bu yüzden. Hangi takıma, kaç yaşında, kaç paraya geldiğinin de bir önemi yok aslında. Doğru bir kadro mühendisliğiyle beraber de Guti'den maksimum fayda her türlü sağlanırdı, böylesine profesyoneller fazla yok ülkemizde.

Ülkemiz Katar öncesi son durak, yaşlı isimlerle doldu taştı gibi eleştirilere katılırım bir ölçüde. Ama bazı anlar geliyor, hadi be diyorsun, gelen futbolcuya hayır deme lüksün ortadan kalkıyor. Drogba'yı transfer etmiş olsaydık, hangimiz hayır diyecekti? Ki Guti fazlasıdır yani bunun, ileri yıllarda da hatırlayacağımız bir efsaneyi bu topraklarda görmüş bulunduk ama o efsane ne kadar faydalı olabildi, bu düşünülecek bir tablo.

Yukarıda da dedim, doğru kadro mühendisliğiyle beraber Guti'nin farklı işler yapabileceğini düşünüyordum. Aslında takım olarak baktığımızda geçen sezon başarısız bir Beşiktaş vardı ama o başarısız tablo içerisinde Guti'nin çok daha başarısız olmadığını düşünüyorum. Kazandırdığı değerler fazlasıyla oldu, Beşiktaş'la bütünleşmeyi başaran isimlerdendi. Bu sezon ise işler çok farklı ilerliyor, Carvalhal'in kafasında yarattığı doğrular var ve bu ölçüde hareket ediyor. Guti de ilk etapta sildiği futbolcuların başında geldi, son maça kadar Fernandes de bu listenin çok önemli bir yüzüydü ama Trabzonspor maçı onu kurtarmış olabilir.

Guti'yi ise son forma giydiği maç kendini kurtaramadı, Nihat Kahveci misali gidişinin imzasını da atmış oldu. Son gördüğümüz Guti'nin de futboldan ne kadar koptuğunu görmüştük, futbolu değil de artık farklı futbol organizasyonlarının adamı olmuştu sanki. Haliyle de futbolu bıraktım ama Asya'ya doğru yollanacağım demiş. Yani paranın diyarına, futboldan uzaklara.

Beşiktaşlılar şu sıralar birçok yıldızın uğurlanmasıyla meşgul aslında, böyle bir misyon mu edindiler ve bu misyon ne kadar doğru olandır bilemiyorum. Son 1 ayda ayrılan iki yıldız, Guti ve Deron Williams ama Deron'un yarattığı etki herkesi unutturdu. Çünkü yıldız bir isim aldığınızda ondan beklediğiniz şeylerin hepsinin altında imzası var, bu da yeni yıldız transferlerindeki asıl olan beklentiyi bizlere gösteriyor.

Kimi'nin Dönüşü

Zamanında, blogu bırakmadan önce, şöyle bir yazı yazmıştım Kimi Raikkonen'in vedasına dair. Vaktinde güzel Formula yazıları yazıyormuşum der reklamımı da yaparım. Kimi, Formula 1'den sıkıldığını ve Ralli'yi daha çok sevdiği için oraya geçiş yapmak istediğini söylemişti aralık 2009'da. Şimdi de Formula'yı özlemiş olacak ki, geri dönüyor. Lotus Renault takımına imzayı atmış. Yeni takımı için verdiği ilk poz da bu olmuş. Hedefini de "tutkulu bir takım olan Lotus'u zirveye taşımak" olarak belirlemiş. Bize düşen, Kimi'nin yolunu gözlemek olacak. O değil de, şaka maka gelecek sezon pistlerde 6 tane dünya şampiyonu olacak. Cem Yılmaz'ın da dediği gibi; "asfalt ağladı be, ağladı!"
not: Fotoğraf Erbatur'un twitter'ından

28 Kasım 2011 Pazartesi

Mehmet Topal'ı Alamayan Inter'e Kimi Önerelim?

Yüzüne pek bakmadığımız bir futbolcuydu aslında, hala da baktığımız söylenemez. Inamoto'nun bonusu misali geldiği Galatasaray'da, Linderoth'un sakatlığı sonrasında formayı bulmuş ve bir daha da bırakmamıştı. Geçen süreçte ise stoper oynayabilme özelliğini de edinmiş, futbolunun üzerine koyarak ilerliyordu ama Türkiye sınırları içerisinde bir yere kadar gelebiliyorsunuz. Özellikle de ön libero gibi görev kavramının içerisindeyseniz yüzünüze pek bakılmıyor.

Yeni moda bu çünkü, oyunun iki yönü oynanmalı, ön libero da olsanız pas aksiyonunuz çok yüksek olmalı deniyor. Mehmet Topal da bu yüzden eleştiriliyordu zaten ve Galatasaray'ın adı sürekli bir ön libero transferleriyle anıldı ve Rijkaard da gelince onun havasının beraberinde getirdiği 4-3-3 hayalleri ve pas oyunu neticesinde de farketmeden gözden düştü diyebilirim.

Ama sürekli bir gündemi vardı, Arda Turan misali. Atletico Madrid'in Arda'yı uzun süredir istediği bilinen bir gerçekti, aynı durum Mehmet Topal için de geçerli oldu, onun da peşinde Valencia vardı ve Mehmet Topal'ın da ısrarı neticesinde bu transfer gerçekleşti. 5.5 milyon avro karşılığında Mehmet Topal, Valencia yolunu tuttu ve hala o takımda ikamet etmekte.

Mehmet Topal'ın futbolunun çok da üzerine koymadığını düşünüyorum, o zaten buydu aslında ama değeri pek de bilinmeyen durumdaydı, hala da öyle gerçi. Bazı yeteneklerini bastırıyordu gerçi, şimdi daha serbest ve piyasası da giderek üstüne koyarak ilerliyor. Manchester City ve Chelsea haberleri çıkıyordu onun hakkında, pek ihtimal vermiyorduk aslında ama Inter'in onu resmen istediğini ama Valencia'nin bunu kabul etmediğini öğrendik. Demek ki yakındır böyle bir transfer, gerekli bonservisin zemini oluşmaya başlamış ve Mehmet Topal da zirve yolunda bir adım daha atabilir.

Mesele şu ama, bu adam hala Milli Takım'da yer bulamıyor. Çok büyük bir futbolcu havuzumuz olsa neyse diyeceğim bir durum ama böyle değil, Hiddink'in Mehmet Topal'ı değil de Selçuk Şahin'i ısrarla tercih etmesi bile aslında Hiddink'in gönderilmesi adına yeterince doğru bir sebep olmuş diyebilirim. Galatasaray da bu işten nasibini alamaz, 5.5 milyon avro'ya gönderdikleri bu futbolcu belki de 10-12 milyon avro arası bir rakama ulaşacak ve o dönemde bir dahaki transfere yüzde 10, yüzde 20 pay maddesi gibi şeylerin de koyulmadığını hatırlıyorum.

Mehmet Topal için seviniyorum ama, sessiz, derinden bir ilerleyişi var. Kimseyi takmadan, kimse için uğraşmadan, kendi futbolunu büyük bir saygıyla sergileyerek.

Inter'e de başka öneriler olabilir tabii, Hiddink'e danışabilirler bu konuda...

Sezonu Federer Kapattı

Erkekler tenis sezonunun bireysel anlamda son turnuvası olan Barclays ATP World Tour Finals London'ın final maçında Federer ve Tsonga karşı karşıya geldi. Sezonun son turnuvasında, yıl boyunca yapılan müsabakalar neticesinde en çok puanı toplayarak sıralamada ilk 8'e giren raketler iki gruba ayrılır. Grup içinde birbirleriyle maç yaptıktan sonra, grup birinci ve ikincileri çapraz olarak eşleşirler. Bu maçların galipleri de finalde karşılaşarak sezonun son şampiyonunu ilan ederler. Federer'in bu seneki grubunda rakipleri Tsonga, Nadal ve Fish oldu. Gruptaki 3 maçını da kazanan Federer, yarı finalde David Ferrer ile karşı karşıya geldi ve kazanarak finale yükseldi. Rakibi Tsonga ise, gruptaki 3 maçından 2'sini kazanarak A grubu birincisi Berdych'in rakibi oldu. Rahat bir galibiyet alarak o da finale çıktı ve Federer'in rakibi oldu.

Gruptaki maçta galip gelen Federer, finalin ilk setinde Tsonga'nın servisini kırarak avantajlı duruma geçti ve avantajını kaybetmeyerek seti de 6-3 kazandı. İkinci sette maçın elden gittiğini düşünen Tsonga daha agresif bir oyun ortaya koyarak, tie-break'lerin adamı Federer'i tie-break oyunuyla geçmeyi başardı ve durumu 1-1'e getirdi. Önemli bir turnuva olmasına karşın, Grand Slam'lerden 2 seti alan oyuncunun kazanmasıyla farklılık gösteren Barclays World Tour da durum eşitlendikten sonra final setinin daha heyecanlı olmasını bekliyordum. Fakat Ekselansları, sağolsunlar, net bir oyunla final setini de almayı başararak sezonu kupayla tamamladı. Maçın tamamında kazanılan ace'ler iki tarafında eşit. İlk set boyunca iki taraf ta çifte hata yapmadan oynadı. İkinci seti almasına rağmen Tsonga'nın 4 çifte hatası birden var. Fedex ise, maç boyunca yalnızca 2 çifte hata yaptı. İki başarılı raket karşı karşıya gelirse, az hata yapan oyunu götürür. Zira bu maçta da aynı durumda.

Gelelim finalin selebritilerine... Final Londra'da olunca, Premier League'de tenise meraklı ne kadar adam varsa toplanıp gelmişler. İlk fotoğraf yukarıda Tsonga ve Henry olarak karşımıza çıktı. Henry, vatandaşı Jo'ya desteğe gelmiş. Kimisi Henry gibi kuliste, kimisi tribünde kimisi de kortta boy gösterdi. Kortta boy gösteren isim ise, Kaptan Rio Ferdinand oldu. Çook çok önce, şöyle bir yazı yazmıştım. RF & RF diye... O günlerde öğrenmiştim Ferdinand'ın tenise olan merakını, bugün de canlı canlı görmüş oldum.

Gelelim tribünlere.. Ronaldo'sundan, Nani'sine, Modric'inden, Wilshere'ine hepsi oradaydı. Arshavin'ler ise ailecek gelmişler. Ve selebriti fotoğraflarıyla da yazıyı bitirelim.







Beşiktaş'ın Kontra Futbolu, Quaresma'nın Yükselişiyle Taçlanıyor

Alanzinho ve Adrian arasında gidip geliyor Trabzonspor ve son zamanlardaki tercih de genellikle Alanzinho'dan yana oluyor. Çünkü Alanzinho demek tempo anlamına geliyor, daha hızlı ve çok daha seri bir futbol oynama isteği. Sorun ise şurada, Alanzinho istikrarsız bir futbolcu. Size maçı da getirir ama maç içerisindeki gereksiz bireyselliği de hücumlarınızdaki verimi düşürebilir. Adrian'la ise daha kontrollü oynarsınız, ayaklar daha bi yere basar.

Şenol Güneş'in tercihi bu anlamda önemli ve o da tempodan yana kullandı şansını. Çünkü Beşiktaş, önceliğini rakibi durdurmak üzerine kurmuş, Burak Yılmaz'a akan yolları tutarak. Eksiklerin de çok olması bunda etmen olabilir ama İbrahim Toraman'ın orta saha tercihinin altında bu yatıyor. Şöyle düşünebiliriz, El Clasico'lardaki Mourinho'nun Pepe'yi orta sahada kullanma tercihi gibi. Fark ise şu oldu, bu tercih başarılıydı. İbrahim Toraman'ın da varlığı Beşiktaş orta sahasını kalabalık ve direnç gücü anlamında yüksek kıldı ve bu da orta saha üstünlüğünü onlara getirdi.

Fernandes'in varlığı da önemli burada ve Carvalhal için ne kadar acı bir tablo oysa. Fernandes'i çok gereksiz yere silmişti, bu maçta zorunluluktan ona döndü ve faydasını da fazlasıyla aldı. Fernandes, Ernst ve Toraman'ın oluşturduğu orta saha fazlasıyla dirençli ve Fernandes gibi bir ayağın bu orta sahada bulunması ayrıca hücum organizasyonu anlamında önemli.

Şunu da eklemeli ama, Beşiktaş önceliğini rakibi durdurmak üzerine kurarak, bulduğu açık alanlarda Quaresma'yı çok doğru kullanıyor iki haftadır. Bu maçta da Quaresma'nın etkisi birçok pozisyonu da beraberinde getirdi ve Beşiktaş adına maçların anahtarı bu olmaya başladı.

Trabzonspor ise oyuna hükmetmek isteyen taraftı. Alanzinho'nun fazlasıyla hücumsal futbolu onları orta sahada {hele de böylesine dirençli bir orta saha karşısında} zayıf bıraktı. Zokora ve Colman işlerini fazlasıyla yapmalarına rağmen, daha çok mücadelenin içerisinde kaldılar ve Trabzonspor'un ataklarının sihiri kanatlara kaydı biraz. Serkan Balcı'nın sağdan geldiği anlarda etkili oldular aslında, Halil Altıntop'un hareketli oyunu, Burak Yılmaz'ın da Inter maçına göre daha da iyi görünmesi Trabzonspor'a pozisyonları da getirdi ama değerlendiremediler. Maçtaki tempo oldukça yüksekti, bunun da sebebi Trabzonspor'un atak oynayıp, Beşiktaş'ın Quaresma gibi bir tempo silahını elinde bulundurmasıydı diyebilirim.

Oyun iki taraf adına da gidip geliyorken, oyuncu değişiklikleri maçın skorunu tayin edecekti ve 70'den sonra gelen Pektemek ve Holosko hamleleri Beşiktaş hücumlarının tarzını biraz daha hıza çevirdi, Trabzonspor da kazanmak için yüklendikçe Quaresma silahının yanına Holosko'nun da açık alanlardaki etkisi gelince maçın seyri Beşiktaş'a döndü. Aslında Carvalhal'in risk aldığını söylemek lazım ama kazandıysanız bu risk tutmuştur ve başarılı olmuşsunuz demektir. Penaltı ve kırmızı karttan sonra da Trabzonspor'un bütün dengesi bozuldu zaten, hamle anlamında çok geç kaldılar, neticesinde de kendi sahalarında önemli bir 3 puanı rakibe vermiş oldular.

27 Kasım 2011 Pazar

O da Herkesleşti / Vladimir Petkoviç


Felsefesi olan teknik adamların ülkemize geldiğinde yaşadıkları sendromdur bu. Bu şartlara alışır ve genellikle başarısız bir şekilde giderler. Rijkaard, 4-3-3'üyle gelir ama ülke şartlarına ayak uydurayım derken başarısız olur ya da Schuster hücum futboluyla gelir ama ülke şartlarına ayak uydurayım derken başka işlere dalar ve başarısızlık kaçınılmazlaşır.

Aynı şeyi Petkoviç için de söylüyoruz şimdi. Sezon başına dönelim hemen, Samsunspor'un o anki durumuna. Hüseyin Kalpar'la yıllar sonra Süper Lig'i görmüş takım, üstelik imkanları da gayet iyi ama hala istenen birşeyler var, kafalardaki o soru işareti gitmemiş. Bu yüzden de Hüseyin Kalpar'la yola devam edilmedi. Yine ülke içerisinden başka bir yerli teknik adam getirilebilirdi ama bu sefer de Hüseyin Kalpar'la yolların ayrılmasının bir anlamı olmayacaktı ve bu yüzden de Petkoviç gibi bir heycana yöneldiler, iyi de yaptılar.

Ama kodlama hatası var. Olmazsa olmaz iki kural vardır, bu tip teknik adamı getiyorsanız ilk etapta o sabrı da beraberinize almalısınız, ikinci olaraksa o teknik adamın önünü açmalısınız. Yani kimi istiyorsa alacaksınız, o teknik adam da geldiği yerin şartlarını bilecek tabii. Bu yolda da 3-4-3 sistemine uygun transferler geliyordu, Samsunspor hazırlık maçlarında denedi bu sistemi. Oturması elbette zordu, zaman alacaktı ama bu yolda ilerleniyordu.

Herşey, Adnan Sezgin'in gelişiyle başladı. İsa Turan'ın ayrılığı ve Petkoviç'in sisteminin gelişim sürecine atılan büyük balta. Adnan Sezgin, büyük ego sahibidir ve geldiği yerde de imzası olur. Transferin son 10 gününde gelen isimleri hatırlayalım ve herşey silbaştan başladı. 3-4-3 falan bir yana, lig başlıyorken takım yeniden yenilenmişti. Haliyle de anlaşmazlıklar başladı, ilk maçın 45 dakikası güzel geçmişken, ikinci yarısıyla beraber başlayan süreç ve gelinen bu nokta.

Samsunspor çok uzun bir aradan sonra galibiyetle tanıştı ama sadece galibiyetle tanıştı diyorum. Futbol anlamında yine birşey göremedim, umut alamadım ama futboldan öte şu süreçte galibiyet önemli olandı, bu da oldu. Ama haftaya ne olur ya da ondan sonraki hafta bunu kestiremiyorum. Benim bildiğim, Petkoviç'le bu yolun çok da uzun sürmeyeceği ve teknik direktör anlamında da Adnan Sezgin'in bir imza daha atacağı.

Çünkü Petkoviç de ülke şartlarına uymuş durumda. Medya ve taraftar baskısıyla bazı hamleleri oldu. 3-4-3'den çabuk vazgeçti, 4-4-2'ye döndü, 4-5-1'i denedi, birçok futbolcuyu izledik şu geçen zamana kadar ve belirli bir istikrar yok. Taraftar, Zenke Zenke diye bağırdı ve Zenke'yi bir anda kullanmaya başladı, oysa Zenke'nin yürüyecek hali yok ve o çok övdüğüm Zenke'nin de malesef bu seviyenin futbolcusu olmadığını görüyorum. Petkoviç'in de kafasında yatan bu değil büyük ihtimalle ama koltuğu kurtarmak adına hareket ediyor, kendi doğrularından koptu ve bu yol da çok uzun sürmez.

Samsunspor'un malesef Petkoviç'le geleceği yok diyorum, hocaya çok inanıyor olsam bile. Ama burada asıl suçu Petkoviç'de aramam, herşey oturmuşken bilgisayara ram takalım diye format atan yöneticiler, o yöneticilerin getirdiği futbol akıllarında ararım. MİY veya Orduspor'u gördükçe, Samsunspor'un bu imkanlarla neden daha fazlasını yapamadığı asıl sorulması gereken soru olacaktır...

Engin Baytar, Sercan Yıldırım'dan Özür Dilemiş Midir?


Fatih Terim'in takımlarının esas dayandığı nokta mücadeledir, savaşırlar, agresiftirler. Sezon başı ise takım için söylenen tam zıttıydı, kart bile görmüyordu bu takım ama savaşıyordu. Karabükspor maçında başladı herşey, Muslera'nın yediği kırmızı kart ve o günden bu yana yenen kırmızı kartlar bir yaşam biçimi oldu. Mücadeleci, savaşan bir takımın olmazsa olmazıdır aslında kart görmek, gerek pozisyon icabı, gerekse agresiflikten ama yenen hiçbir kartın Engin Baytar'ın yediği kırmızı kart gibisinden bir açıklaması olamaz.

Sorumlu davranmanız gerekir, o an takımın durumunu düşünüp. Yaptığınız hareket size birşey getirmiyor ama o hareketi de yapmaktan geri durmuyorsunuz. Sabri Sarıoğlu'nun Gaziantepspor karşısında çift sarıdan yediği kırmızı kartı hatırlayın. İkinci sarı kartında yaptığı hareket faul değildi ama o maçın da getirdiği şehvetle abartılı tepkisine devam etti ve kırmızı kart gördü. Takımın o an yaşadığı duruma bakınca yememesi gereken bir karttı ama o dakika sorumlu davranamadı. Bunu da aşabileceğini sanmıyorum, çünkü onun yapısı bu.

Engin Baytar da tartışılan bir futbolcu. Sorunlu damgasını üzerine yemiş, bu damganın üzerine de güzel çizimler yaparak bunu tasdikleyen icraatları oldu. Yeteneklerinden kimsenin şüphesi yok ve bu sorumlu damgasına rağmen kariyerine baktığımızda sürekli yükseliş gösteren bir isim, transferleri bizlere bunu gösteriyor. Ama fazlasıyla agresif, mücadeleci ve saha içerisindeki çoğu hareketi itici olabiliyor. Yine de fazlasıyla güvendiğim ve şans vermekten asla kaçınmayacağım bir isim olurdu, Fatih Terim de böyle düşünüyor.

Yediği kırmızı karta bakıyoruz. Kaleci hızlı bir şekilde topu oyuna sokmasın diye her maçta her futbolcunun yaptığı gibi kalecinin önünü geçiyor ama kaleci onu itekliyor. Bu penaltı yani, hatta yardımcı hakem de bunu gördü, bayrağını Galatasaray lehine salladı ve vazgeçti. Olabilir ama hata derim buna, gözden kaçabilir. Mesele değil bunlar, bu tip penaltıların çalındığını da fazla görmemişizdir zaten. Ama o Engin Baytar, kaleci topu oyuna soktuktan sonra gidip kaleciye çok sağlam bir kafa atıyor. Ne bileyim, göbeğine atarsın, hafif dokundurursun, var bunun örnekleri. Engin Baytar, bildiğin direk kafayı atıyor ve kırmızı kart görüyor, takımın da bütün ayarlarını haliyle bozuyor.

Yanlış bir hareket, fazlasıyla hem de. Fenerbahçe maçını da kaçıracak büyük ihtimal ve 1-2 haftalık vadede de takımın ayarlarıyla oynadı. Pişmandır elbet ama aynı şey yine olsa yapar, bu kesin bir durum. Engin Baytar'ı alan buna katlanır diyebilirsiniz ama Fatih Terim'in bu durumu yola koyacağını düşünüyorum. Eğer bu kırmızı kart olmasa, maçın adamı kim diye bizlere sorduklarında Engin Baytar cevabını verecektik.

Takıldığım nokta ise Elmander. Kasıt var, yok tartışmaları var. Elmander'i biraz tanıyan bilir, kasıtlı bir şekilde o hareketi asla yapmaz. Baytar'ın kırmızısını hatırlayın, kırmızı yedi diye fırça atıyordu Elmander ona. O fırçayı atan 10 dakika sonra o hareketi yapacak kadar cahil olamaz, tamamen topa gitmek isterken hiç önüne bakmadan koşmaya çalışıyor ve Hayrettin'in ayağını altına alıyor. Direk kırmızı, bu çok açık. Kırmızının da kasıtla alakası yok, arkadan yapılan bir hareket ve cezası belli. Ama Elmander'e yapılan yaklaşımlar da yanlış.

Son nokta ise şu, Engin Baytar acaba maçtan sonra Sercan Yıldırım'dan özür dilemiş midir?

26 Kasım 2011 Cumartesi

Galatasaray 2-1 Sivasspor / Üç Puanın Faturası

Tempolu oynayan, pozisyonlar bulan taraf Beşiktaş'tı. Melo'nun erken sarısından itibaren oynadığı kötü futbol, orta sahadaki ipleri de rakibe vermişti. O maçın 64. dakikasında gelen Melo - Baros değişikliği de ilk etapta beni şaşırttı, sonuçta üstün oynayan taraf rakibin ama sen ön liberonu alıp oyuna forvet sokuyorsun. O bölgeyi de Engin Baytar - Selçuk İnan ikilisine teslim ediyorsun. Kağıt üzerinde baktığımızda fazlasıyla hücumcu bir kadro ama o kadro önce Beşiktaş'ı durdurdu ve devamında da pozisyonlara giren, oyuna hükmeden taraftı.

Şöyle birşey var, o maçın şartları çok farklıydı. Ben bu hamleyi, o maçın şartlarına göre oluşan bir durum olarak bekliyordum. Böylesine bir ofansif kadronun, işi 90 dakikaya yaydığında neler yapabileceği kafamda soru işaretiydi, bu yüzden de Melo'nun yerine Ceyhun Gülselam'ın oynaması temel beklentimdi ama Fatih Terim'in alışkanlığıdır. İyi gördüğünün üzerine bir sonraki maçta da gider ve Sivasspor karşısında da böyle oldu.

Elmander üzerinden kurulu bir sistem aslında. Benim hep söylediğim birşeydir bu, 4-4-2 olmalı sahadaki sistem, Elmander'in yanında Baros veya Sercan'dan birini izlemeliyiz ama Antalyaspor maçında olduğu gibi, Baros ve Elmander'i dönüşümlü olarak sağ kanada çekip değil, ya da bu maç olduğu gibi Elmander'i biraz daha oyun kurucu gibi kullanarak. 4-2-3-1 gibiydi sahadaki sistem ve ilk yarıda organizasyon anlamında yine işlemediğini gördük. Çünkü biz bu tip sistemlerle oynadığımız sürece sahada bir 10 numaranın varlığını arıyoruz, artı olarak kanatlar temposuz ve çalışmıyor. Riera ve Kazım'ın savunma anlamındaki çabaları belki iyiydi, ama asıl olan hücumdur ve o tempoyu yansıtmamaları da hücumlardaki organizasyonsuzluğun büyük nedeni.

4-2-3-1 oynamanın diğer bir getirisi de Engin Baytar ve Selçuk İnan'a ön liberolar misali fazlasıyla savunma rolünü yüklemek. Bu anlamda onlar da başarılı, özellikle de Engin'in enerjisi onu sahanın yer tarafında üstün kılıyor ve golü de bu enerjisiyle buldu aslında. Bu kadar hücum fakirliğinin içinde ilk yarıyı 1-0 önde tamamlamak çok iyi oldu, çünkü Sivasspor biraz daha fazla hücumu düşündükçe biz pozisyonlar bulmaya başladık, Baros'u özellikle daha etkin kıldık ve 2-0'ı bulmakta kaçınılmaz oldu, futbol ve skor anlamında rahatlamış göründük.

Rahat kazanamama sendromu var ama, kazanamıyoruz, o skor bir şekilde 2-1'i görüyor. Bütün maç harika savunma yapıyoruz, hatasısız, rakip pozisyon bulamıyor ama gelen ani bir hata, maçı heyecanlı kılabiliyor ve devamında da oluşan panik havası. 71. dakikada yedik golü ve 10 dakika içerisinde de oluşan bu panik havası, gereksiz yere gerdiğimiz ortam ve kırmızı kartlar. Engin Baytar'ın yediği kırmızı kartın affedilecek bir yönü yok, Elmander'in ise kasıtlı bir müdahele yaptığını asla düşünmüyorum ama basıyor yani, kırmızı doğru. Yine de dikkatli olması gerekiyor.

İşte bu 9 kişi kalma durumu bize büyük bir fatura çıkardı. Gelecek haftaya üç cezalı futbolcu ve büyük ihtimalle de Elmander ve Engin'in Fenerbahçe maçında da yoklukları. Üç puan iyi ama bu fatura fazlasıyla ağır, sakatlıkların da sık yaşandığı bir ortamda, derbi kadrosunu nasıl oluşacak merak ediyorum...

GALATASARAY: 2 - SİVASSPOR: 1

Stat:
Türk Telekom Arena

Hakemler:
Bülent Yıldırım, Cem Satman, Erdinç Sezertam

Galatasaray:
Muslera, Eboue, Semih Kaya, Ujfalusi, Hakan Balta, Kazım Kazım (Dk. 76 Sercan Yıldırım - Dk 84 Servet Çetin), Engin Baytar, Selçuk İnan, Riera, Elmander, Baros (Dk. 76 Ayhan Akman)

Sivasspor:
Borjan, Uğur Kavuk, Navratil, Faty, Hayrettin Yerlikaya, Erman Kılıç, Kıvanç Karakaş (Dk. 64 Mehmet Nas), Kadir Bekmezci, Grosicki (Dk. 87 Kerim Zengin), Rasmussen (Dk. 64 Cerny), Pedriel

Goller:
Dk. 45 1 Engin Baytar, Dk. 59 Baros (Penaltıdan)(Galatasaray), Dk. 71 Erman Kılıç (Sivasspor)

Kırmızı kartlar:
Dk. 81 Engin Baytar, Dk. 89 Elmander (Galatasaray)

Sarı kartlar:
Dk. 10 Kıvanç Karakaş, Dk. 58 Borjan, Dk. 90 2 Faty (Sivasspor), Dk. 40 Ujfalusi (Galatasaray)

Lokavt Bitmiş


NBA, ince bir çizgi halini almaya başlamıştı. Sebebi de şu, NBA manyaklığı vardır hepimizde. NBA, bir tutku diyebilirim, bu yüzden lokavt süreci büyük acılar verdi. Orada alınan heyecan, adrenalin farklı birşey, basketbolun zirvesinde yaşamak.

Ama şu da var, lokavt derken önemli isimleri ülkemizde görmeye başlamıştık. Deron Williams ile başladı bu süreç. Şu an NBA'in en iyi iki oyun kurucusunden biri. Kafalardaki soru işareti şu oldu, acaba kendini tam olarak takıma verir mi gibisinden. Sonuçta lokavtın kalkması beklenen birşeydi ve kısa vadeli adımlar atılıyordu. Tabii Beşiktaş cephesinden baktığımızda olaya. Ama o Deron çok iyi bir sezon geçiriyordu, takımın lideriydi, harikalar yarattı, her Beşiktaşlının yeni sevgilisi olmak üzereyken, hatta olmuştu da ama lokavt bitti.

Üstelik işin Semih Erden ve bugün yarın gelmesini beklediğimiz Lamar Odom ayağı da var. Hüzün dolu bir durum Beşiktaşlılar ve özellikle de Ergin Ataman açısından. Umarım b planı hazırdır ama b değil alfabenin hangi harfinden olursa olsun bir plan yaratılsa da Deron'un yerini hiçbirşey tutmayacak gibi.

En kötü tarafı da şu oldu aslında, tam iş mahkemeye gitti, lokavt uzun sürecek ve sezon iptal olacak derken bu lokavtın bittiğinin haberinin gelmiş olması.

İşin Galatasaray, Anadolu Efes ve Türk Telekom tarafları da var tabii. Zaza konusundan bakalım olaya. Az oynadı ama öz oynadı, takımı belki de Euroleague'de Top 16'ya taşıyarak gidiyor, efsanevi diyebileceğimiz bir performansın ardından. Keşke daha uzun kalabilseydi ama yapacak birşey yok, yarın güzel bir veda onu bekliyor olacak ama bizim açımızdan güzel olan taraf şu. Sistem takımıyız, lokavtın da biteceğini biliyorduk aslında ve kısa vadede hedefimize ulaştık.

Anadolu Efes açısından baktığımda ise Ersan İlyasova'nın durumu karışık. NBA'e dönüp kontratı iptal ettireceği konuşuluyor ama ne olur, biter zamanla göreceğiz. Çok formdaydı, takımın belki de en önemli kozuydu ama onun da ayrılığı kısa vadede görünen.

Lokavtın kazananı ise Mehmet Okur'dur. 2 yıldır sakatlıklarla uğraşıyor, 32 yaşına geldi ve NBA devam etseydi de geri dönmüş olsaydı, belki de böylesine bir dönüş gerçekleştiremezdi. Harika işler yaptı Türk Telekom'da, eski günlerine dönüş sinyallerini verdi, bizlere neden çok özel bir uzun olduğunu tekrar gösterdi ve tamamen hazır bir şekilde NBA'e dönüyor. Onun açısından çok iyi geçen bir dönem yaşadık.

Bu tip birçok isim var, hepsi geri dönüyor şimdi ama NBA'in başlıyor olması güzel. 25 Aralık'ta heyecanın başlayacağı söyleniyor, belki biraz eksik olacak sezon ama olsun...

25 Kasım 2011 Cuma

Stevie Wonder & Kobe Bryant

Stevie Wonder üstada dalmışken gördüm bu fotoğrafı. 2009 yılında ESPY Awards'ın Kobe Bryant'a en iyi takım oyuncusu ödülünü verirken...

Carlos Tevez Transfer Hattı


Milan'ın yıllardan bu yana gelen bir rehabilitasyon havası var. Eski yıllara baktığımızda yaşı daha geçkin ama kendini kanıtlamış isimlere yönelirlerdi, şimdi ise 26-27 civarındaki düşüş gösteren 1-2 sezon öncesinin yıldızlarına. Robinho böyle bir isimdi mesela, fazlasıyla sorunlu bir futbolcuyd. Yine de beklentilerin uzağında ama en azından sorun teşkil eden görüntüsü gitti. Ama onun da müthiş kariyeri malum. Her gittiği takımdan depresyona girerek ayrıldı, ülkeme dönmek ve artık burada kalmak istiyorum dedi ama söz konusu Milan olduğunda bütün sözler çöp olacaktı haliyle.

Tevez de bu yolda, Robinho'yla benzeş gösteren birçok özelliği var. Şunu diyebiliriz ama, Tevez'in Premier Lig'de yaptıkları çok daha fazlası. Yani iyi bir Tevez, çok can yakar ama o iyiyi bulabilmek en büyük bulmaca. Sorunlu bir futbolcu, bugün bunu ister yarın başkasını, bu yüzden uzun vadeli hareket edemezsiniz, sıkıntı yaratır.

Tabii Milan'da oynamakla, City'de oynamanın farklılıkları da var, zaten bu yüzden Tevez'in verdiği o sözlerin çöp olduğunu düşünüyorum. Güney Amerika'ya dönmek istiyorum derken bir anda İtalya'ya bir u dönüşü, bunun da sebebi Milan'ın ağırlığından. Avrupa bana göre değil gibi sözlerin zaten uçacağını düşünüyordum, Tevez'in amacı City ile yolları ayırmaktı ve başardı. İnce ince işledi bu sezonu, oyuna girmeyi reddetmeler gibisinden ve transferin bir numaralı yıldızı konumuna gelmiş bulunmakta. Konuşulan bonservis bedeli de 30 milyon avro, Tevez için değer ama Tevez'le kaç sezonu düşündüğünüze bağlı bir durum bu.

Tevez'in olası Milan transferi konumunda heyecan duyulacak bir yan var tabii. O da Ibra ile nasıl bir uyum içerisinde olacağı, heyecan verici bir ikiliye şahit olacağız ama rol çatışmaları ve egolar işin içerisine girmediği sürece...

Deron Aşısı Tutar ve Odom da Beraberinde Gelir

NBA lokavtı büyük bir nimet. Günler ilerleyip, lokavtın süresi uzadıkça da bu sezonun iptali ihtimal olarak daha da güçleniyor ve yıldızlar birer ikişer ABD dışına doğru kaymaya başladı. Her gün 1-2 isim erezyon misali kayıyor NBA'den ama ses getirecek isimlerin gelişi bir başka oluyor.

Deron Williams'dan sonra Lamar Odom bu konudaki ikinci halka oldu, Beşiktaş adına tabii. Deron aşısı tuttu çünkü, Deron inanılmaz işler yapıyor. Takımın lideri durumunda ve en güzeli modu asla şu değil. ''Yarın lokavt biter, ben kendimi hazır tutayım, takımın geleceği beni ilgilendirmez, bugün varım ama yarın yokum'' gibisinden. Bu da güzel olan işte, şu an Beşiktaşlılar açısından Deron bir sezonda efsane konumuna erişecek düzeyde ama takım için aynısını diyemiyoruz. Takviye lazım, daha bi takım olmak lazım.

Lamar Odom'un da katkısı kaçınılmaz olacaktır. Avrupa'ya gelen NBA oyuncuları için buralara uyum sağlama durumu sorun teşkil ediyor, kafalardaki soru işareti bu aslında. Çok aykırı bir basketbol var burada, NBA'e göre ve Dünya Şampiyonaları'nda da ABD'nin bunun sıkıntılarını yaşadığı dönemleri biliyoruz. Odom için durum değişiyor tabii, son Dünya Şampiyonası'nın en değerli isimlerinden biriydi ve Avrupa basketboluna müthiş bir yatkınlığı olduğunu gördük. Pivot oynamasına, pek de sevdiği bir pozisyonda olmamasına rağmen turnuvanın en iyilerinden biri oldu, onu değerli kılan muhteşem fendimentalı izletti bizlere.

3-4-5 gibi pozisyonları oynayan, muhteşem bir basketbol sezgisine sahip, oyun kurucu misali bir basketbol zekası olan ve farklı bir oyuncu yani. Beşiktaş'ta da katkısını fazlasıyla göreceğiz ve bu topraklar bir NBA yıldızına daha şahit olmak üzere. Tabii işin magazinsel boyutu ayrı, Kardashian kardeşler geliyor akıllara, Beşiktaş Odom'la Acun ise Khloe Kardashian'la anlaştığı yönünde espiriler de dönmeye başladı.

24 Kasım 2011 Perşembe

Semih Kaya İle 5 Yıl Daha

Sezon başında kampa katılan çoğu genç futbolcu şu anda kadroda yok, her sezonda da böyle oluyor aslında. Gelenek gibi, gençler kampa katılır ama çoğunu takımda göremeyiz, başka takıma kiralık giderler, sonra dönerler, yeniden kampa katılırlar ama genellikle kadroda kendilerine yer bulamaz ve takımdan ayrılırlar.

Çoğumuz Semih Kaya için de böyle birşey bekliyorduk aslında. Zamanında büyük umut beslenen ama verilmesi gereken şansların geç verildiği, bir de üstüne sakatlık belasının üzerine yapıştığı bir futbolcuydu. Kiralık olarak değişik takımlarda şans buldu, kendini bir ölçüde gösterebildi ama kamp kadrosunda yine yerini aldı. Kampta ise herkes zayıf halka olarak görürken onu, Fatih Terim'in ilk günden bu yana üzerine düştüğü bir isim oldu ve bugünlere geldik.

Servet Çetin, Gökhan Zan, Ujfalusi, Hakan Balta, Eboue ve Ceyhun Gülselam'ı stoper rotasyonunda düşünüyorken, Semih Kaya'yı en arka sıraya eklemiştik ama o en arka sıradaki futbolcu bugün en ön sıraya yerleşmiş durumda ve hakettiği üzere sözleşmesi 5 yıl daha uzatıldı. Yani 2015-2016 sezonuna kadar Galatasaray forması giyecek, zaten bu çizgide devam ettiği sürece de çok farklı yerlerde de kendisini görmemiz mümkün.

Bu da şunu gösteriyor, erken pes etmek, havlu atmak yanlış. Yeteneğin varsa o yetenek baki kalan, senin bunun üzerine ne kadar koyduğun önemli. Uzun sakatlıklar yaşadım ya da bir türlü şans bulamıyorum, küçük takımlara kiralık gönderiliyorum, sürekli yedek kaldım gibi şeylerin maziye doğru yol aldığını gösteriyor Semih Kaya.

Kimse ummuyorken bir anda çıktı, geldi. En güzeli de bu aslında, hesaplamadığın bir durumun sana pozitif bir etki sağlaması ve bu sayede edindiğin yol.

Şu da işin can sıkıcı, ilginç tarafı aslında. Son haftaların müzmin yedeği ve ligin devre arasında mutlaka takımdan ayrılır gözüyle baktığımız Servet Çetin, Semih Kaya'nın yükselen performansı karşısında takdirini sunmuş, bu güzel ama Semih Kaya benim veliahtım tarzında da bir açıklama yapmış. Ne denli büyük bir hayal kırıklığı. Bülent Korkmaz gibisinden efsaneler çıkar ve şu isim benim veliahtım der anlarım ama Servet Çetin'in ne gibi bir efsane yönü var ve şu yaşında düştüğü konuma da bakınca ne kadar talihsiz bir açıklama di mi?

23 Kasım 2011 Çarşamba

Ey Gidi Orjinal Ronaldo

Vay arkadaş derler ya, işte öyle bir durum bu. Ey gidi orjinal Ronaldo, seni bu hallerde görmekte varmış diyesi geliyor insanın...

Elmander, Baros Ya da Daha İstikrarlı Bir Golcü #2


Galatasaray'ın sezon başından bu yana bitmek bilmeyen transfer gündeminin odak noktası forvet transferi. Sezon başında da çok uğraşıldı, Elmander'in transferi ve Baros'un varlığına rağmen. Üst düzey bir isim istendi, biraz da sansasyona yönelik. Drogba rüyalarına daldık hep beraber, ha geldi ha gelecek diye. Sonrasında Klose ismini duyduk, yine heyecanlandık ama geldiğimiz noktada elde Elmander ve Baros var, bunun üzerine son günlere doğru Sercan Yıldırım transfer edildi.

Yine aynı gündem söz konusu, hem de olmazsa olmaz cinsinden. Belli ki ligin ara transfer dönemi geldiğinde iyi bir forvet transferi göreceğiz, hatta ihtiyaca yönelik 2-3 isimle daha kadro takviye edilebilir. Tabii istenen bir forvet oyuncusu da transfer döneminin yıldızı olacak, o ayarda bir isim. Kim gelir bilemiyoruz, gündemde birçok isim dolaşıyor, Berbatov gibi misal ya da Ünal Aysal'ın tarif yönteminden yola çıkarak bazı isimleri akıllara getiriyoruz.

Bütün bunlar bir yana, şu doğrudur ama. Galatasaray'ın iyi bir forvete, Baros'un ilk sezonu misali istikrarlı bir şekilde gol atacak futbolcuya ihtiyacı var.

Görünen şu. Elmander'in tarzı çok farklı. Elmander kendinden ziyade yanında oynayan ismi ya da arkasındaki hücumcular adına çalışan, forvetin ekstra işlerini yapan ama gol istikrarı da çok iyi seviyede olmayan bir futbolcu. Bu sezon 10-12 aralığında gol atabilir ama 20'i geçtiğini fazla göremeyiz, geçmiş kariyerine bakarak bunu söylüyorum aslında. Baros da bu tarzda bir isimdi ama ilk geldiği sezon patlama yaptı ama Elmander farklı bir futbolcu. Bir 11 kursam Elmander'i direk yazarım ama mutlaka yanında iyi bir santrafor olur, ikili olarak yaratılacak sinerji çok daha büyük çünkü.

Baros'a baktığımızda ise eski günlerden çok uzaklarda, sakatlıklar onu çok yıprattı. Her sakatlık dönüşünde iyi döndü, gol atarak geldi ama son dönüşü malesef iyi olmadı. Kasım'ın ayının sonları geliyor ama Baros'un hala fizik anlamda yetersizliği söz konusu ve bu durum da onu gözden çıkarmaya doğru yönelten süreç. Oysa iyi bir Baros dediğimizde başka forvet aramazdık, güveni bize fazlasıyla vermişti ve bu yüzden çok sık sakatlanmasına rağmen sözleşme yenilendi, ona duyulan o güven fazlasıyla gösterildi.

Bu durumu da anket yapmıştım, Samsun'da olduğum süreçte anket sonuçlarını yazamadım malesef, yoksa çok önceden biten bir anketti. Şu sıralar devam etse belki de sonuç farklı çıkardı diyebilirim. Hangisi diye sormuştuk ve yüzde 42 Elmander demiş. Bu da onun futboluna duyulan saygıdır, gerçekten çok ekstra işler yapıyor ve iyi bir transfer olduğunu fazlasıyla gösterdi. Yüzde 31 ise daha istikrarlı bir golcü demiş, yukarıda da bahsettiğim gibi yeni bir transfer gerekliliği. Baros ise yüzde 26 seviyesinde ve giderek kan kaybediyor...

25 Yılın Özgüveni Handikap Mıdır?

Şampiyonlar Ligi'nde son maçlara girilirken, gruplarda en büyük sürprizi C Grubu yapıyor bize. Oysa kuralar çekilirken, kendi adıma konuşmam gerekirse; Benfica, Galati ve Basel'in olduğu gruptan United yata yata çıkar diye düşünmüştüm. Evdeki hesap tabii ki çarşıya uymadı. United'ın lige biraz daha önem vermesi ve Ferguson'un belki de ilk kez kendine çok güvenmesinden ortaya çıkan bir handikap durumu yüzünden oldu sanırım bu durum... Öyle ki grupta kağıt üzerinde United'a en yakın takım olan Benfica deplasmanına as takımdan sadece Evra ve Rooney'i onbirde başlatarak çıkmıştı. İlk maç 1-1 berabere bitti. Benfica deplasmanının ardından Basel'i Old Trafford'da ağırladı Manchester. İlk maçta olduğu gibi ikinci maçta da as takımdan 2 oyuncuyu sahaya sürdü Sir. Sonradan değişiklikler falan olsa da, bu maçta da yine beraberlikten kurtulamadı ve 3-3 berabere kaldı iki takım. Galati grupta en zayıf takım gibi görünse de, Galati maçları da zorladı United'ı. Ama hem içerde hem de deplasmanda oynanan maçlarda 2-0 galip gelerek puanını 8'e yükseltti United.

United puanını 8'e yükseltirken, Benfica da adeta United'ın izinden gidiyordu. Galati maçının ilkini kazandı, Basel ile oynanan maçlardan kendi evinde olanda berabere kaldı, deplasmanda olanda galip geldi ve son maçlardan önce tıpkı United gibi 8 puanı yakalamayı başardı. Grubun en kritik maçı ise dün akşam oynandı. Benfica, Manchester deplasmanına konuk giderken iki takımın puanları eşitti, averajları ise United'ın 4, Benfica'nın 3'tü. Maçın henüz başında Phil Jones'un kendi kalesine attığı gol ile, Benfica 1-0 öne geçti. Daha sonra Berbatov'un ilk yarıda, Fletcher'ın ikinci yarıda attığı iki gol United için bir geri dönüş ve nihayet Şampiyonlar Ligi'nde rahat bir nefes demek gibiydi adeta... Tabii rüya uzun sürmedi. Fletch'in attığı golden 2-3 dakika sonra Aimar'ın attığı gol ile sona eren maç, United, Benfica ve hatta grupta dünkü maç da dahil 8 puan toplayan Basel için hala sonu gelmeyen umutlar demekti. Son maçlara 7 Aralık'ta çıkılacak. United, Basel deplasmanına giderken, Benfica da Galati'yi konuk edecek. Benfica'nın daha rahat olduğunu düşünsek de, yine başlıktaki ve ilk cümlelerdeki olaya dönüyoruz. 25 yıllık birikimin sağladığı özgüven sıkıntı mı olacak United ve Ferguson için, yoksa 25 yılın tecrübesi sayesinde üst tura kalarak yola devam mı diyecek United. Hepsinin cevabını 7 Aralık gecesi almış olacağız. Gönlümden geçen tabii ki United'ın yine finale kadar yürüyerek 4 sene ardından bu sene yeniden kupayı kaldırması. Bekleyip göreceğiz.

Bu da maçın özeti;

22 Kasım 2011 Salı

Kısa Bir Milli Takım Değerlendirmesi

Samsun'da olduğum sürede atladığım bir konu oldu bu. Milli Takım'ı değerlendiremedik ve son 2 haftada da birçok gelişme yaşandı. Hırvatistan'a çok rahat bir şekilde elenişimiz ve Hiddink'in de bu tablo neticesinde gönderilişi gibi. Devamında da Abdullah Avcı hamlesi. Beklenen şeylerdi aslında, şaşırtıcı bir durum yok desem yeridir ama tablo üzüntü verici. Hiddink'le oluşan büyük umutlar, Euro 2012 sevdası, kör topal şekilde play-off'ları görmemiz ama beklenen bir şekilde de Euro 2012 umutlarının çöp olması.

Hiddink hakkında konuşulacak fazla bir durum yok aslında. Asıl sorunun temelden geldiğini, bütün ihaleyi de Hiddink'in üzerine yıkmanın yanlış olduğunu ben de biliyorum ama vitrindeki isim o. Çok büyük bir marka Hiddink, olduğu yerde de büyük hayaller kurmanın haliyle bir yanlışı yok. Başarı garantili teknik adam kavramı vardır, başarının hiçbir şekilde garantisi olmamasına rağmen. Bugün baktığımızda da Dünya'nın sayılı teknik adamlarından biri, hatta işi Milli Takım'a indirgediğimizde ilk 3 teknik adamdan biri diyebiliriz. Özellikle de Türkiye ayarına yakın, hatta daha düşük Milli Takım'larda gösterdiği başarılara bakarak.

Olmadı ama, malesef gelinen nokta büyük bir hüsran. Israrla yanlış futbolcu tercihleri, formda olana fazla güvenememek, gençleşme hedefini koymak ama gençleşememek, doğru bir planın ortaya koyulamaması derken her başarısız teknik adamın arkasından söylediklerimizi Hiddink'in de arkasından söylüyoruz ama bu dönemin başarısızlığı bana sorarsanız çok daha büyük. İşin özü şu aslında, ben Hiddink'in bize saygı duymadığını düşünüyordum, düşündüğüm gibi de oldu ve bu noktayı gördük. Hiddink hakkında çok yazdık ettik, uzun uzun konuşmanın manası yok.

Milli Takım için şunları diyoruz. Ekol olalım, gençleşelim, oyun karakterimiz olsun, pozitif bir futbol sergileyelim ama o ruhu da kaybetmeyelim. Hiddink'in başarısızlığının temel nedeni de bu. Milli Takım, başka doğrular kazanmak isterken kendi doğrularını kaybetti. Bu açıdan da bakınca teknik ekibin de ne kadar yetersiz olduğunu görüyoruz aslında. Abdullah Avcı'dan beklediğim temel şey de bu aslında.

Ekol olmak bir yana, bu uzun vadeli bir hedef ve bu hedefe de ancak istikrarla ulaşabiliriz. Bunun için konuşmanın çok erken olduğunu düşünüyorum ama 2014 hedefi öncesinde de gençleşmenin, yeni yüzlerin takıma katılmasının ve formda olanın da hakkının verilmesi çok önemli. İyi futbol, doğru bir sistem, saha içerisinde gösterilecek kalite elbette çok mühim ama Milli Takım'ın da bazı doğruları var ve bu doğruları kaybetmemek gerekiyor. Düştüğü anda yerden kalkmasını bildiği gibi ya da bazı maçlarda o ruh dediğimiz kavramın ortaya çıkması gibi.

Abdullah Avcı, çok sevdiğim bir isimdir ve bu görevi de hak ettiğini düşünüyorum. Yeni yüzler ve doğru bir yapılanmayla başarılı olabiliriz, bunun için önümüzde büyük bir zaman var ve 2012 yılı bu temelleri atmak adına belirleyici olacak...

Nuri Şahin & Mourinho

Çok önemli bir an bana göre. Real Madrid forması altında Türk futbolcusunun oynaması bir yana, o futbolcunun bir Şampiyonlar Ligi mücadelesi öncesinde çıktığı basın toplantısı, üstelik Mourinho'yla beraber. Nuri Şahin'i henüz izlemeye başlayamadık ama geleceği noktayı şimdiden tahmin edebiliyorum. Mourinho'nun onun üzerinde ısrarla durmasından, Cristiano Ronaldo'nun da onun hakkında söylediği güzel sözlere kadar...

Kara Şey Seni


Ülkemizde böyle şeyler olmaz deriz, hatta siyahi futbolcular çok da sevilir deriz. Sevilir de yani, bu tip birçok idol isim var ama iş rakibe dayandığında böyle şeyler görmeye başladık. Dünya futbolu bu tip durumlara savaş açmışken malesef ülkemizde de bu tip şeyleri görmek üzücü, bi ırkçılığımız eksikti, bunu da gördük.

Bazı taraftarların yaptığı bir yana, BJK TV'de yaşanan hadisenin açıklanacak bir noktası yok. Bütün Beşiktaşlılara asla indirgenemez bu konu, Beşiktaşlıyım diyen de zaten bu olaya tepkisini gösterir ama yönetim katından bu konuda bir hamle bekliyorum, bunun açıklanacak bir noktası yok. İnanın bi ırkçılığımız eksikti, bunu da yaşamak en ağırı.

Atilla Çelik, twitter'dan çok güzel yazmış, başlığı da ondan aldım zaten, onun iki cümlesini buraya yazarak, ben de tepkinin altına imzamı atıyorum...

Birisi sana kurşun yağdırdığında yere kapaklanırsan bil ki sıkanı tahrik etmişsindir. Suçlu sensin. Galeyana getiren sensin. Dombili sensin.

Eboue sen bir dombilisin! Galeyancısın, yancısın, madafakasın. Atanlar mı? Onlar cici, çok cici, bembeyaz, lekesiz. Kara şey seni!

21 Kasım 2011 Pazartesi

Yükseliyor, Gelişiyor, ''Yürüyedur'' Dedirtiyor


Tekmeye kafa uzatan, mücadeleden asla kaçınmayan futbolcuları düşünelim, yani onların saha içerisindeki ruh hallerini. Benim gözlemim, genelde bu futbolcular sadece topa değil, hayata karşı da agresif olurlar. Oraya sararlar, buraya sararlar, kendi takımları açısından baktığımızda kahraman olurlar ama rakipler bu tip futbolcuları hiç sevmezler gibi. Lorik Cana'yı gördük geçen sezon mesela ya da daha üst modeli gibisinden Felipe Melo, bi arkaya baktığımızda Ujfalusi gibi.

Lider karakterleri vardır, hem de doğuştan gelen. Sorumluluk almayı severler, savaşa gidiyorsanız en önde saf tutacak isimlerdir bunlar aslında.

Bir de Semih Kaya'ya bakıyorum ve bugüne kadar pek görmediğimiz bir profil var. Mücadelesi üst düzeyde olan, tekmeye kafa uzatan bir yapı ama bir o kadar da hırslı. İşin belki de güzel yanı da bu değil mi, hırsını dışarı pek yansıtmıyor. Oldukça profesyonel bir yapı. İşini yapıyor, hem de en iyisi olarak, üzerinde taşıdığı formanın kıymetini biliyor, saha içerisindeki vefası üst düzey ve haliyle de üzerine koyarak ilerlemeye devam ediyor. Henüz 3 haftadır oynuyor ama gösterdiği performansa baktığımızda da çok iyi bir stoperi, hem de bizim içimizden gelen birini kazanmanın gururunu yaşıyoruz.

Geç oldu tabii ama güç olmadı bir bakıma. Yaşadığı sakatlıklar önünde engel oldu ve zamanında verilmeyen şanslar. Fatih Terim'in sevdiğim bir yanı işte, kazanmasını biliyor, formayı aldığında da bırakmayan futbolcuya tapıyor.

Semih Kaya yola böyle devam etsin, önümüzde uzun yıllar var daha. Umarım bu karakteri de yıllarca yansıtır, sahanın en mücadeleci futbolcusu olur ama sadece işine bakar, o hırsını yüzüne değil de oynadığı futboluna yansıtır. Sadece Galatasaray değil aslında, Türk futbolu da çok güzel bir karakter kazanıyor diyebilirim, futbolculuğun dışında da.

Baros Oyuna Girer Ve.. / Beşiktaş 0-0 Galatasaray

Karabükspor karşısında Muslera oyundan atılana kadar geçen süreç ve Beşiktaş karşısında Melo & Baros değişikliğiyle yakalanan ivme. Hepsinin altında 4-4-2 sistemi var ve ben bunu ısrarlı şekilde dile getirmeye devam edeceğim.

Beşiktaş karşısındaki oyunu kısa bir özet geçelim. İlk 20 dakika her iki takımın da kontrollü olduğu ama Galatasaray'ın pozisyonlar bulduğu bir zaman dilimiydi. Sonrasında Melo'nun yediği erken sarı kart neticesinde yapabileceği agresifliğin alt limitlerinde dolaşması ve kanatların savunmaya olan yardımının da bir o kadar düşmesi neticesinde Beşiktaş'ın yakaladığı tempo ve Quaresma ile Simao gibi yıldızların açık alanda yaratabildiği tehlikeler.

Şanslıydık o dakikalarda, Muslera'ya da dua ediyoruz tabii. İlk yarının sonuna kadar maç böyle geçti. Orta sahada agresif olamadık, Melo ve Ayhan oyun içerisinde fazlasıyla düştüler ve Ernst, Aurelio gibi mücadeleci isimler karşısında da hakimiyeti rakibe kaptırdılar. İlk yarıyı gol yemeden kapatmak bu yüzden önemliydi, ikinci yarıda da Sabri'nin orta sahaya geçişi ise bu mücadelesizliğe alınmak istenen bir önlem gibiydi ama onun da sakatlanıp oyundan çıkması farklı planlara itti bizi. Riera'nın oyuna girmesi bizi biraz daha 4-2-3-1'e yönlendirdi ama Melo & Baros değişikliğiyle 4-4-2'ye döndük ve 64. dakikadan sonra Galatasaray'ın yükselen ivmesi vardı.

Şimdi bakalım. Rakip daha önde oynuyor, tempo yakaladıkları anda etkili oluyorlar. Bu tempoyu nasıl durdurursunuz ?

Genelde teknik adamlar daha savunmacı isimlerle rakibi durdurup, kontra umudunu doğururlar. Şunu söylemeli, Sercan Yıldırım dışında kontra oyuna yatkın olabilecek bir futbolcumuz yok. Bu yüzden de Fatih Terim risk alıp Melo ile Baros'u değiştirdi, 4-4-2'ye geçiş yaptı. Selçuk İnan ve Engin Baytar'ı 4-4-2'nin göbeğinde izledik ve tempo yakalamış, hücum eden bir rakip karşısında bu orta saha intihardır deriz normalde ama böyle olmadı. Bu değişiklikten sonra Galatasaray hücum etmeye, topu rakip yarı sahada tutmaya başladı. Seri pozisyonlar ürettik diyemem ama galibiyeti kaçırdık, maç bize de döndü gibisinden diyebileceğimiz durumlar oluştu. Riera'nın sol tarafta oyunu tutması, Selçuk İnan'ın oyunun iki yönünde de lider konuma geçmesi, Elmander'in Baros'dan sonra rahatlaması ve daha akını seven bir Galatasaray.

Taraftarın oyunu oynatmamak adına gösterdiği çaba ya da Galatasaray açısından konuşursak bazı görünen köylere kılavuz bulma gerekliliği farklı konular, bu yüzden bunlara sonra girmeliyiz. Şimdilik 4-4-2 ve Semih Kaya ekseninde kalmaya devam ve Muslera'ya da gösterdiği bu müthiş performans neticesinde edilmesi gereken teşekkür. İyi yolda olduğumuza inanıyorum, yeter ki şu hücumdaki organizasyonsuzluğa bi hamle yapalım...

3 Takım, 3 Şampiyonluk Karşınızda Beckham!

Manchester United ve Real Madrid'in ardından LA Galaxy'de de şampiyonluğu yaşadı Becks. Buradan Amerika'daki misyonunu tamamladığı anlamını çıkarabiliriz. Ki bu bize, artık yeniden Avrupa yollarının Beckham'a göründüğünü müjdeliyor. Başta PSG'ye şüpheyle bakıyordum ama caydım. Beckham, Avrupa'ya dönsün de, ister PSG'ye gitsin, ister QPR'a gitsin, isterse buyursun Galatasaray'a gelsin. Efendim? Sol açık mı demiştiniz?

16 Kasım 2011 Çarşamba

Euro 2012'de yOĞUZ

Başlık Sporx'ten arak. Ama aylardır her maç öncesi Oğuz Çetin'e söylediklerimiz ve kadro üzerindeki etkisini düşünmemiz göz önünde bulundurulunca, daha şahane bir başlık bulunabilir miydi bilmiyorum. Günah çıkarma zamanı geldiyse eğer, suçu sürekli Oğuz Çetin'e yüklüyor olmak da doğru değil aslında. Oğuz Çetin sonuçta orada yardımcı sıfatıyla oturuyor. Pekala başındakiler kendi işine bak diyebilirlerdi. Hiddink, İstanbul'da oynanan maçtan sonra "ama rakibin futbolcuları Premier League'de, Bundesliga'da oynuyorlar" diyerek tuhaf bir açıklama yapmıştı. Kabul, bizim oyuncuların arasında üst liglerde sürekli oynayan bir oyuncu yok. Fakat şöyle de bir durum var ki, o çok övündüğümüz 2002 döneminde de, 2008 döneminde de yoktu. Hiddink ile ilgili çok güzel bir tespit vardı twitter'da. Güney Kore'ye gitti, onların başarıya aç olmalarından faydalandı, Avustralya'ya gitti, onların atletikliğinden faydalandı. Ama Türkiye'ye gelip, Türklerin duygusallığından faydalanamadı Hiddink. 

Kulüp takımları sürekli maç yaptığından belli bir sisteme oturtarak istediğiniz kıvama getirebilirsiniz. Ama milli takımlar düzeyine geldiğinde olay, ki özellikle Türkiye'de, maalesef işler sistem kurmayla yürümez, yürümüyor. Sistem ancak içine bir parça da duygusallık katılırsa iş görüyor. Yoksa Hiddink&Türkiye birlikteliğinde olduğu gibi, şiddetli geçimsizlik olarak erkenden sona eriyor. Türkiye biraz bireysel yeteneğin de üzerine yattı itiraf etmek gerekirse. Arda'nın attığı son anlarda gelen goller, ite kaka da olsa play-off'lara çıkmaya yetti. Peki ya sonra? Sonrası olmadı işte. Tüm takımın yükünü, tek bir oyuncunun üzerine yüklerseniz, o oyuncu şirazeden çıkıyor. Takım olmak demek tüm o yükün eşit olarak paylaşılması demektir oysa... İş yine dönüp dolaşıp yanlış kadro seçimine geliyor ister istemez. Yukarıdaki kadrodan Sinan'ı, Ömer'i, daha sonradan oyuna giren Gökhan'ı, ilk maçta hatta taa grupların başından beri takımda görebilsek, Hiddink biraz işin içine duygusallık katabilse, şimdi ne durumda olurdu acaba 2012'deki yerimiz? 

Gelelim vedalaşma kısmına. Hiddink ile yollar ayrıldı yanlış değilsem. Lütfi Arıboğan dün gece "Hiddink ülkesine döndü fakat henüz konuşmadık" falan dese de, bu işin bittiğini cumadan beri konuşuyoruz aslında. Hatta bize göre, yerine gelecek olan isim bile belli; Abdullah Avcı. Açıklama ne zaman yapılır, Abdullah Avcı mı gelir, gelirse neler yapar hepsini zaman gösterecek. Hiddink'le kimyamız tutmadı. Yolu açık olsun. Takdir ve alkışlar ise Sleven Bilic'e gidiyor. Genç Hırvat takımının genç hocası olarak çok güzel işler yapıyor ve yapmaya da devam edecektir mutlaka. 2012 Avrupa Şampiyonası'nda kimlerle karşılaşırlar bilmem ama, rakiplerine soğuk terler döktürecekleri kesin. Biz mi? 2014 Dünya Kupası'nı hedefliyoruz ve her turnuvanın başında olduğu gibi, bu turnuvadan önce de "2002 ruhunu", "2008 ateşini" yeniden canlandırmak için müthiş bir yapılanma içine giriyoruz!!! Sahi bu filmi kaçıncı seyredişimiz?

10 Kasım 2011 Perşembe

2008 vs. 2011

Euro 2008'de, A grubunda, Portekiz'in ardından grup ikincisi olarak çeyrek finale çıkma hakkını kazanmıştık. Çapraz eşleşme nihayetinde de B grubu birincisi Hırvatistan ile çeyrek final oynama şansı kazanmıştık. Ama ne maç olmuştu! 90 dakika boyunca pozisyonlar sonucunda gol olmayınca, maç uzatmalara gitmişti. Uzatmaların 119. dakikasında Klasnic'in golüyle 1-0 öne geçti Hırvatlar. Biz? Yıkıldık tabii. Gerçi yıkılma uzun sürmedi. Bu golden 2-3 dakika sonra, uzatmanın uzatmasında, Semih'in o golü geldi. Semih'in golüyle birlikte maçın uzatmalarının da sonuna geldik. Penaltılara kaldı maç. 


Bugünlerde çoğu takımın rüyasını süsleyen, gerçi o zaman da öyleydi, Modric topun başına geçen ilk isim oldu. Fakat penaltıyı gole çeviremedi. Modric'ten sonra bu sefer Arda'daydı sıra. Arda, golü attı. Sıra Srna'ya gelmişti. Srna yeniden eşitliği sağlayan isim oldu. Tabii avantaj bizdeydi. Avantajı gerçeğe çevirip hepimizi mutluluğa boğanlar ise Semih ve Hamit'in penaltıları oldu. Atılan golleri konuştuk. Fakat asıl konuşulması gereken isim Rüştü'ydü bu maçta. Volkan'ın yedeği olarak çıktığı maç boyunca yaptığı kurtarışlar yetmedi ona, bir de Petric'in penaltısını kurtardı. Sonra herkesin Rüştü'nün tepesine çullandığı bi sahne var gözümün önünde... Başka bir şey hatırlamıyorum. Yarı finale çıkıp Almanya'ya elendiğimiz gündeki üzüntü bir yana dursun, çeyrek finalde Hırvatlara karşı aldığımız bu galibiyet ve turun gelmesi, futbolda unutulmazlarım arasında yer alacak. 


Kader yine bir eleme turunda, fakat bu kez şampiyona başlamadan önce, Türkiye ve Hırvatistan'ı karşı karşıya getirdi. 2012 Avrupa Şampiyonası'na iki takımdan birisi gidecek şimdi. 2008 Haziran'ında bize turu getiren, hırs, oyundan kopmama, inanç ve evet kabul biraz da şanstı. Bugün hırsın ve şansın yerini sistem aldı diyebiliriz. En azından almaya çalışıyor. O gün Fatih Terim'in takımıydı Türkiye, bugün Guus Hiddink'in takımı. Ben açıkçası Fatih Terim'in takımını daha çok benimsemiştim. Guus Hiddink'in takımı gibi sakin, oturaklı, bazen beraberlik bile yeter kafasında olan bir takım bana hep çok uzak geldi. O hırsı, ateşi, arzuyu göremiyorum takımda. İnsanlar buna işini profesyonelce yapmak diyorlar, haklılar da... Fakat şu da var ki, bu maçta bize profesyonellik değil, hırs, azim ve  kazanma isteğiyle gözü parlayan futbolcular lazım. Şimdilik şans ve inanç takımı 1-0 önde sistem takımından. Sistem takımı yarın akşam bir maç ve hafta içi bir maç yapacaklar. Durumu 2-1 yapmak yine kendi elimizde. Maça dair çok büyük bir heyecan duymuyorum açıkçası. Sonuca dair bir fikrim de yok. 3 ihtimalli maç klişesi vardır ya, işte bu maç kadar 3 ihtimalli maç yoktur herhalde. Başarılar dilerim Milli Takım'a. Şans yanlarında, hırs içlerinde olsun.

4 Kasım 2011 Cuma

Alex Ferguson: Gümüş Yılını Kutlarken

Çeyrek asır, dile kolay... İnsanlar 25 yıl aynı meslekte bile çalışmakta zorlanırken, sadece aynı meslekte değil, aynı takımda, aynı şehirde, aynı taraftarla geçen 25 yıl... Alex Ferguson, bugünlerde Manchester United teknik direktörlüğünün 25. yılını kutluyor. Geride kalan 25 yıl içinde yönetimler, futbolcular, yardımcılar ve ekipler değiştirse de, onun için değişmeyen tek şey, başarıya odaklı takımı ve güzel futbol oynatma isteği oldu her zaman. United'ın başında geçirdiği 25 yılı "sonu çok uzakta olan bir peri masalı" olarak tasvir ediyor Ferguson. Kurduğu takımlarla, kazandığı başarılarla ve mesleğinin zirvesinde olmasıyla, kendi peri masalını yazan bu adama saygı duymak kalıyor bize de.








Busby vs Ferguson
Manchester United tarihine baktığımızda takımın kimliğini tamamen değiştirip efsaneleşen iki teknik direktör görürüz biri Matt Busby diğeri de Alex Ferguson'dur. O elim uçak kazası yaşanmamış olsaydı, Busby ve takımı geride kalan yüzyılın en özel ekiplerinden birisi olarak adlarını tarihe yazdıracaklardı şüphesiz, ama o takımın yaşayamadıklarının sonraki United jenerasyonlarına katkısı çok büyük oldu. Kurulan her takım, Busby Babes ile kıyaslandı. Fakat gerçek şu ki, Ferguson jenerasyonları kadar Busby Babes'e yaklaşabilen bir takım kurulamadı. Ferguson jenerasyonları diyorum, çünkü bugünkü takımla birlikte 3. döneme girdik diyebiliriz. İlk geldiği dönem, 92 sınıfı dönemi ve elbetteki son jenerasyonu. Özellikle Giggs'li, Scholes'lu, Cantona'lı, Beckham'lı, Neville'li o 92 sınıfı dönemi Ferguson'un 25 yıllık Manchester United geçmişinin altın kadrosuydu. Bugün gelmiş geçmiş en iyi oyuncuların olduğu rüya takımımızı yazmamız istense, hemen hemen hepimiz United'dan minimum bir oyuncu yazarız. İşte o rüya takımlarla, altın kadrolarla ve müthiş tecrübesiyle 25 seneye 12 Premier Lig şampiyonluğu, 2 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 5 FA Cup şampiyonluğu, 1 Süper Kupa ve 2 de dünya şampiyonluğu sığdırmayı başardı Ferguson. Gerçi tüm bunlar birer istatistikten ibaret ve malum onun da dediği gibi istatistikler mini etek gibidir.



Hayatın her alanında olduğu gibi futbolda da tüm doğrular bir araya gelmeden başarı yakalanmıyor. Ferguson'un, 25 senedir United'da zaferden zafere koşarken, yaptığı tek şey tüm doğruları bir araya getirmek oldu. Kazandığı tüm başarılarla, futbola kattığı o renkle, yaptığı doğru açıklamalarla ve tabii ki her maçta çiğnediği o sakızlarla, Ferguson günümüz futbolunun en güzel figürlerinden bir tanesi. Premier League sevmeyebilirsiniz, Manchester United'dan haz etmeyebilirsiniz, ama Alex Ferguson'a saygı duymayan insan da futbolu seviyorum demesin artık. 25 sene çok güzel geçti, bi 25 sene daha olsun. Ne dersiniz, hoş olmaz mı?
 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir