30 Haziran 2012 Cumartesi

Türk Atletizm Tarihinin Kırılan Tabuları

Bugünü not etmek lazım, alışık olmadığımız bir durum yaşadık, ezberler bozuldu bir anlamda. Aynı gün içerisinde üç tane altın madalya geldi ve Türk atletizmi adına önemli bir adım atıldı. Bir daha yaşanır mı diyemem, yine yaşanabilir, yükselen bir çizgimiz var, atletizme yapılan büyük yatırımlar sonunda meyvelerini vermeye başladı ve Avrupa'da iddialı bir konuma geldik, şimdi ise ibreyi olimpiyatlara doğru çeviriyoruz. İstikrar mühim, bunun devamı sağlanmalı. Türk atletizminin en büyük sorunudur bu, bir başarı gelir ama o başarıyı getiren isimler o istikrarı pek gösteremezler. Nevin Yanıt'ın altını özellikle bu tabuyu yıkmak açısından mühimdi.

Polat Kemboi Arıkan henüz 21 yaşında olan bir atlet. Son dönem devşirme politikamızın en iddialı isimlerinden biri. Henüz 21 yaşında Avrupa Şampiyonluğuna ulaşması müthiş birşey, gelecek onun bir anlamda. Londra 2012'de iddialı atletlerimizden biri olacak ve 5000'de final koşması, 10000'de ise zirveyi zorlamasını bekliyorum.

Gülcan Mıngır da 3000 su engellide altın madalyaya ulaştı ve 2012 Londra öncesinde mesajını verdi. Bu Avrupa Şampiyonası'ndaki hedefi ilk 3, Londra 2012'de ise hedefi final koşmaktı ama bu derecenin ardından Londra 2012'de madalya gelmesi de imkansız değil. 23 yaşında bir atlet o da ve kendi yetiştirdiğimiz bir sporcu, bu mühim. Devşirmeye dayalı bir düzenimiz yok aslında, planlı ve programlı bir şekilde kendi atletlerimizi de çıkarıyoruz.

Nevin Yanıt'ı ise herkes tanıyor, 2010 Avrupa Şampiyonası'nda 100 metre engelliyi kazandığında ismini duyurdu, 12.63'le birinci gelmişti orada. Bu çok çılgın bir derece ve o şampiyonanın ardından Nevin Yanıt bu dereceye pek yaklaşamadı. 2011 yılı da onun adına kayıp bir yıldı aslında ve bu yıl Avrupa Şampiyonası ile Londra 2012 öncesinde ismini pek duyamadık, önemli yarışlarda izleyemedik kendisini. 12.81'le unvanını korumayı başardı ve Londra 2012 öncesinde o da mesajını verdi. Bu sezon koyduğu bir 12.59'luk hedef var, bu dereceyi yakalarsa Londra 2012'de onun adına da madalya söz konusu olur ama ilk 5 beklentim var, bu onun adına büyük başarı olacaktır.

29 Haziran 2012 Cuma

Yattara & Bursaspor, Yeniden Buradayım Mesajı

Yabancı bir futbolcusunuz ve aynı takımda 8 yıl boyunca forma giyiyorsunuz. Ülkemizin pek de alışık olmadığı bir durum, aklıma ilk gelen Fenerbahçeli Alex işte. Bir de Yattara vardı. Takımın kaptanlığından, Trabzon'un kutsalı 61 numaralı formaya kadar yükseldi Yattara. Giderken de nasıl ayrıldığını hatırlayın, işte bu kadar Trabzon'a ve Türkiye'ye bağlı bir futbolcuydu.

Vade olayı var ama, kim olursanız olun vadeniz dolduğunda ayrılıyorsunuz. Yattara uzatmaları oynuyordu aslında Trabzonspor'da, takımda bayrak futbolculuğa doğru attığı adımlar onu takımda tutuyordu ama bir yerde ayrılık yaşanacaktı, yaşandı da ve Yattara'nın Katar günleri başladı. Bu Katarlılar da teknik futbolcuları çok seviyorlar, adamların kreatif futbolcular için yapamayacağı birşey yok gibi, özellikle de ülkemizi iyi sömürdüler bu anlamda. Keita, Yattara, Delgado, Tabata, Jaja gibi isimler ilk aklıma gelenler.

Gelelim işin realitesine. Yattara'yı hepimiz biliriz, nasıl yetenekli bir futbolcu olduğunu. İstikrarsız bir adamdı aslında, bir sezonu müthiş geçirdiği dediğim dönemler az olmuştur, yandı söndü gibi sezonlar izletti bizlere ama yandığı anlarda da onun kalitesi bir başka oldu. Tek başına maçın seyrini değiştirebilecek kudrete sahip bir futbolcuydu diyeyim, işi özetlemiş olurum. Ama sıkıntı şu, uzun sakatlıklar yaşadı o da, formsuz dönemleri çok oldu ve her geri dönüşünde biraz daha kaybetti.

Trabzonspor'daki son sezonunu hatırlıyorum da, her maçın kurtarıcı misali oyuna giren ismiydi ama kurtardığı maç yoktu, yaşadığı yetenek erezyonu inanılmazdı. Gitmesinin nedeni de budur, yoksa daha önceki dönemlerde de Katar gündemine geldi, fiyatta dahi anlaşıldı ama gidemedi. En sonunda Trabzonspor onu gözden çıkarmak durumunda kaldı ama ne olursa olsun aynı takımda sekiz yıl geçirmek, kaptanlık yapmak, 61 numarayı almak, bildiğin tabu olmaktır.

İşin realitesi farklı ama yetenek erezyonuna uğradı dediğim gibi. Katar günlerini pek de takip edemedim ama orada da tutunabildiğini düşünmüyorum. Çünkü geçtiğimiz sezonun devre arası transfer döneminde de takımlarımızın gündemine geliyordu ama işin sonunda Bursaspor'la anlaşacak deseler asla aklıma gelmezdi. Çünkü Yattara'nın elle tutulacak bir tarafının kaldığını düşünmüyorum, Bursaspor Yattara açısından çok büyük bir kapı.

Şöyle bir avantaj var, Ocak ayından itibaren Yattara yerli statüsünde oynayabilecek. Bu da ne olursa olsun rotasyonda büyük bir nimet demek. Trabzonspor'daki son dönemi gibi, sonradan oyuna alırsınız, 1-2 hareket yapmasını beklersiniz, taraftarı heyecanlandırırsınız gibi unsurlar. Bunun dışında Yattara ne yapar, ne eder kestiremiyorum. Büyük fedakarlıklar yapmış, futbol oynamaya geliyorum izlenimini vermiş ve Bursaspor'un radarına bu sayede girmiş. Bu mühim ama futbol bu, açıklamalarla bir yere gelinmiyor.

Ertuğrul Sağlam'ın da önce ilgilenmiyoruz demesi, 2 gün sonrasında Yattara'nın imza atması da diğer garip olay. Yönetim transferi de diyebiliriz buna ama benim anlam veremediğim bir hamle oldu bu. İnşallah yanılırım, Yattara bize eski günlerden pasajlar sunar umarım ama sanmıyorum yarar sağlayacağını.

Edit: Yattara Mersin İdman Yurdu ile bir senelik sözleşme imzaladı, Stancu misali atılan bir çalım daha.

Engin Atsür Galatasaray'da

Fenerbahçeli arkadaşlar çok tepkili bu transfere ve empati yaptığımda da haklılar. Engin Atsür çok değerli bir oyuncu, bana göre Türkiye'nin Kerem Tunçeri'nin ardından en iyi guard'ı {yerli oyuncular içinde}. Fenerbahçe de büyük umutlarla bu transferi gerçekleştirdi ama yaşadığı çok büyük sakatlıklar sonrasında Engin Atsür 2 yıl boyunca neredeyse hiç basketbol oynamadı ama Fenerbahçeliler ısrarla arkasında durdu, onu takımda tuttu ve Engin Atsür'ü beklediler.

Engin Atsür bu transferde fazlasıyla kendini düşünerek hareket etti. Yeni bir yabancı guard gelecek, Barış Ermiş transfer edildi derken 3. guard konumuna düştü ve oynamak istediğini söyleyerek Fenerbahçe'den ayrıldı. Bakıldığında Galatasaray'da da yabancı bir guard olacak, Ender Arslan var derken üç guardlı bir düzen kuruluyor ama Engin Atsür'ün Galatasaray'da fazlasıyla oynayacağını ve önemli işler yapacağını düşünüyorum.

Galatasaray açısından çok olumlu bir transfer. Yerli rotasyonuna müthiş bir katkı gerçekleşti. Tabii bu transferle beraber Tutku Açık'a teşekkür etmemiz gerekecek geçen 2 yıl için, onun takımda kalma ihtimali bir hayli azaldı diyebiliriz.

Yukarıda da dediğim gibi, Fenerbahçeli arkadaşlar tepkilerinde kendileri açısından haklılar, aynı durum başıma gelse göstereceğim tepki aynı olur ama bu Engin Atsür transferine sevinmediğim anlamına gelmez. Aksine çok sevinçli ve heyecanlıyım. Kerem Gönlüm için de Anadolu Efes'te kaldı haberleri var ama umarım o transferde gerçekleşir ve basketbolda sağlam adımlar atmaya devam ederiz.

Engin Atsür atılan ilk adım oldu transferde...

Her Zaman Becali Kazanır

Becali için kötü konuşamam, bu adamla belli dönemlerde çalışmayı siz istiyorsunuz. Bir dönem Fatih Terim'in başlattığı Romanya akımları, Hagi'nin ikinci döneminde yarattığı Romanya rüzgarı derken Becali'nin birçok futbolcusu Galatasaray forması giydi. Hagi misali efsane olanlar da var, Stancu misali büyük zarara uğradığımız futbolcularda.

Ama gerçek olan şu, kazanan her şartta Becali.

Stancu transferinden yine kazanmış oldu. Stancu'nun Kasımpaşa'ya transferi hemen hemen bitti gibi kokusunu gün içerisinde alırız büyük ihtimal. 2.5 ile 2.7 milyon avro arasında bir bonservis bedeli ödeneceği söyleniyor. Kasımpaşa açısından büyük adım tabii, dream team tadında bir yönetim kurulları var ve şu ana kadar maliyetsiz yerlileri aldıklarını görüyorduk ama paraya da kıymaya karar vermişler, Stancu bunun ilk adımı oldu.

Stancu'yu parlatan biz değil, Orduspor oldu aslında. Galatasaray'ın 5 küsür milyon avro verip, Stancu'yu nasıl aldığı sorusu ayrı bir muamma, hala cevabını veremedik. Son yılların en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu onun durumu ama Orduspor'da kiralık geçirdiği bir sezon onun en azından Anadolu için piyasasını yaptı. Aynı durum Culio için de geçerli aslında. Bu iki futbolcunun da Türkiye içinden inanılmaz talipleri var, neredeyse her takımın gündemine girdiler, özellikle de Orduspor'un Stancu'yu yeniden kiralamak istediğini, Stancu'nun da Ordu'da kalmak istediğini biliyorduk ama Kasımpaşa'nın bu teklifine de hayır denemez.

Zararın neresinden dönsen kardır durumu, 2.5 milyon avro gerçekten Stancu için iyi bir rakam. Bu piyasayı da Orduspor formasıyla gösterdiği performansla yaptı Stancu.

Onun adına da bir şans vardı diyemeyeceğim, çünkü o geçtiğimiz sezon başında en çok şans verilen isimlerden biri oldu. Fatih Terim son ana kadar Stancu'yu denedi, forvet oynattı, sol tarafa kaydırdı ama tutmadı, bir sene kiralayalım sonra görelim durumunu dendi, bunun için de sözleşmesine opsiyon maddesi koyulmadı, yani gözden çıkarılan bir futbolcu değildi ama Elmander, Necati Ateş, Umut Bulut ve yeni gelecek santrafor derken şişen bir forvet hattı, daha önemlisi yabancı kontenjanı var.

Pino'nun da sıradaki isim olduğunu düşünüyorum mesela, onun adına da Mersin İdman Yurdu'na gidiyor deniliyor, bir sezon kiralanabilir tekrardan.

Edit: Kasımpaşa ile anlaşılmıştı ilk etapta ama Stancu'nun Orduspor'da kalma isteği sayesinde bu transfer yön değiştirdi ve Stancu Orduspor'a bonservisiyle birlikte veriliyor. 2.5 milyon avro gibi bir bonservisi var, bu da farketmiyor aslında. Kasımpaşa'ya da bu rakama gidiyordu, Galatasaray için değişen birşey yok diyebilirim. Cuper, Stancu konusunda ısrarlıydı, takımda kalmasını istiyordu mutlaka ve Stancu'nun da Orduspor'la iyi bir sezon geçirdiğini düşünüyorum. Bu yüzden de en hayırlı olanı oldu aslında, özellikle de Stancu açısından. Hayırlısı olsun, kazanan yine Becali tabii, başlık değişmiyor.

28 Haziran 2012 Perşembe

İtalya Kazansın

Löw bu turnuva sonrasında çok eleştirilecek. Geniş ve kaliteli rotasyonun bazen böyle geri dönüşleri olmayabiliyor. Yunanistan maçında övdüğümüz hücum rotasyonunu İtalya karşısında övemiyoruz. Klose'nin yeniden kenara alınması, şu ana kadar süre dahi almamış Kroos'un 11 başlaması derken İtalya'yı şaşırtma planları Almanya'nın elinde patladı aslında.

Klose'nin oynaması Mesut Özil'i daha verimli kılıyor, aynı şekilde Reus Yunanistan karşısında çok formda bir görüntü vermişti. Podolski ve Müller ise bu turnuvanın hayal kırıklıkları ama Kroos tercihi gerçekten çok şaşırtıcı oldu. Mesut Özil misali bir serbest oyuncu daha kullandı aslında Almanya, ama bu durum Mario Gomez'i verimli kılmadı, kanatlardan gelemedi Almanya çünkü.

İkinci yarıda ise Klose ve Reus değişiklikleri onları daha verimli kıldı ama ikinci yarının ilk 15 dakikasında gelen baskıdan gol çıkmayınca da İtalya 2-0'lık avantajını müthiş kullandı. Almanya baskısı karşısında kapılan toplarla hızlı çıktılar, Pirlo'nun servisleri ve Diamanti ile Di Natale'nin savunma arkası hızlı koşularıyla çok gol kaçırdılar.

Futbol bu yani, müthiş bir maç izledik. Başından sonuna, mükemmel bir mücadele ve kalite vardı. İtalya'nın skoru erken bulması, maçı 2-0'a getirmesi ve Almanya'nın aldığı riskler değil mevzu, İtalya asla oyun felsefesinden ödün vermedi. Vatan millet savunma yapalım mantığı asla olmadı. 2-0'dan sonra temel felsefeleri gol yememek değil de, doğru oynayarak şu maçı 3-0'a getirelim üzerineydi sanki.

Balotelli ayağa kalktı bu maçta, attığı iki gol var. Onun arkasında hep durdum, çok gol kaçırdı turnuva boyunca ama rakip savunmayı bozan bir adam, oldukça yararlı. Bugün golleri de atınca oyununa bir de skorer kimliği kazandırdı ve maçın anahtarını ona verdiler aslında. Cassano ile uyumları müthiş, İtalya'nın neden çift forvet oynadığına çok güzel cevap verdi bu ikili. Hummels ve Badstuber çok zor anlar yaşadı bu ikili karşısında, özellikle de ikinci yarı Almanya'nın risk aldığı anlarda daha da dağıldılar.

İtalya'nın diğer bir doğrusu da bek tercihleri oldu aslında. Büyük ihtimalle bunu, Almanya'nın Yunanistan karşısındaki oyuncu tercihlerine göre yaptılar. Tahminler Reus ve Schürrle yine oynar yönünde gibiydi ama Kroos tercihi de onları rahatlatan bir unsur oldu. Ama aslı stoper olan Chiellini ve aslı sol bek Balzaretti Almanya'nın kanat akınlarını iyice bitirdi. Hücuma fazla çıkmadılar, işin savunma yönünü götürdüler ve İtalya savunmasını ayakta tutan temel unsur da bu oldu.

Pirlo ise şu ana kadar turnuvanın en değerli futbolcusu, bu maçta da onun kalitesi İtalya'yı hücumda verimli kılan unsurdu, özellikle de ikinci yarıda attığı her pas Almanya kalesinde bir tehlike demekti. Aynı şekilde Buffon'un da sahneye çıktığı anlar oldu ve bu tecrübe unsuru genç Almanya karşısında bu sefer galip geldi. Darısı İspanya maçına...

Fatih Terim ve Gökmen Özdenak Orkestrası

Çok güzel bir nostalji. Fatih Terim ve Gökmen Özdenak orkestrası karşınızda ama bateride olan ismi haliyle tanıyamadım...

kaynak: http://eskilerden.tumblr.com/

Ekrem Dağ'ın Ayrılığı

Bazı futbolcular geçmişte önemli işlere imza atarlar, kaliteleri ya da mücadeleri ile akıllarda kalırlar, vadeleri dolduğunda da onlarla yollar ayrılır. Ekrem Dağ'ın hikayesi de buna benzedi. Mücadelesi ile akıllarda kalacak bir futbolcu.

Kalite anlamında her zaman tartışıldı ama daima iyi bir alternatif oldu. Türkiye çıkışlı olmamasının bir getirisi mi bilmiyorum ama sağ bek, sol bek, sağ açık, sol açık, ön libero gibi birçok mevkinin de güzel bir alternatifiydi, her iki ayağını da iyi kullanan, mücadele gücü yüksek bir futbolcuydu.

31 yaşına da geldi, gençleşme harekatı derken vadesi dolmuş gibi görünebilir ama ben hala Beşiktaş için doğru bir alternatif olabileceğini düşünüyordum. Şimdi yolu Anadolu'ya düşecektir ve gittiği takımda da iş yapacaktır ama iyi bir isimdi Beşiktaş açısından, ben bı ayrılığı yadırgadım.

Çoğu Beşiktaşlı ise Ekrem Dağ'ın ayrılığı için çok mutlu, tabii onlar olayın daha içerisinde ve öyle diyorlarsa öyledir demek lazım.

Milli Takım için çok yazı yazmıştım, o aklıma geldi şimdi, Terim döneminde özellikle Ekrem Dağ Türkiye için oynasın diye ama hiç düşünülmedi, o da Avusturya adına oynamak durumunda kaldı.

Ama uzun zamandır aramızda, ona bir gurbetçi gözüyle de bakamıyorum, bunu söylemem lazım. Ve şu an için Anadolu yolları diyorum ama Bursaspor gibi takımlar için de doğru bir transfer olur, zirve için mücadele verebilecek takımlar açısından.

Jordi Alba Barcelona'da, Nokta Atışı Transfer

Kusursuz Barcelona düzeni, işleyen çarklar, 4-3-3 tamam ama bu takımın en iyi olduğu zaman bile en zayıf halkası sol bekti ve buna bir türlü çare bulamadılar. Abidal'in hakkını yemek asla istemiyorum ama bu düzende de müthiş bir sol bek beklentisi daima oldu. Gareth Bale akımı vardı dünyada da, sol bek konusuna yeni bir soluk olmuştu o. Herkes de halinde peşindeydi ve özellikle de Barcelona'nın bu transferi bitirebileceğinden, bu sezonki transferlerdeki en büyük atımlık kurşununu Bale için harcayacaklarını düşünüyordum ama o Tottenham'la 4 yıllık daha sözleşme uzatınca da ibre Jordi Alba'ya döndü, bugün de resmi açıklama geldi. 14 milyon avro'ya Barcelona bu transferi bitirmiş durumda, Valencia'nin son yıllardaki kadro erezyonuna bir isim daha eklendi. Parlayan bir futbolcunun Valencia'da kalma şansı yok gibi, mutlaka ayrılıyor ama Valencia daima ayakta, bu önemli. Barcelona ise en zayıf halkası görünen mevkisine müthiş bir hamle gerçekleştirmiş oldu, nokta atışlı transferin karşılığı bu oluyor. Şimdi onlar adına santrafor ve stoper alternatifi yaratma zamanı.

Kan Kaybı

İlginç bir durum var. Sezon ortasında Ergin Ataman, sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan yabancı isimlerle sözleşme yenileyelim diyor ve bu iş sezon sonuna bırakılıyor. Sonrasında da Ergin Ataman ayrılıyor ve şimdi eski oyuncularının peşinde.

Aynı durum Jamon Gordon için de geçerli. Ocak ayında Oktay Mahmuti, Gordon ile sözleşme yenileyelim diyor ama bu iş sezon sonuna bırakılıyor. Sonrasında da Oktay Mahmuti, Anadolu Efes yolunu tutuyor ve şimdi eski oyuncusuyla anlaşmış durumda.

Lig şampiyonluğuna çok odaklanıldı, fazlasıyla çantada kek gibi göründü. Beşiktaş'ı nasıl olsa eleriz düşüncesi, Fenerbahçe ve Anadolu Efes'in iyi durumda olmaması derken hemen hemen herkes Galatasaray şampiyon gözüyle baktı, gelen futbol şampiyonluğunun ardından da Galatasaray taraftarı, yönetimi müthiş bir rehavete kapıldı ve lig şampiyonluğu bir şekilde kaçtı. Bu durum da elbette büyük hayal kırıklığı ama tüm yapının değişikliğe gitmesine bir işaret asla değildi.

Oktay Mahmuti ayrılığı bu yüzdendir, lig şampiyonluğu gelmedi diye. Oysa bu sezon efsane bir Euroleague sezonu geçirdik, sadece ön elemeyi geçelim derken işi 2. turda son maça bırakmayı başardık, efsane maçlar ve galibiyetler yaşadık. Ama hepsi çöp oldu, neden lig şampiyonluğu gelmedi diye. 3 yıllık plan, ilk iki yılda gelen başarılar falan hikaye, şimdi sil baştan başlıyoruz.

Jamon Gordon da bayrağı tutan isimdi bu yolda. Efsane Euroleague sezonumuzun efsane maçlarını oynayan isimdi bir anlamda. Müthiş işler yaptı, taraftarın sevgilisi oldu ama ayrılık kaçınılmaz oldu onun adına, neden gitti diyemem asla Anadolu Efes'e. Kan kaybı büyük, buna çare olmalı, basketbolda seri adımları atmalıyız artık.

Oussama Assaidi Galatasaray'da

Assaidi uzun zamandır takip edilen ve ısrarla istenen bir futbolcuydu. Konuşuyorduk aslında kendi aramızda, bu yüzden benim kesin gözüyle baktığım transferlerden biriydi ve gerçekleşti. Çok ahkam kesemeyeceğim bu futbolcu hakkında, asıl yorumu bu futbolcuyu iyi tanıyan arkadaşlara bırakayım diyorum.

Bir ara ''acaba 4-3-3'e mi geçiyoruz'' gibisinden düşündüm ama bu transfer 4-4-2'e devamın işareti aslında. Geçtiğimiz sezon gerçek anlamlı kanat oyuncularından yoksun oynadık, Engin Baytar ve Emre Çolak birer orta saha futbolcusu gibi oynadılar ve bunun da avantajları vardı ama kreatif bir kanat oyuncusu eksikliğini de hissettik. Ligin devre arasında hatılayın, Doka'dan Amrabat'a kadar uzanan bir yelpaze vardı ama kimseyi alamadık ama o süreçte Aydın Yılmaz'ı kazandırdı Fatih Terim takıma.

Assaidi ile gerçek anlamda bir kanat oyuncumuz olacak. Hızlı, teknik, bire bir de çok iyi bir futbolcu, heyecan isteyenler o heyecanı Assaidi ile bulabilir. Stoch vari bir tarzı var, bu da Assaidi'nin de istikrar sorunu yaşayabileceğini gösteriyor aslında. Fizik olarak güç güçlü bir isim değil ve savunma yardımı bir o kadar kısıtlı. Ama Terim'in ısrarla istediği bir isimdi ve geleceğe dönük atılmış bir adım gibi düşünmek lazım, futbolcu henüz 23 yaşında, talipleri de vardı ayrıca.

Şu önemli detay, bu tarz her futbolcuda Keita'yı aramayalım, onunla kıyaslamayalım. Pino'yu bu yüzden yedik, Keita'yı aradık ve Pino uçtu gitti. Gerçi sezonun genelini forvet olarak geçirdi ve bana göre o şartlarda başarısız da olmadı ama genel hayal kırıklıklarıyla dolu bir sezonda Pino da nasibini aldı haliyle. Keita'yı bir sonraki sezon geri getirmek istedik, sırf bu özlem neticesinde ve bu sezon Keita'yı anmadan Assaidi'yi transfer ettik. Keita Keita dersek yalan olacak, Assaidi'yi kendi şartlarıyla değerlendirmek lazım.

Geçen sezonu kanat oyuncusuz geçiren Galatasaray'da her türlü iş yapar diyorum yine de. Beklemek ve fazlasıyla sabretmek lazım. Hayırlısı olsun diyelim...

Galatasaray'ın Hayal Kırıklıkları Anketi

İlk defa böyle geniş kapsamlı bir anket yaptım ve iyi de olduğunu düşünüyorum. Seviyorum bu tip nostaljileri, eskiye daldık, düşündük yeniden ve anketimiz sonuçlandı. Biraz da benim üşengeçliğim tabii, daha önce yazmalıydım sonuçları ama Euro 2012 derken sarktı biraz. Şimdi konuyu bir daha değerlendirelim, sonuçlarla beraber.

Ofansif orta saha da Misimovic liderliği bırakmamış. Yüzde 33'lük oy yüzdesi var. Onun hayal kırıklığı aslında sahada gösterdiği ya da gösteremediği performanstan ötürü değil, Hagi'nin gazabı Misimovic'in üzerinde oldu ve yarım devre bile izleyemedik bu futbolcuyu. İkinci sırada ise yüzde 31 ile Elano. Büyük umutlarla geldi, 2010 Dünya Kupası için aktif kalmak adına bizi tercih etti ve önce kupa yatışı, devamında da Brezilya yolları taştan deyişi. Büyük hayal kırıklığıydı. Yüzde 13'le Lincoln üçüncü sırada, onun mevzusu karışık tabii. Sitemimiz sevgimizden gibi bir durum. Yüzde 8'le Revivo dört, yüzde 7 ile Felipe beşinci sırada yer almış.

Forvet konusunda Jo açık ara yapmış. Yüzde 55'lik bir yüzdesi var ve çok çılgın bir oran bu. Ama ankette yer alan diğer forvetlere göre de genç yaşına rağmen daha kariyerli, kalite anlamında çok daha fazlası beklenen bir futbolcuydu, haliyle de hayal kırıklığı büyük oldu. Yüzde 16 ile de Lukunku ikinci sırada. Garip bir forvetti, indirdiği kafa toplarıyla hatırlıyorum onu. Yüzde 10 ile Bratu ise üçüncü sırada yer almış. Terim'in genç keşiflerinden biriydi ama tutmadı o. Zararı da olmadı aslında, bonservis kazandırarak ayrıldı takımdan, bu mühim detay. Yüzde 9 ile Stancu dördüncü, yüzde 8 ile de Christian beşinci sırada. Stancu'ya ödenen bonservis aklıma geldikçe Hagi'ye buradan selam olsun demek istiyorum. Stancu ve Misimovic Hagi adına en büyük iki hayal kırıklığım.

Defansif orta saha anketinde ise çekişme var. Yüzde 36 ile Lorik Cana birinci, yüzde 33 ile de Barusso ikinci. Cana'yı çok severim, sayarım, beğendiğim bir futbolcudur, takımda da kalsın çok istedim ama geçtiğimiz sezon onun adına hayal kırıklığıydı, bunu söylemek lazım. Barusso ise tipik Adnan Sezgin transferi, yorum yapmaya bile gerek yok. Onun adına tek hatırlayacağım şey, sadece yarım sezon kalmasına ve 2 maç haricinde hiç oynamamasına rağmen şampiyonluktaki müthiş sevinciydi, sempatik futbolcuydu. Yüzde 18 ile Bülent Akın üçüncü olmuş, aslında çok kötü bir futbolcu değildi, Lucescu ondan verim alıyordu ama ödenen bonservise oranla kayıp çok büyük bana göre. Yüzde 6 ile Petre dördüncü, yüzde 4 ile de Batista beşinci sırada.

Kanat oyuncularında ise yüzde 42 ile Carrusca üstünlüğü var. 5 sezonluk sözleşme yaptık kendisiyle ama bu 5 sezonun neredeyse hepsini başka takımlarda kiralık olarak geçirdi, müthiş bir fiyasko transferi oldu kendisi. Yüzde 31 ile Giovani Dos Santos ise ikinci, benim adıma hayal kırıklığı olmadı aslında, şu an bile transferde düşünülebilir bir futbolcu olması lazım. Yüzde 10 ile Heinz üçüncü sırada. Sol açığa geldi ve Altan Aksoy'un gidişine neden oldu ama sezonu sol açık olarak Ayhan Akman geçirdi, kendisi yedek bekledi. Yine de Denizlispor deplasmanında attığı gol, o sezon gelen şampiyonlukta kilit noktalardan biriydi. Yüzde 9 ile Fabio Pinto dördüncü, yüzde 5 ile de Pino beşinci olmuş. Fabio Pinto da efsanedir tabii, onun destanı ayrıdır.

Mondragon ve Muslera arası Galatasaray adına kaleci arayışlarıyla geçti, bu ara komple bir hayal kırıklığı demek lazım. Yüzde 54 ile Leo Franco birinci tabii, çuval gibi kaleciydi. İyi oynadığı bir tane maç var, gerisi hikaye. Yüzde 19 ile Zapata ikinci, o da garip bir keşif. Yüzde 14 ile De Sanctis üçüncü olmuş ama kimine göre iyi bir sezon geçirdi kendisi, onun hakkında görüşler çok uç ve farklı oluyor. Çok iyi oynadığı maçlar da oldu, çok kötü geçirdiği maçlar da, ortasını bulamaması istikrarı elinden aldı aslında. Yüzde 7 ile Aykut Erçetin dördüncü, yüzde 4 ile de Orkun Usak beşinci. Orkun Usak konusunda da Adnan Sezgin'e selam olsun.

Bek konusunda ise çekişme büyük oldu. Yüzde 28 ile Insua birinci sırada. Aslında Rijkaard'ın gidişi sonrasında çok fazla forma şansı bulamadı ama Galatasaray'ın kaos sezonunda o da ortadan kayboldu bir anda. Sevimli bir futbolcuydu, sevdirdi kendisini yine de ve şimdilerde Sporting formasıyla çıkışını başlatmış durumda. Yüzde 25 ile de Serkan Kurtuluş ikinci. Bunca yıldır nasıl takımda kalmayı başarıyor, cevabı bilen mutlaka yazsın. Yüzde 19 ile Caner Erkin üçüncü olmuş, Atletico Madrid kahramanıdır kendisi, eklemeden geçemeyeceğim. Yüzde 18 ile Sarr dördüncü, yüzde 8 ile de Abdullah Ercan beşinci.

Stoperde de Frank De Boer'in yüzde 65'lik müthiş bir oy oranı var ve tüm futbolcular içinde de en yüksek oy oranı bu. Bana göre de Galatasaray'ın en büyük hayal kırıklığıdır kendisi. Müthiş bir kariyer, haliyle müthiş beklentiler. Popescu tadı arayan Galatasaray ama sadece yarım sezon dayanabildik kendisine, iyi oynadığı bir tek Beşiktaş deplasmanı vardı, kötü bir sezon geçirdi. İkinci Bouzid ise yüzde 13 oy oranında. Kalli keşfidir o da, top tekniği yüksek bir stoper dendi ama hayal kırıklığı oldu. Tolga Seyhan ve Almaguer'in ise yüzde 7'şer oy oranları var. Beşinci ise beş ile Abel Xavier.

Cristiano Ronaldo'ya Bir Penaltıyı Çok Gördüler

Turnuvanın bir dengesi yok aslında, ya maçlar inanılmaz heyecanlı ya da ölümüne sıkıcı. İspanya maçlarının da geneli bu sıkıcılıkla anılıyor. Pas pas pas diyoruz, İspanya'nın belli kalıpları. Aynen devam ediyorlar bu tabularını korumaya ve finale kadar gelmeyi başardılar ama futbol anlamında Euro 2008 ve 2010 Dünya Kupası'nın bir adım gerisindeler sanki. Kayif vermiyorlar ama bilinen doğruları onları yeniden finale taşımaya yetti.

Şans faktörü de eklenmeli, ne kadar iyi olursanız olun. Dünya'nın en iyisi olmanız farketmez, şans faktörü bir şekilde cepte olmalı. Euro 2008 ve 2010 Dünya Kupası'nda İspanya destanını izledik ama 2008'de İtalya maçını penaltılarla, 2010'da ise Hollanda karşısında uzatmalarla kazanmışlardı. Şimdi de Portekiz'i penaltılarla geçiyorlar.

İspanya'nın yaptığı da büyük olay ama, ne olursa olsun. Üç büyük turnuvada aralıksız finali görüyorlar ve müthiş bir başarı istikrarı bu.

Portekiz açısından üzgünüm, bugün Portekiz kazansın ve İspanya baharı sona ersin istedim ama olmadı. Bento'nun hakkını verelim önce, müthiş bir turnuva çıkardı ve Portekiz adına turnuvanın yıldızı teknik direktörleri Paulo Pento'dur. Turnuva başında Portekiz iyi izlenim vermezken ve bizler buna dayanarak Portekiz için gruptan dahi çıkamazlar derken takımını ayaklandırdı ve ilk maçta kaybettikleri Almanya karşısında bile çok doğru bir taktik uyguladılar. Ronaldo'nun da Hollanda maçıyla birlikte devreye girmesiyle beraber giderek yükseldiler ve yarı finalde İspanya karşısına çıktılar.

Daha heyecanlı bir maç bekliyordum ama turnuvanın en sıkıcı maçlarından birini yine izlemek zorunda kaldık. Her iki takım da fazlasıyla kontrollü oynadılar, hatta Del Bosque ikinci yarıda forvetsiz düzenine tekrar döndü. İspanya'nın bu forvet tercihi çok konuşulur, garip bir rotasyon uyguluyorlar. Soldado'nun kadroda olmamasından, Llorente'nin hiç süre alamamasına, Torres iyi durumda olmasına rağmen onun bir oynayıp bir oynamamasına ve Navas, Pedro gibi tercihlerine kadar. David Villa'nın yokluğu İspanya'yı bir forvet buhranına sürüklemiş, bu çok net.

Portekiz'de de aynı sorun var gerçi, Almeida yine yokları oynadı, oysa çeyrek finalde takımını ayaklandıran isimlerden biri olmuştu. Aynı şekilde Ronaldo ve Nani'nin de kanatlarda kaybolması derken Portekiz'in tüm hücum silahları öldü, tamamen bir orta saha savaşı başlattılar. Oldukça agresifte oynadılar aslında, tüm savunma elemanları, hatta ön liberolarını da ekleyerek sarı kart gördü bu maçta.

İspanya da bu düzene razı gibiydi, bir şekilde penaltılara geldi olay ve İspanya turu geçti. Ronaldo'ya bir penaltıyı bile çok gördüler dedim. Şans işi tabii bu fazlasıyla. Bruno Alves'in penaltısı direkten dönüyor, Fabregas'ın penaltısı direkten gol oluyor. İspanya öyle ya da böyle finali görüyor yani.

Umarım İtalya - Almanya eşleşmesinden gelen kupayı kaldırır, futbolun adaleti mi yoksa İspanya mı daha hakim olaya bunun cevabını arıyoruz.

27 Haziran 2012 Çarşamba

İngiltere Milli Takımının Çocukluğuna İnelim





Yukarıdan aşağıya sayalım. Andrew Carroll, Scott Parker, Steven Gerrard, Joe Hart ve Wayne Rooney. İngiltere nostaljisi yapmış olduk, çocukluklara indik yine...

26 Haziran 2012 Salı

Wimbledon Başlar!

Çim kort geri döner. Eğlence başlasın!

Formula 1 2012 | Valencia Grand Prix

Bu sezonki 7 yarışın 7'sinde de farklı ismi podyumun zirvesinde gördük. Bu zinciri kıran isim İspanyol Pilot Fernando Alonso oldu. Memleketinde, Valencia'da, bu sezon ikinci kez birinci olan ve pilotlar sıralamasında da zirveye yükselen Alonso'yu, pistlere dönüş yapan Raikkonen ve bu senenin talihsiz ismi Schumacher takip etti. Yarışı iyi götürmesine rağmen tamamlayamayan isimler ise Hamilton, yarışa pole'de başlayan Vettel, Grosjean ve Maldonado oldular. Aslında sürpriz bir yarış oldu da denebilir bu noktada. Zira özellikle Hamilton ve Vettel'in yarış dışı kalmaları podyuma çıkan isimlerin ekmeğine yağ sürdü. Özellikle de yarışı lider bitiren Alonso kendiliğinden birinci oldu desem yanlış olmaz. Gelelim Valencia sonrasında pilotlar ve takımlardaki sıralamalara;

  1. Alonso 111 puan
  2. Webber 91 puan
  3. Hamilton 88 puan
  4. Vettel 85 puan
  5. Rosberg 75 puan
  1. Redbull-Renault 176 puan
  2. McLaren Mercedes 137 puan
  3. Lotus Renault 126 puan
  4. Ferrari 122 puan
  5. Mercedes 92 puan

Toulouse & Galatasaray Hattı

Trabzonspor geçmişi olan birçok futbolcu var kadromuzda. Selçuk İnan, Engin Baytar, Umut Bulut ve Ceyhun Gülselam. Bu konuyu çok konuştuk, çok tartıştık. Trabzonspor bundan 2 sezon öncesinin müthiş bir yerli rotasyonuna sahip takımıydı ama futbolcularını takımlarında tutamadılar. İşin bir de Toulouse boyutu doğdu tabii ama Trabzonspor misali o takımdan direkt gelen futbolcu bir tek Umut Bulut oldu ama geçmişlere indiğimizde Dany'nin de, Kazım Kazım'ın da, Elmander'in de Toulouse geçmişleri var. Resmi yapan arkadaşın da eline sağlık, güzel bir çalışma olmuş...

Umut Bulut'un Toulouse Günlerinin Özeti

Umut Bulut'u anlatan çok güzel bir video, Toulouse günlerinin bir özeti aslında. Elmander'le ortak noktaları da Toulouse formasını giymiş olmaları. Ben Umut Bulut'u Elmander'in alternatifi olmaktan öte, ikisinin beraber kullanılacağını düşünüyorum. Formasyon 4-4-2 olmaz belki ama Terim'in düşüncesi bu yönde diye düşünüyorum, kısacası savunma hücumda başlar diyorsak bu konunun yerli ve yabancı alternatifleri anlamında en iyi isimlerinden ikisi Galatasaray'da. Bu iki futbolcunun her maç, maçın en çok koşan futbolcusu olma yarışı da ayrı bir keyif olacak...

Umut Bulut Galatasaray'da

Trabzonspor'un yarattığı önemli bir kudret var, hele ki yerli rotasyon anlamında. Ersun Yanal döneminden başlamak lazım işe. Umut Bulut daha öncesinin transferiydi ama ondan tam olarak ondan faydalanan kendisi oldu. Devamında da Selçuk İnan, Egemen Korkmaz ve Ceyhun Gülselam'ı takıma kazandırdı.

Bir sonraki dönem ise Şenol Güneş'le seviye bir çıt daha yukarı taşındı. Burak Yılmaz'ın transfer öyküsünü biliyoruz ve onu getirdiği noktayı. Engin Baytar'ı kazandı, sorunlu ayrıldı bu futbolcu gerçi ama ondan kafayı futbola verdiğinde de neler yaptığını gördük.

Müthiş bir yerli rotasyonu yani bu, bu futbolcuların hepsi bir dönem Trabzonspor formasını giydi. Burak Yılmaz'ın da takımdan ayrılacağını düşünürsek, hepsi bir yerlere dağılıyor ama. Tutulamıyorlar takımda, bu da Trabzonspor'un en büyük sorunu. Sadri Şener rakip takımları hedef alıp, taraftarlarını galeyana getirmek yerine bu noktada adımlar atmalı.

Trabzonsporlaşmıyor Galatasaray, aksine iyi olan futbolcuyu takımına kazandırıyor. Toulous'a Umut Bulut'u satan onlardı ve geri alan taraf Galatasaray. Bunun altını çizmek lazım. Eğer sen futbolcuyu gönderiyorsan ya da o duruma getiriyorsan bu transferlere birşey dememen lazım. Yoksa Emrah Eren'den Ferhat Öztorun'a, Song'a kadar tarih defterleri açılır.

Benim Umut Bulut sevgimi, takip edenler bilir. Bir gün öncesinde de Elmander & Umut Bulut başlıklı bir yazı yazıp, Umut Bulut'un olası transferi üzerinden değerlendirmelerde bulundum. Bu yüzden uzun uzun birşeyler yazmaya gerek yok aslında ama kısaca üstünden geçelim yine de. İlk olarak şunu söyleyeyim ama, kişilik, karakter ve birçok kişinin çok sevmemesine rağmen benim çok sevdiğim bir futbol tarzı olan bir ismi transfer ettik. Trabzonspor döneminde de bu durum böyleydi, çok beğendiğim ve sevdiğim bir isim Umut Bulut. Bu anlamda sevincim çok büyük.

İlk etapta Elmander'e alternatif yaratmak önemliydi. Elmander'e fazlasıyla odaklı bir sistemimiz var ve Elmander olmadığında yaşadığımız sıkıntıları hatırlayın. Necati Ateş ve Baros uyumsuzluğu üzerinden çok canımız yandı, nitekim Mehmet Batdal Trabzonspor maçında oyuna girdiğinde az çok Elmander gibi bir görev üstlendi ve göze de batmıştı o maçta. Şimdi ise daha zorlu etaplar Galatasaray'ı bekliyor, alternatif yaratmak bir yana, kaliteyi yükseltmek önemli olan ve Dany transferinde olduğu gibi Umut Bulut transferi de bu açıdan çok mühim.

Buna karşı çıkanlar çok ama ben Elmander'in Umut Bulut'la beraber oynayabileceğini de düşünüyorum. Umut Bulut'un son vuruş anlamındaki yetersiz kalması bu konuda eleştirilerin gelmesine neden oluyor aslında. Bakıyorsunuz, jenerik gollerin altında da onun imzası var ama inanılmaz goller de kaçabiliyor. Elmander'de de var aslında biraz bu. Bu futbolcular golden öte golü yaratan, sistemi ayakta tutan isimler gibi. Savunma hücumda başlar diyorsak, Umut Bulut transferi nokta atışıdır.

Tabii birçok varyasyon deneyebilirsiniz. Şunu diyelim, Umut Bulut'la forvet transferi kapanmaz, mutlaka iyi bir bitirici lazım. Burak Yılmaz'ı çok isterim o anlamda ve 4-3-3 vari bir sistem de doğabilir. Kenarlarda kreatif isimler yerine Umut, Elmander ve Burak Yılmaz gibi mücadeleci ve yönlü futbolcularla ama 4-4-2'nin devamından yanayım ben.

Sevindim bu transfere, hayırlısı olsun diyorum. Biraz da Avrupa'ya giden futbolcularımız neden geri dönüyorlar diye üzülmüyor değilim, giden dönmemeli ama siz yabancı kontenjanı denilen çok saçma ve katı kuralı devam ettirdiğiniz sürece bu transferler gerçekleşir, bu yüzden de Umut Bulut üzerinden neden geri döndü sorularını sormamız saçma...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Söz Konusu Kader Anlarıysa, Cevap: Pirlo ve Buffon

Söz konusu kader anlarıysa, cevap Buffon ve Pirlo. Penaltılardan önce söylediğim buydu, çünkü kaliteden öte karizmanın, tecrübenin ve özgüvenin ön plana çıktığı anlar geldi. Pirlo'nun attığı penaltıyı gördük. Pirlo bu, atar ama 2-1 gerideyken o penaltıyı kullanmaya cesaret etmek sadece Pirlo'ya yakışan bir durumdur. Genel kanı, Pirlo'nun bu penaltısından sonra turun İtalya'ya yöneldiği yönündeydi ama Balotelli'nin attığı ilk penaltıdan sonra tur İtalya'ya geldi aslında, devamında Montolivo kaçırmasına rağmen. Aramızdan kaç kişi ilk penaltıyı Balotelli'yi kullandırırdı?

Balotelli'nin oynadığı her maçın ardından Balotelli'yi çok tartışıyoruz aslında. Kaçırdığı gollerle gündeme gelen bir futbolcu ama Balotelli'siz de olmuyor İtalya adına. Sürekli kaçırıyor ve Elmander vari bir görevi olmadığı için atamadığı her gol sonrasında başarısız ilan ediliyor ama savunmayı çok rahatsız eden bir futbolcu, Cassano'nun yorulmadığı dönemde özellikle fazlasıyla yıprattı İngiltere savunmasını ve her pozisyonun içerisinde o vardı, fazlasıyla aktifti. Bir de karşı tarafta Rooney'e bakın, vurduğu rövataşa dışında Rooney ismini duyan, onu gören?

Her iki takımın da orta sahası mücadeleci, baskıcı ve rakibini bozan cinsten. İtalya'nın bu orta sahası, İspanya'yı bile sarsmıştı, ne oluyoruz dedirtmişti onlara ve İngiltere karşısında da maçın büyük bölümünde baskın olan taraftı. Pirlo yine büyük oynadı, Montolivo oldukça yararlıydı ve orta sahanın bu baskısı sonucunda gelen pozisyonlarla da İtalya daha verimliydi.

İngiltere ise Carroll yedeklerde olmasına rağmen sanki o tarzda bir forveti sahada varmış gibi sürekli topu kaldırdı, ileri şişirdi ve kanat etkisi de gelmeyince ne Rooney ne de Welbeck'in İtalya savunması karşısında bir etkisi olmadı. Ne zaman Carroll oyuna girdi, işte o vakit İngiltere'nin bu futbolu daha verimli bir hal aldı ve etkili olmaya başladılar. İtalya orta sahasının yorulması, De Rossi'nin kenara gelmesi, Cassano'nun da oyundan çıkıp beşli orta saha düzenine geçişmesi İtalya'nın doğru işleyen çarklarını bozdu, zaman ilerledikçe maç dengelendi ama İngiltere yine de pozisyona girmekte zorlandı.

İtalya'nın da 80'den sonra bulduğu her imkanda şut atması olayın farklı boyutu, çok fazla şut denediler, bazen gereksiz bir hal aldı bu ama futbol şut oyunuysa, yürüne İtalya dedirttiler. Bir şekilde maç penaltılara gitti. İlk defa bir maçın uzatmaya gitmesi ve golsüz bitmesi de bu turnuvanın ilkleri oldu.

Yılların Almanya taraftarıyım ama İtalya bana bu turnuvada ilk günden beri daha sempatik geliyor ve desteğim onlardan yana. Ama Almanya - İtalya maçından çıkan kupayı kazansın, isteğim ve rengim bu yönde...

23 Haziran 2012 Cumartesi

Rafael Nadal, Xabi Alonso ve Penaltı

Galatasaray maçlarında biz penaltı atacakken, ben de ayağa kalkar ve penaltıyı kullanacak futbolcuyla beraber televizyonun önüne kadar koşarım. Böyle garip bir totem geliştirdim. Nadal burada ne yapmaya çalışıyor anlamadım ama onun da bu tip bir totemi olabilir.

Pas,Pas, Pas, Pas / Euro2012 Günlüğü #14

İspanya ve Barcelona'nın futbolunu yerden yere vuruyoruz, özellikle İspanya'nın. Barcelona'da yine Messi var ve o işin görsel tarafını da bizlere sunuyor ama İspanya tamamen takım oyununa bağlı bir takım. Herhangi bir futbolcu fazla ön plana çıkmadan herkes işini yapıyor. Bize de bu çok sıkıcı geliyor, çünkü karşılarında olan takım İspanya'ya göre kurgulandığında İspanya bu takımları çok net eziyor. Oysa kendi tuttuğumuz takımlar İspanya gibi oynasa canımızı veririz, destanlar yazarız.

Bence bu sıkıcı ortamda sorun İspanya değil, İspanya'nın rakiplerinin düşünceleri. İspanya - İtalya maçı izledik mesela, 1-1 bitti. Prandelli, İtalya'yı İtalya gibi oynatmıştı, İspanya'ya göre kurgulamadı takımını ve 3-4-3 sistemini uyguladılar. Son 15 dakikaya bakınca özellikle İspanya o maçtan da galip ayrılabilirdi ama o maçta skordan ziyade, mücadelenin keyfine varmıştık.

İspanya'ya yenilebilirsiniz, bundan çok doğal birşey daha yok. Çünkü Milli Takım düzeyinde en güçlü olan taraf onlar. Sizin yapmanız gereken kendi futbolunuzu sahaya yansıtmanız ve en azından vuruşarak yenilmeniz. 2010 Dünya Kupası elemelerinde İspanya'nın rakibiydi Türkiye ve her iki maçta da yenildi, hatta gruptan çıkamadı ama o oynadığımız İspanya maçlarını akıllara getirin.

Fransa olayı tamamen İspanya'ya göre kurgulamış. İspanya yine forvetsiz düzenine döndü ve Xavi, Iniesta, Fabregas ve Silva'lı dörtlü sahte forvet sisteminde oynadı. İtalya karşısında değil ama Fransa karşısında avantaj sağladı bu durum onlara. Fransa kendi sahasında kalıp, o bölgeyi kalabalık tutmayı denedi, amaç İspanya'nın pas trafiğini kesmek ama İspanya'dan top alamadığınız, hücumda top tutamadığınız sürece kaybetmeye mahkum olursunuz bu düzende. İspanya topu kaybettiğinde bile hemen geri almasını bilen bir takım, haliyle de rakibe nefes alma şansı tanımıyor, bizde arada sırada maçtan kopuyoruz belki, kanal değiştiriyoruz ama geri döndüğümüzde top hala İspanya'da oluyor, skor da aynı tabii.

Maçın da özeti bu yani, müthiş sıkıcı ama İspanya'nın çok ağır bastığı bir maç izledik. İspanya adına Portekiz maçı daha zorlu bir sınav olacak, Portekiz'in geri çekileceğini sanmıyorum ve daha büyük kozları var...

Oktay Mahmuti Anadolu Efes'te

Domino etkisi diye buna söylenir. Galatasaray, Beşiktaş ve Anadolu Efes üçgeninde müthiş bir coach döngüsü yaşandı. Oktay Mahmuti & Galatasaray ve Ergin Ataman & Beşiktaş geleceği belirsizdi önce. Galatasaray Oktay Mahmuti ile yolları ayırınca acaba mı diye Ergin Ataman'ı düşünüyordu bir yandan da Erman Kunter'le anlaşmıştı. Sponsorluk iptali gelince Beşiktaş'tan akşamı Ergin Ataman Galatasaray'la imzaladı ve Erman Kunter'in de Beşiktaş'la anlaştığını öğrendik. Yabancı coach söylemleri vardı Anadolu Efes adına da ama Oktay Mahmuti ile bugün itibariyle resmen anlaşmış durumdalar.

Oktay Mahmuti'nin de Türkiye sınırları içerisinde kalması güzel, bizleri çok çetin bir basketbol sezonu bekliyor aslında. Fenerbahçe'nin de Pianigiani ile anlaştığını düşünürsek, şampiyonluk yolunda çetin bir savaş olacak.

Bu hamleden sonra Anadolu Efes'in Avrupa'da başarılı olmasını isterim, umarım o sempatiyi tekrar uyandırır eski takımında. Galatasaray'dan Anadolu Efes'e geçiş farklı bir durum tabii, şimdi tamamen basketbolla yatıp kalkan bir takımın başında tekrar ama başarıya aç, başarı adına da tüm imkanları seferber edebilecek bir Anadolu Efes var. Büyük bir kadro harekatı gerçekleşecektir, Anadolu Efes'in mevcut kadrosu Mahmuti'ye biraz ters.

Gönül isterdi bunlar yaşanmasın ve düzen devam etsin ama hayat devam ediyor. Rakibim olacaksa Oktay Mahmuti gibi rakiplerim olsun diyorum ve yeni sezonda çok daha güçlü bir Galatasaray görmek en büyük hayalim...

Dün Beşiktaş İstemiyordu, Bugün Galatasaray


Şu konuları bugün konuşmamızın en büyük nedeni Adnan Polat aslında. Stadyumun bir an önce açılması için verdiği ödünler bugün farklı şeyleri konuşmamıza neden oluyor. Beşiktaş'ın İnönü Stadı'nı yeniden inşa etme hedefi var. Çünkü Beşiktaş'ın ihtiyaçlarını karşılamayan bir stadyum durumunda, artı olarak büyük hedefler için stadyum gelirini yükseltmeniz şart.

Ama ortada henüz bir proje yok, erken konuşuyoruz aslında bu konuyu. Beşiktaş'ta bir gelenek bu, her Mayıs ayında dozerler İnönü'ye giriyorlar ama yıllardır bir girişim yok. Galatasaray'ın da her sezon ortaya koyduğu bir stadyum projesi hedefi olurdu ama bir türlü gerçekleşmezdi bu. Çünkü ekonomik güce sahip olmanız gerekiyor ve şu an Beşiktaş'ta da bu yok, o zamanlar da Galatasaray'da da bu yoktu.

2003 yılına dönelim. Galatasaray yine bir stadyum hedefiyle yola çıkıyordu ve Ali Sami Yen'de gelinen nokta, artık bu stadyumda maç oynanmasının dahi yasak olduğu bir zamandı. O kadar kötü bir duruma gelmişti. Bu yüzden de Galatasaray, Beşiktaş'ın kapısını çalmış ve İnönü'de maçlarını oynamak istemişti. Ama Beşiktaş'ın, Kayserispor'un Amrabat vari isteklerine benzer istekleri sonrasında da sessiz sedasız Olimpiyat Stadı'na gitti ve tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşadı. Koskoca Galatasaray'ın 40 bin küsür kombine satmasına rağmen 500-600 kişiye oynadığı maçlar oldu 80bin kişilik stadda.

Ama Galatasaray o gün bir duruş gösterdi. Tüm stadlar Gsgm'nün yoksa, Galatasaray da devlete gidip, Beşiktaş'ı şikayet edebilirdi, stadyum isteğini dile getirebilirdi. Bugün de Galatasaraylılar kendi stadlarında Beşiktaş'ı istemiyorlar. O günlerden kalan bir intikam hesabının da olduğunu sanmıyorum, kimse istemez kendi stadında başka bir takımı, 1970'lerdeki futbol günleri günümüzde yok artık, tribünler yarı yarıya bölünmüyor. O gün Beşiktaş'ın Galatasaray'ı kendi stadında istememesi doğaldı, bugün de Galatasaray'ın.

Bu arada, İnönü Stadı da tüm Türkiye'ye ait bir değerdir aslında. Ne Saraçoğlu ne de Sami Yen vardı bir vakitler ve tüm takımlar burada oynuyordu. Şöyle diyeyim, Galatasaray - Fenerbahçe derbisi Ali Sami Yen'den çok İnönü Stadı'nda oynanmıştır ve bu takımlar kendi stadlarına gidince İnönü Stadı Beşiktaş'a kalmıştır ve bu değeri Beşiktaş yüceltmiştir. Buna rağmen izin verilmedi Galatasaray'a.

Beşiktaş o gün Galatasaray'ın gösterdiği duruşu göstermiyor işte, sıkıntı burada. Galatasaray belli ki istemiyor, üstelik Galatasaray'a bu yönde teklif dahi yapılmadı, direk devletten böyle bir istek oldu. Yanlış burada işte, Galatasaray'a yapılan bir ayıp bu. Ben Beşiktaş TT Arena'da oynamasın demiyorum, Galatasaray'ın istekleri kabul edilecekse orta yok elbette bulunur ama Galatasaray böyle birşeyi istemiyorken, Beşiktaş'ın bu konuda diretmesi yanlış olan. Beşiktaş nasıl içine sindirecek bu durumda TT Arena'da oynamayı, istenmediği yerde olmayı.

Galatasaray'ı da bu duruma getiren fazlasıyla Adnan Polat, biraz da Eren Talu'dur. Herşey yolunda gidiyorken Eren Talu'nun batması ve stadyum inşaatının durması ipleri devletin eline verdi bir anlamda. Toki işin içerisine girdi, stadyum bitti, stadyumun bir an önce bitmesi için Adnan Polat büyük ödünler verdi derken bugün imza yetkisi Galatasaray'da olmasına rağmen farklı kanatlardan da stadyum hakkında söylemler geliyor. 1.5 milyon tl stad kirası veriyor Galatasaray, artı olarak 400 civarında vip koltuk. Hangi stadyumda böyle birşey var, varsa da ben bilmiyorum.

Ayrıca ''Devlet bedavaya Galatasaray'a stad yaptı'' söylemlerine de verilecek tek cevabım; geçiniz olacak. Bu konu hakkında polemiğe girmeye bile gerek yok, objektif bakan olaya neyin ne olduğunu biliyor, hangi takımı tuttuğunun bir önemi yok.

Türkiye'nin 2020 Olimpiyatları için dosyasında İnönü Stadı'nın yenilenmesi zaten var. Büyük ihtimalle de Olimpiyatları alacağımızı düşünüyorum, en güçlü aday durumundayız ve kazanma ihtimalimiz bir hayli yüksek. Eğer Beşiktaş 7-8 ay daha beklerse zaten stadyum için bir kuruş bile cebinden çıkmadan bu stadyum yerinde inşa edilecek.

Zaten bunları konuşmak için erken ama Beşiktaş süreci hızlı tutuyor. Ben İnönü'nün yapımının hemen başlayacağına, hatta bu sezon başlayacağına inanmıyorum çünkü ortada bir proje, plan falan göremiyorum.

Sergio Ramos


7'den 77'e Sergio Ramos demek lazım. Futbol her yaşta vazgeçilmez bir tutku...

22 Haziran 2012 Cuma

Bir Pozisyon, İki Gol / Euro2012 Günlüğü #13

Futbolda felsefe felsefedir, beğeniye uygun futbol oynama zorunluluğu da yoktur. Yunanistan'ın da felsefesi bu. Özellikle de rakibin güç ayarının yükseldiği maçlarda işin savunma boyutunu çok daha yukarı seviyeye çekerler ve havalarını buldukları turnuvalarda can yakalar. Kötü olduklarında da işte böyle dağılırlar ama bu Yunanistan'ın ne olursa olsun çeyrek final gördüğünü unutmayalım.

Yunanistan'ın felsefesi belli, gol yemeyeyim, bir şekilde karambolden bir gol yaratırım. Hele ki 60. dakikalara kadar gol yememeyi bir şekilde başarırsam rakibi panik hale getirebilirim. Ama bu tip bir futbolu oynamak için beraberinizde bulundurmanız gereken bazı faktörler var. Savunmanızın müthiş iş yapması, bireysel hatalardan uzak olmak, pozisyon hatası falan yapmak bir yana biraz şans, fazlasıyla da kaleci faktörünü beraberinde getirmelisiniz.

Yunanistan'ın yediği ilk üç gole bakınca kaleci Sifakis'in hatalarını görüyoruz. Neredeyse üstüne gelen her topu sektirmesi de bir yana. Almanya'nın damga vurduğu, forse ettiği ve dilediği gibi de at koşturduğu bir maç izledik ama Sifakis'i aman aman zorlayan durumlar oluşmadı, eğer maç 1-1 devam etseydi ve şu dakikalarda uzatma anlarını izleseydik Almanya'yı bu yüzden eleştirebilirdik ama maçın 1-1'e gelmesinden sonra bir anda nasıl 4-1'e geldiğini gördük. Biraz işe asıldığında maç kendiliğinden Almanya'ya geldi zaten, görüntü bu.

Klose, Schürrle ve Reus tercihlerini rotasyona bağlayanlar var ama ben taktiksel bir hamle olduğunu düşünüyorum. Yunanistan'ın böyle oynayacağı zaten belli ve bu yüzden turnuvada temposuz bir görüntü çizden Podolski ve Müller'in yerine daha tempolu ve aktif Schürrle ile Reus'un oynaması Yunanistan savunmasını bu kadar zor duruma düşüren faktörlerden biriydi. Ayrıca Klose duvar görevini müthiş gördü ve Klose oynadığında Mesut Özil'in ivmesi biraz daha yukarı çıkıyor ve maç genelinde de sayı almak için sürekli oyun arayan güreşçi misali bir Almanya izledik ve Lahm'ın golüyle de beraber Yunanistan'ın dağılması gerçekleşti ve böyle farklı bir oyun ortaya çıktı.

İkinci yarının ilk 10 dakikasında biraz Yunanistan kıpırdandı, hücumla alakası olmayan takım bir anda Gekas'a top şişirelim, arkasından biz de koşalım durumunu hatırladı ama 1-1'i bulmalarına rağmen bu skorun Almanya'nın oyunu çok savsaklamasından geldiğini söyleyelim. Bunun da kanıtı devamında gelen 4-1'lik skor.

İşin özü, Almanya'nın çok rahat bir galibiyet aldığıdır. Bu kadar rahat geçmesini beklemiyordum ama Almanya'nın grup maçlarına oranla vitesi biraz daha yükselttiğini söyleyebiliriz. Yunanistan ise bu maçta nasıl iki gol attığını tekrar tekrar düşünmeli, çünkü ben hala inanamıyorum. Bu felsefeyi uygulamak için 2004 günlerini hatırlamanız ve şans, kaleci gibi faktörleri de yanınıza almanız gerekiyor...

Baros'un Milli Takım'a Vedası

Euro 2004'de turnuvanın en büyük yıldızlarından biriydi, Euro 2012'de ise kayıplarda. Gruptan çıkmak Çek Cumhuriyeti adına büyük bir başarı oldu, hele ki oynadıkları ilk maç ve o maçta verdikleri görüntüye oranla. Rosicky'i de kaybetmelerine rağmen bunu başarmaları çok önemli bir durumdu ama onlar da forvetsiz oynadı bir anlamda.

Milan Baros'u bir türlü kazanamadılar, çünkü fizik olarak çok yıpranmış ve ayağa kalkamayan bir Baros tablosu vardı. Tıpkı bu sezonun ikinci yarısında olduğu gibi. Son 2-3 sezonuna baktığımızda aklımıza gelen şey, Baros'un yaşadığı sık sakatlıklar, sonrasında geri dönüşleri ve tekrar gollerle buluşması ama devamında yeniden yaşadığı sakatlıklar.

30 yaşındasınız artık ve en verimli dönemlerinizi sakatlığa kurban verdiniz, bir daha ayağa kalkmanız artık çok zor. Bir de maç trafiği daha sık bir hal aldıkça Baros iyice gözden uzaklaştı ve başka bir alternatifi olmayan Çek Cumhuriyeti de bu duruma katlanmak zorunda kaldı. Oyun zekası ve kurnazlığıyla ayakta kalmaya çalışan bir Baros var ama onun asıl özelliği olan gol vuruşları, pozisyona girme becerisi, rakip savunma üzerindeki etkisi gibi şeyler ortadan kalkmış, sıradan bir forvete dönüşmüş durumda.

Üzülüyoruz bu tabloya, çok sevdiğimiz, bize çok şeyler vermiş bir Milan Baros ama bu saatten sonra Galatasaray'da da tutunabilmesi imkansız ve şu son görüntüsünden sonra nasıl bir piyasa yapacağı da merak konusu. O transfer olacaksa Milan Baros ismi onu transfer edecek, elinde kalan en büyük değer şu an bu.

Ayrıca son aldığı kararla da birlikte Milli Takım'ı bırakmış oldu, güzel bir veda edemedi ama Çek Cumhuriyeti'ne de çok şeyler verdi, bu takım ona çok şey borçlu. Çek Cumhuriyeti deyince de Koller & Baros ikilisini unutmayacağız elbette.

LeBron ve Şampiyonluk

Büyük oynadı ve büyük kazandı. En önemlisi kamburlarından kurtuldu. Ne kadar büyük bir isim olursanız olun, looser kimliği başa bela. Artı olarak ya sev ya nefret et mantığı sizin de üstünüzde ve tüm bu kamburlardan kurtulmak adına NBA şampiyonluğuna ulaşmak zorundasınız. Miami Heat projesi de bunun içindi zaten, 2. yılında şampiyon oldu LeBron. Koleksiyonu da NBA şampiyonluk yüzüğü ve finallerin en değerli oyuncusu ödülüyle de beraber tamamladı. Şimdi sıra hanedan olmakta tabii, Jordan'ın Kobe'nin yaptıklarını zorlamak bir anlamda. 27 yaşında LeBron ve Jordan'ın ilk şampiyonluğunu 28. yaşında aldığını unutmamak lazım ama bu hedef zor. Miami Heat hak ettiği bir şampiyonluğu aldı kısacası. LeBron James'in de şampiyon olduğunu gördük ve LeBron & looser ve LeBron finalleri oynayamıyor, kaldıramıyor gibi goygoylar da bu sabah itibariyle tarih olmuş durumda. Hayırlısı olsun...

Cristiano Ronaldo / Euro2012 Günlüğü #12

Ronaldo hırslı, Ronaldo istiyor, Ronaldo savaşıyor, Ronaldo ayağa kalktı derken tüm Portekiz hareketlendi aslında. Hazırlık maçları ertesinde pek şans vermediğimiz o Portekiz bir anda ayağa kalktı ve Cristiano Ronaldo'dan öte teknik direktör Paulo Bento'nun eseri aslında bu.

Çek Cumhuriyeti'nin gol atmaya, atak yapmaya pek niyetinin olmadığı bir maç izledik. Güçlü bir savunma anlayışları olsaydı bu duruma başarılı bir taktik diyebilirdik ama zaten stoperlerden büyük sıkıntılar yaşayan, yedikleri gollerde bireysel hataların fazlasıyla olduğu bir takım. Bunun yanında da Rosicky gibi bir silahın yok, hücumda ise bal yapmayan arı misalisin, top dahi tutmayı düşünmüyorsun ve karşındaki rakip Portekiz.

Bu turnuvanın en iyi hücum takımlarından biri Portekiz. Ronaldo ve Nani büyük kozlar. Hele ki Ronaldo'nun her maç artan performansı sonrasında Portekiz daha inanılmaz bir hal aldı ve en verimsiz bölgeleri dediğimiz forvet konusunda bile Almeida sonradan oyuna giriyor ve katkı verebiliyor. Hücum verimli olduğunda forveti, forvet verimli olduğunda hücumu taşıyor. Postiga'nın sakatlığı sonrasında Almeida'nın oyuna girmesi Portekiz'e yaradı. Almeida müthiş bir duvar görevi gördü ve arkasında oynayan hücumcular bundan fazlasıyla yararlandı.

Daha farklı bitebilirdi bu maç. 1-0 olduğunda bile skor Çek Cumhuriyeti atak yapamadı, hücum konusunda sınıfta kaldılar. Bunu söyleyince eleştiri geliyor bana ama Baros bitmiş durumda. Sık yaşadığı sakatlıklar ve geri dönüşler onun son 2-3 sezonuna damga vuran. Sürekli geri dönmeyi başardı ama bir yerde iflas ediyor vücut. Baros'dan da vazgeçemiyorsun, bu da Çek Cumhuriyeti'nin turnuvadaki en büyük handikapı oldu. Gruptan çıkmaları sürpriz dedik, lider olarak çıktılar ama Portekiz karşısında kalite farkları bariz ortaya çıktı.

Cristiano Ronaldo'nun direklerle de imtihanı var ama. İstiyor, savaşıyor, gol de atıyor, takımını sırtlıyor ama bütün bunlara rağmen şanssızlıkta üzerinde. Portekiz onu kazandı ama, grupların ilk iki maçında ruhani bir görüntü çizen, takım sisteminden kopuk o adam gitmiş ve hedef adam konusunda geri dönerek Portekiz'i taşımaya, liderlik etmeye başladı. Bu da turnuvanın anahtarı aslında, Messi mi Ronaldo mu tartışmalarını tekrar alevlendirirken Ronaldo'yu uyandırdık galiba.

21 Haziran 2012 Perşembe

Ergin Ataman Galatasaray'da

Milangaz'ın yola Beşiktaş'la devam edip etmeyeceğine göre bir karar alacaktı Ergin Ataman ve bu sponsorluğun bitmesinin ardından da onun da Beşiktaş'la misyonu bitti bir anlamda. Bu sezon Beşiktaş'a yaşatıkları, Beşiktaş'ın da ona yaşattıkları peri masalı gibiydi. Yaz döneminde yaşanan sıkıntılar, Deron Williams dönemi, onun gidişi derken Avrupa'da geldikleri nokta, Euroleague biletinin kazanılması ve lig şampiyonluğu. Bir sezonda gelinen nokta buydu ama yapıyı sağlam kurmak zorundasınız, eğer istikrarı kovalıyorsanız. Umarım Beşiktaş sponsor sorununu çözer ve başarılı olmak adına kalıcı adımları atar.

Oktay Mahmuti'nin ayrılığı farklı bir hikaye, içimize sinmeyen ama alışık olduğumuz bir ayrılık hikayesi daha. Çok konuştuk o konu hakkında ve bir şekilde önümüze bakmak zorundayız. Ama Oktay Mahmuti'nin Galatasaray'ı getirdiği nokta unutulmaz, unutmayacağız.

Ergin Ataman bekleniyordu aslında yeni coach olayında. Erman Kunter'le görüşüldü, anlaşıldı ama kafalardaki ilk isim Ergin Ataman'dı. Ona da yurt dışından gelen teklifler oldu ama herkes Ergin Ataman'ın tuttuğu takım Galatasaray diyor, Galatasaray'ı seçmesinde bir neden bu olabilir ya da daha büyük bir para, sunulan imkanlar ve hedefler. Takımın başına nasıl geldiğiyle pek ilgilenmiyorum, biri bu takımın başına gelecekti ve Ergin Ataman da önemli bir tercih. Yapılan hamle oldukça olumlu.

Artı olarak atılan profesyonel adımlar. Lütfi Arıboğan'ın basketboldaki icraatları devam ediyor, genel menejer konusunda da Murat Özyer'in ismi geçiyor, Cem Akdağ'a da kulüp içerisinde bir görev verileceğinden konuşuluyor. Bekliyoruz bakalım, Ergin Ataman hayırlı olsun...

Takım Elbiseyle İmza Törenine Gelen Futbolcu

Dirk Kuyt, resmi sözleşmeye imza attı ve Fenerbahçe dönemini başlattı. Onlar adına hayırlısı olsun diyorum, Kuyt sevdiğimiz, beğendiğimiz bir futbolcu ve daha önemlisi karakterdir. Türk futboluna da katacağı çok şey olduğunu düşünüyorum ve fotoğrafta görünen detay bana göre çok önemli, kimine göre hiç önemi olmasa bile. Takım elbiseyle imza törenine katılan futbolcu can'dır, bunun da nedeni oynayacağı takıma, daha önemlisi para kazandığı oyuna duyduğu saygıdan. Başarılı olur, başarısız olur bunu zaman gösterecektir ama Fenerbahçe çok önemli bir karakteri hem kendi hem de Türk futbolu bünyesine kazandırmıştır, Kuyt transferine böyle bakıyorum...

20 Haziran 2012 Çarşamba

Kaçan Euroleague Trenine El Sallayalım

Gelelim günün ikinci şokuna. Euroleague'de de yokuz, hayırlı uğurlu olsun. Bir önceki sezon Euroleague sahnesine ilk defa çıkmasına rağmen harikalar yaratan bu takım bir sonraki sezonda Euro Cup'ta ter dönecek. Attan inip eşeğe binmenin tanımı bu ama bu ortamı yaratan biziz.

Kurulu düzeni bozduk, basketbolu kaosun içine sürükledik, kafalar sonra dank etti ve olması gereken profesyonel adımları atmaya başladık ama geç kaldık. Euroleague lisansı için hareket etmedik, geç ve pasif kaldık. Şampiyonluğu o kadar odaklanmış olacağız ki, nasıl olsa garantidir diyerek bu işi saldık ve sonucu ortada.

Şimdi Euro Cup'u kazansan ne fayda, gerçi bu kupada final oynamanın bile Galatasaray adına başarısızlık olacağını düşünüyorum. Bir sonraki sezonda da Euroleague diyerek yatırımlar, imkanlar büyüyecekti ama şimdi ne ölçüde olacak, sponsorun bakışı bizlere nasıl olacak, transfer konusunda ne olup bitecek, herşey muamma. Ön eleme hakkı dahi kazanamadık ve kesin olarak Euro Cup sahnesindeyiz. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Ayağa kalkan, ateşlenen ve müthiş bir karakter kazanan bu şubeden Oktay Mahmuti'nin gidişini izledik resmen ve Mahmuti'nin dediklerine yeni yeni geliyoruz ama geç kalmış bir şekilde.

Hakan Üstünberk ne düşünüyor acaba, bir de o var?

Kimseyi Alamıyorsanız Gider Keita'yı Kiralarsınız

Amrabat konusunda ne oldu, ne bitti bilmiyorum, düşünmek bile istemiyorum aslında. Taktik mi yoksa bu, Galatasaray'ın başka bir planı mı var, Amrabat ne düşünüyor, Kayserispor'un planı mı var bilmiyorum. Sakız gibi uzayan bir hikaye, iş inata gidiyor ve inat transferlerinin de kimseye bir yararı olmaz.

Ama hata Galatasaray'da. Alacakları cevabı bildikleri halde hala Amrabat'ın peşindeler. Dünya üzerinde başka bir futbolcu mu kalmadı, Ünal Aysal'ın sezon başında söylediği o serbest kalmış isimler nerede {Junior Hoilett mesela, 1 milyon avro yetiştirme bedeline transfer olabilirdi}, yani nedir Amrabat'ı bu kadar özel kılan şey. 7.5 milyon avro öneriyorsunuz, 15 milyon avro bu ismin bedeli deniyor size. Süleyman Hurma açıyor ağızını yumuyor gözünü ama siz hala Amrabat ısrarı peşindesiniz.

Ezel vari bir oyun mu olacak sonunda bilmiyorum ama Amrabat transfer olsa ya da olmasa bile içime sinmeyen bir konudur, bu kadar uzaması da çok saçmadır. Siz o gözden çıkardığınız 7.5 milyon avro'yla istediğiniz her futbolcuyu alırsınız. Marko Marin için 8-9 milyon avro verdi Chelsea, ülke piyasası budur demeyin bu konuya. Avrupa'da sağlam bir ağa da gerek yok, vasat bir ağınız dahi olsa birçok futbolcu kapılır ağınıza, istediğinizi alırsınız.

Kimseyi alamıyorsanız eğer gidersiniz Keita'yı kiralarsınız, bu kadar basit bir olay. Giderken iyiki yolladık dedim bu adamı şimdilerde mumla arıyorum, geldiğim nokta budur...

Futbolda Son Düdük Çalmadıkça Oyun Devam Eder / Kerem Akbaş

Futbol ekonomisini bu aralar sıklıkla konuşuyoruz. Beşiktaş, Bursaspor ve Gaziantepspor gibi takımların ekonomik nedenlerden ötürü Uefa'dan aldıkları ceza var çünkü. Artı olarak kulüplerin girdiği borç yükü ortada ve ufukta Uefa kriterleri var derken takımlarınız nasıl yapılanır, süreç nasıl işler hep birlikte göreceğiz. Futbol ekonomisi ve Beşiktaş denildiğinde de akla gelen ilk isimlerden biri de sevgili Kerem Akbaş oldu ve sağolsun bizleri kırmadı, çok güzel bir röportaj gerçekleştirdik.

Bundan birkaç sezon önce ufukta Uefa Kriterleri görünüyordu zaten, neyin ne olacağı da biliniyordu ama ısrarla geleceği kurgulamak yerine takımlarımız günü kurtarmaya devam etti ve Uefa Kriterlerinin sıcak nefesi şu sıralar ensemizde. Genel olarak baktığımızda takımlarımızın geleceğini nasıl görüyorsunuz, futbolumuzun maddi anlamda gittiği noktayı?


Kerem Akbaş: Ne futbolun ulaştığı maddi noktayı ne de sosyolojik noktaya kavrayabildi ülkemizde çoğu takım. Ülkemizde ekonomisi konusunda sınırlarının bilinmediği, TUİK’in istatistiklik yayınlamadığı, çok fazla kalem oynatılmayan iki alan zaten spor ekonomisi ve sosyoloji ekonomisi. Buna kültür ekonomisi de eklenebilir. Haliyle ölçülmeyen, analiz edilmeyen, üzerine kafa yorulmayan herşey gibi kulüplerimizin mali durumu da ileride başlarına başlarına bela olabilir.

En sıcak gündem ise Beşiktaş, Bursaspor ve Gaziantepspor'un aldıkları bir yıl men cezaları. Türk futbolunda ilk defa görülen şeyler bunlar ama son da olmayacak gibi. Bu cezaları nasıl değerlendiriyorsunuz, bu takımlar adına cezadan kurtuluş yolu var mı ve kısa vadede atmaları gereken adımlar neler olabilir?


Kerem Akbaş: Öncelikle cezaların içeriğine bakmak gerekir. Geçtiğimiz aylarda Beşiktaş yine lisans almıştı ancak UEFA geçmiş yıllarda alınan lisanslara esas olan Beşiktaş’ın verdiği bilgilerin yanlış ve yanıltıcı olduğuna hükmetti. Yani Beşiktaş borcu varken, borcum yok dedi. Buna önce TFF’nin müdahale etmesi gerekir UEFA müdehale etti. Bursaspor’un durumu ise bilgi eksikliği gibi duruyor. Pek çok Bursasporlu futbolseverin bile adını hatırmadığı bir oyuncunun bonservisinin geç ödenmesi nedeni ile ceza aldı. Düzgün bir savunma ile Bursaspor’un cezada kurtulacağını düşünüyorum ancak Beşiktaş ve Gaziantepspor’un CAS’a dava açmasında daha ağır yaptırımlar ile UEFA’yı karşısında bulma ihtimali de var.

Beşiktaşlı olmamama rağmen son 1-2 sezon içerisinde yapılan bu yıldız transferlerden ben rahatsız oluyordum. Çünkü sürekli gündemde olan maddi sorunlar ama buna rağmen gerçekleşen yıldız isimler. Üstelik taraftar da bunu destekledi ama şu an gelinen nokta Portekiz çetesinden ziyade Ernst, Hilbert hatta Sivok gibi isimlerin asıl kral olduğu. Bu yıldız transferi politikasından yeni dönem oluşacak transfer politikasına geçiş nasıl olacak, Beşiktaş'a uygun futbolcu profilleri sizce neler?


Kerem Akbaş: Yıldız transfer bir politikadır ve Chelsea, ManCity bu politika ile şampiyon olurken, PSG olamayabilir. O zaman bu politika oturulur tartışılır. Ancak Beşiktaş’ın yıldız transfer politikasında kredi kartı kullanması Beşiktaş için büyük sıkıntı oldu. Kredi kartı sahibi arttıkça piyasada yapılan alış veriş arttı ancak sıra ödemeye gelince geri dönüşlerde sıkıntı yaşandı ve pek çok insan borç batağına battı. Bunun bir benzerini de Beşiktaş yaşadı. İmkanlarını zorlamaktan öte ödeyemeyeceği paraları vereceğini taahüt etti Beşiktaş ve ödeyemedi. Ernst ve Hilbert oynadıkları takımı alacakları için FİFA’ya şikayet etti.

Transfer polikası için normal şartlarda teknik direktörün belli olması gerekirdi ancak hangi teknik direktör gelirse gelsin Beşiktaş’ın gerçekçi olması gerekli. Dönüşüm belki de ilk defa bu kadar kolay olacak çünkü başka bir şans yok. Böyle olunca bonservis ücreti olmayan, yıllık ücreti uygun, mümkünse genç oyunculara yönelmeli Beşiktaş. Burada yönetimden daha önemli taraftar. O genç futbolcuların sahaya çıktıklarında dizlerinin titreyeceğini unutmaması gerekir kimsenin.

Galatasaray da aslında buna benzer bir dönem yaşadı ve o dönemin içerisinde bir şampiyonlukta çıkardı. Gerets'in ilk sezonu Galatasaray'ın bu maddi sorunlarının zirve yaptığı bir dönemdi ve transferi gerçekleşen futbolcu profili de Sasa İliç tarzı isimlerdi ama o İliç 2 sezon krallar gibi futbol oynadı. Beşiktaş'ın şu anki durumu da buna benziyor gibi sanki, tek fark şimdilerde Uefa Kriterlerinin yürürlükte olması. Galatasaray'ın o sezonu Beşiktaş'ın bu sezonu için bir örnek olabilir mi sizce, çıkış noktası böyle aranabilir mi?

Kerem Akbaş: Futbol yıllrdır aynı şekilde oynanıyor.Temel kurallar aynı. Oyunun içeriğinde üretilen fikirler sürekli değişse de futbol öz olarak duru bir yapıya sahip yıllardır. Durum böyle olunca Galatasaray’ın Gerets ile yaşadığı şampiyonluk bir örnek olarak önümüzde duruyor. Ancak planlanması açısında ortaya koyduğu fark nedir? O günden bu güne hangi yapısal adımlar atıldı Galatasaray’da. Yoksa kazanıan şampiyonluğun gelirleri bir sonraki sene yeniden çarçur mu edildi buna bakmak gerekir.

Kulüpler minimum 2 yıllık planlarını ve bütçelerini yapmalıdırlar. Aksi takdirde milli takım gibi bir turnuvada harikalar yaratırken ardı ardına iki üç turnuva kaçırabiliriz.

İbrahim Altınsay hamlesi geldi önce, sonrasında ortaya koyulan bu yapı çabuk bitti. Devamında ise teknik direktör arayışları ve sonunda gelen Samet Aybaba hamlesi. Sizce Beşiktaş'ta şu şartlarda yüceltebilecek teknik direktör profili ne olabilirdi?


Kerem Akbaş: Beşiktaş şu anda bir hoca arayışında ancak o kadar çok kriter olduğunu sanmıyorum seçimde. Kriterlerin %90’ı “yıllık ücreti düşük olsun” ve “maliyetli transfer istemesin” şeklindedir ve doğrudur. Beşiktaş yönetiminin kendine sorması gereken soru “biz ne istiyoruz?” Beşiktaş uzun yıllar çalışacağı, felsefesi olan ve tamamen teslim olacağı bir hoca mı arıyor yoksa “geçiş süresinde” bir tampon mu? Genç oyuncu transfer etmek tek başına yeterli olsaydı Burak Yılmaz Trabzonspor’un değil Beşiktaş’ın futbolcusu olurdu şu anda. Ayrıca ülkemizde pek önemi olmayan bir konu da yardımcı teknik adamlar. Barça, Pep giderken boşalttığı yere yardımcısını oturtabiliyorsa, Rijkaard gittiğinde B takım hocası Pep takımın başına geçebiliyorsa bizim eksik yaptığımız birşeyler var.

İngilteredeki yardımcı hocaların çoğu bulundukları takımları menajerleri kadar teknik ve taktik bilgiye sahip. Ama biz ülkemizde bir sol bek bir de teknik adam çıkartamıyoruz.

Şimdiden öngörmek güç ama yeni sezonda Türk futbolu hangi noktada olur? Genel olarak soruyorum bunu, Milli Takım, kulüpler, yayıncı kuruluş hepsi içerisinde.

Kerem Akbaş: Yargıdan çıkacak karar futbol ortamının şekillenmesi açısında önemli ancak futbol severler olarak en büyük şansımız EURO 12. Pek çok futbol severin bir süre dikkatini sadece futbola verebilecekleri bir organizasyon. Milli takımımızın olmaması bu anlamada avantaj olabilir çünkü oyuncu seçimleri, kulüp kavgası vs. gibi olaylarda da uzak kalıp sadece futbol konuşabileceğimiz bir ortam olacak.

Önümüzdeki sezon için futbola biraz daha ısınmış bir taraftar profili bekliyor olacak bizleri. Ayrıca şu anda sezonun en güzel dönemindeyiz. Tranfer dönemi. Şimdi bir süre Kuyt üzerine yazılar okuyacağız. Sonrasında da sezon başlayacak. Yayıncı kuruluş açısından çok.

Galatasaray'ı da sormak istiyorum size. Ünal Aysal'la başlayan yeni bir dönem var ve kazanılan bir şampiyonluk, geleceğe de daha umutla bakan bir Galatasaray. Galatasaray'ın gidişatını, yönetilme şeklini ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?


Kerem Akbaş: 3 temmuz süreci Galatsaray’a ister istemez bir psikolojik üstünlük sağladı. Beşiktaş bu süreçte hocasını ve futbol adına hareket eden tek adamı Seral Adalı’yı kaybetti. Zaten süreç Fenerbahçe üzerinden yürüdü ki Fenerbahçe için hem avantaj hem dezavanataj oldu bu. Trabzonspor ise Fenerbahçe’ye o kadar konsantre oldu ki diğer takımlar yokmuş gibi davrandı. Tüm bu psikolojik etkenlerin yanında Galatasaray Selçuk İnan gibi müthiş bir futbolcuyu kadrosuna kattı. Bu transfer Galatasaray’ı güçlendirmekle kalmadı rakibinden de önemli bir oyuncu kopartmış oldu. Ayrıca Fatih Terim milli takımdaki saplantılarından kurtulmuş bir biçimde tekrar sahne aldı ki Galatasaray için bu Selçuk İnan transferinden de önemliydi.

Melo, Elmander, Eboue ve Muslera transferleri de nokta atış oldu.Bu kadar farklı oyuncunun bir araya gelip sezonun en iyi futbol oynayan takımı olmasını sadece 3 Temmuz süreci ile açıklamak emeği geçen herkese haksızlık.

Ekonomik olarak Galatasaray’ın Beşiktaş’ın ardından en kötü portreyi çizdiğini belirtmek gerekli. Ancak sermaye artırımı sonunda daha net Galatasaray finansalları göreceğiz. Rahmetli Özhan Canaydın ve Adnan Polat yönetimlerini görmüş her Galatasaraylışu ana halinden memnundur diye düşünüyorum. Yönetim içinde var olan fikir ayrılıkları da daha fazla derinleşmez ve bu dozda kalırsa daha dinamik ve proaktif bir tarz yarattığı için Galatasaray’ın menfaatine diye düşünüyorum.

Adnan Polat'ın ibra edilmemesi bası kesimler tarafından çok eleştirilmişti ve darbe olarakta gösterilmişti ama bunun bir demokrasi adımı olduğunu düşünüyorum ve başarılı da olduğunu görüyoruz. Zamanında Yıldırım Demirören'i ibra edenler bugün onu fazlasıyla eleştiriyorlar ve karşısına geçmiş durumdalar. Bu halkanın diğer takımlarımıza da yansıması gerekmiyor mu?


Kerem Akbaş: Mevcut durumda ülkemizdeki tüm spor kulüpleri de Kaktüs Çiçeği Koruma Kollama Derneği de 5253 Sayılı Dernekler kanunu ile yönetiliyor. Bu kanun spor kulüplerini kar amacı gütmeyen dernek statüsünde ele alıyor. Futbol ekonomisinin gerisinde kalan bir kanun ile yönetilen kulüplerde sadece el kaldır indir iş bitti oluyor. İbra bir haktır. Edersiniz etmezsiniz ancak genelde kulüplerimizde kol kırılır yen içinde kalır mantığı hala devam ediyor. Ancak Beşiktaş’ta kırılanın sadece kol değil kulübün ve taraftarı onuru olduğu görülüyor şimdi şimdi.

İyiye iyi kötüye kötü demektir aslında ibra. Birinin yaptıklarının doğru ve düzgün, kanunlara uygun olduğunu düşünüyorsanız ibra edersiniz. Beşiktaş eski başkanı, Türk futbolunun yeni patronu Yıldırım Demirören hakkında mahkemeye taşınmış pek çok “ibra” meselesi var.

İbra etmemek ihanettir ülkemiz için üretilmiş bir söz aslında. Beşiktaş mali kongrelerinde çokça vurgulandu. Ama profesyonel bir işin değerlendirmesinde objektif olamazsak Avrupa’ya uzaktan bakmaya devam ederiz.

Peki Beşiktaş'ın Samet Aybaba tercihi?


Kerem Akbaş: Samet Aybaba bavulunu alıp Fulya’dan çıktı ve yıllar sonra Üraniyeye geri geldi. Öncelikle Beşiktaşlı geçmişine saygı duymak gerekir ki benim ilk hatırladığım Beşiktaş kaptanıdır Samet Aybaba.

Samet Aybaba konuşmak yarısı dolu bir bardağa bakmak gibidir. İstediğinizi konuşabilirsiniz bardakta gördüğünüze göre. Ben dolu tarafını görmek isterim. Öncelikle yeni görevinde başarılar dilemek gerekli hemen ardından da piyasasını bir sene gibi bir sürede %180 yükseltmesi konusunda kutlamak gerekir.

Samet Aybaba Beşiktaş’ın son tercihiydi. Altınsay istifa etmeden yabancı hoca üzerinde yoğunlaşılmıştı.

Beşiktaş öyle ya da böyle bir karar verdi. Ama bugüne kadar yuvarlak laflar dışında bir yol haritası, bir açıklama görmedik. Evet borçlar azaltılmalı, evet yeniden yapılanmaya öncelik verilmeli ama bunları herkes söylüyor. Beşiktaş yönetimi olarak siz göreve talip olduğunuz bunları zaten biliyordunuz ve bugün bize çözümleri sunmalıydınız.

Samet Aybaba hayırlı olsun diyelim ve beklemeye başlayalım. Başka da yapacak birşey yok zaten.

Öncelikle bizleri kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum ve son olarak söylemek istedikleriniz neler, futbol için hala bir umut var mı dersiniz?


Kerem Akbaş: Gereksiz romantizme kapılmaya, yarı yarıya maç izlemelere öyküneye gerek yok. Artık mahallede arkadaşlarınız bile futbol oynamak isterdiğinizde para ödemek zorundasınız. Futbol kendi mecrasında bir yolda ilerliyor. Bundan izleyici olarak zevk almak bizim elimizde ancak Profosyonel anlamada futbolun finansmanının denetim altına alınması gerekli.

Karidesli sandviç yemeyeceğiz belki tribünde yumuşacık koltuklar üzerinde ama bir başka şekli olacak ve sosisli yiyeceğiz ayakta ama öyle ya da böyle tüketeceğiz. Futbol için umutsuzluğa düşmek çabuk pes etmek, her şeyi toz pembe görmek ise Poliyannacılık olur. Şu anda belki de ülke futbolunun en çok ihtiyacı olan şey gerçekçi olmak. Samet Aybaba ilk demecinde zirveye oynayacak bir takım yaratacağım dediğinde hem gerçekçi olmuyor hem de asıl nokta yine ıska geçiliyor.

Futbolda son düdük çalmadıkça oyun devam eder.
 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir