31 Ağustos 2010 Salı

Sportif Cümleler Salı Ritüeli #2

Karpaty maçında yaşanan büyük şok, Eskişehir deplasmanında alınan derin nefes. Elbette ön eleme turundan veda edilen Avrupa serüvenini telafi etmenin imkanı yok. Bu konu için transferi geciktiren yönetimden, ruhlarını sahaya yansıtmayan futbolculara kadar hesap sorulabilir. Çünkü bu yaşanan facia bana sorarsanız Tromso olayından bile büyük oldu. Biz de Atilla Ağabey ile biraz olsun bu durumu sorgulamak istedik, bundan sonra yaşanabilecek süreci sorgulamak istedik.

Burak Eren; Eskişehir deplasmanı sıkıntılıdır. Son zamanlarda en iyi dönemlerimizde bile bu deplasmandan boynumuz büyük ayrılırdık. Bu yüzden Eskişehir deplasmanında alınan galibiyete önemli bir mesaj gözüyle bakıyorum. Belki futbol anlamında yine iyi değildik. İkinci yarıda Aydın Yılmaz'ı oyuna almak zaten kadro kalitesinin bir göstergesi ama her şeyden önemlisi alınan bir galibiyet olacaktı. Üstelik deplasmanda. Sen Galatasaray'ı Eskişehir deplasmanında nasıl buldun ve benim söylemim açık kalp masajı yapıldı söylemine ne kadar katılıyorsun?

Atilla Çelik;
Bu maçta elde edilen skorun takımı hayata döndürdüğünü ve bir umut getirdiğini söyleyebilir miyiz? Evet, söyleyebiliriz. Bu yönüyle Eskişehirspor maçında elde edilen galibiyetin bir nevi açık kalp masajı olduğunu rahatlıkla kabul edebiliriz.

Galatasaray’ı, bu deplasmanda önceki maçlarına nazaran ayıran bir özelliği vardı. Geçtiğimiz günlerde Eskişehir tarafından gelen ve Sezer Öztürk’ün de dahil olduğu alaycı söylemlerin takım üzerinde ekstra bir etkisi vardı. Ayrıca son maçlarda alınan kötü sonuçlar, adı sanı duyulmamış bir Avrupa takımına elenip Avrupa yolundan olmak derken, bir kötü sonucu daha kaldırabilecek durumda değildi Galatasaray. Oyunculara yapılan eleştirileri de dikkate aldığımızda bu maçı Galatasaraylı oyuncuların çok istediğini düşünebiliriz. Eskişehirspor’un gününde olmaması ve fiziksel olarak tam olarak hazır olmamasının yanında, Galatasaray’ın önceki maçlarına nazaran daha agresif ve baskılı oynaması bu sonucu getirdi. Özellikle ikinci yarının başlamasıyla birlikte Galatasaray golleri bulana kadar gerçekten iyi oynamıştır. Rakip üzerine önemli baskı kurmuştur. Maç bütünü için Galatasaray’ın çok iyi olduğu söylenemez ama maçın bazı anlarında gerçekten iyi bir tempo tutturduğunu söylememiz lazım. Haftalardır hep aynı oyuncularla oynayıp, onca fiziksel yıpranmaya karşı zor bir deplasmanda güçlü bir direniş göstermek biraz da oyuncuların istekleri ve tavırlarıyla alakalıdır. Bu maç aslında bir onur savaşıydı. Son zamanlarda sürekli dayak yiyen bir boksör vardı. Bu maçta ise ayağa kalkıp rakibine son darbeyi indiren bir Galatasaray.

Şunu unutmamak lazım. Bu oyunculardan oluşmuş bir takımın şiir gibi futbol oynamasını bekleyemezsiniz. Ancak bu tarz mücadele göstermesini bekleyebilirsiniz. Sağ kanada atılmış Barış’tan Messi tarzı yaratıcılık bekleyemezsiniz. Eğer gününde olursa az buçuk yaratıcı olabilecek Aydın’ın birkaç hareketi bile gözlere hoş gelebiliyor. Haftalardır Rijkaard bu oyunculara mahkum ve şiir gibi bir futbol oynatabilecek futbol akıllarına sahip değil.

Burak Eren; Galatasaray'ın diğer adı vizyondur, bu vizyonu da Avrupa arenasında gösterdiği başarılarla elde etmiştir. Bugün Avrupa'da herhangi bir yere gitsek Türkiye dendiğinde ilk söylenecek kelimelerden birinin hala Galatasaray olduğuna inanıyorum. Ne oldu da Galatasaray bu vizyonun oldukça dışında kaldı? Geçtiğimiz yıl Avrupa Ligi ön elemelerinde herkese 4-5 atan takım nasıl olur da Karpaty karşısında pozisyona bile giremez? Avrupa olmadığı iyi oldu, şimdi tamamen lige konsantre oluruz söylemine ne kadar katılırsın?

Atilla Çelik;
Rakibiniz çok yetenekli adamlardan oluşmayabilir. Ama sizden daha hazırlarsa, fiziksel olarak daha üstünlerse ve sizler hem kafa yapısı olarak, hem de fiziksel olarak bir zayıflık taşıyorsanız, oyunun kaderini değiştirebilecek bireysel yeteneklerin azına sahipseniz bu tarz bir sonuçla karşılaşabilirsiniz. Bir de eğer rakip sizden daha fazla istiyorsa o turu geçebilir. Misal bundan yıllar önce Galatasaray’ın Manchester’dan fark yemesini beklerken 3-3’lük bir skorla dönmenin etkisini düşünün. Galatasaray daha fazla isteyen taraftı. Bu istek rakibin üstün ayaklarını kilitleyebilir yeri gelince. Çünkü görece daha zayıf bir takım olsanız da büyük bir takıma karşı daha fazla motive oynarsınız. Karpaty için de geçerliydi bu ruh hali. Rakip Galatasaray. Teknik direktörü dünyaca ünlü Rijkaard. Siz de yeni yeni adınızı duyuracak olan bir takımsınız. Hal böyle olunca fiziksel olarak zaten daha hazırken bir de motivasyon anlamında Galatasaray’ın üzerine çıkıyorsunuz. Her şeye rağmen Galatasaray yine de turu geçiyordu ama inanılmaz bir bireysel hata sonucunda rakibine turu hediye etti.

Bu konuda son olarak genel bir şey söylemek gerekirse, o da sezon başından beri Galatasaray’ın yediği tüm gollerin içler acısı goller olmasıdır. Yani rakipler Barca gibi müthiş organize gelmeden, hiç beklenmedik golleri bulmuşlardır. Galatasaray defansının oldukça kötü goller yediğini biliyoruz. Böyle kırılgan bir yapı varken, sıradan bir takıma elenmek çok şaşırtıcı bir şey olmasa gerek.

Avrupa’nın olmadığı iyi oldu söylemine katılamayacağım. Çünkü Galatasaray’ın Avrupa’da puanlara ihtiyacı vardır. Gelecek yıllarda daha iyi torbalarda yer alabilmesi ve takımın Avrupa’daki prestiji açısından gerekliydi. Elendiğimiz iyi oldu, şimdi tamamen lige konsantre oluruz lafı, savunma mekanizmasından ve bahane üretmekten başka bir şey değildir. Eğer sizin isminiz Galatasaray ise her kulvarda üst düzey konsantre olmak zorundasınız. Zaten bunu yapamadığınız için şu an Avrupa’da yolunuza devam edemiyorsunuz.

Burak Eren; Galatasaray'ın transfer gündemine baktığımızda iki orta saha futbolcusu alınması hedefi var ve büyük ihtimalle gelen futbolcu {biz bu yazıyı yayınladığımızda belki de açıklanmıştır} Elano'nun yerini alacak. Eskişehirspor maçındaki gözlemim, ilk yarıda rakip defans çok fazla öne çıktı ve inanılmaz açıklar verdi. Özellikle kanatlarda boşluklar oldu ama orta sahada bu boş alanlara iyi pas atacak bir isim bulamadık. Beklentimiz Elano'nun bu pasları çıkarmasıydı ama o da geçtiğimiz sezondan farkının olmadığını gösterdi. Sence Elano'yu yedek tutmak kadro kalitesi anlamında önemli mi yoksa fazlasıyla lüks mü? Sonuçta yıllık ücreti 3.5 milyon avrolarda gezinen bir futbolcudan bahsediyoruz...

Atilla Çelik; Alınacak oyuncu ya da oyuncuların Elano’nun yerine alınacağını düşünmüyorum. Çünkü Elano’nun asıl mevkisinde oynatıldığını düşünmüyorum. Geçen yıl oynanan maçların çoğunda Elano geriye mahkum edilmişti. Asıl performansını gösterebileceği mevkide oynayamamıştı. Kendisi bir takım oyuncusu ve takım da kötü olunca, aynı futbol dilinden konuşamayınca başarısızmış gibi göründü. Eskişehirspor maçında ise kanatlara iyi top aktarmak anlamında yapabileceği fazla bir şey yoktu. Çünkü Eskişehirspor maçına oyuncu eksikliği nedeniyle sol kanatta başladı. Aslında Volkan Yaman’ın bulunduğu bölgeye sürekli paslar çıkarıldı, oradan bir çok pozisyon yaratıldı ama Barış’ın yaratıcı bir oyuncu olamaması nedeniyle gollük paslar çıkmamıştı. Dünkü maç açısından konuşursak sorun Barış’a atılacak toplar değil, o pasların bitiricilikle tamamlanamamasıydı.

Eğer Elano’yu gerçek mevkisinde oynatırsanız, takım ivmesi kazanırsanız ve aynı futbol dilini konuşursanız ondan üst seviyede yararlanabilirsiniz. Eğer ofansif bir orta saha oyuncusu alınırsa, Elano’nun özellikle iç saha maçlarında kadroda yer bulacağını düşünüyorum. Rijkaard bence Elano’ya yedek oyuncu gözüyle bakmıyor. Çünkü bu takımda daha çok sakatlıklar olacak. Elano kondisyon ve fizik olarak hala hazır değil. Zor bir sakatlık yaşadı. Kaliteli oyuncuların olduğu bir takımda kendisini bulma ihtimali çok yüksek olacaktır.

Burak Eren; Kulübede yüzü gülmeyen bir adam var: Frank Rijkaard. Eskişehirspor deplasmanında atılan gollerden sonra da sevinmedi ve yüzünü oldukça asık gördüm. Ya da Karpaty faciasından sonra Eskişehir deplasmanında atılan gollerin ne önemi var gibisinden bir ifadedeydi. Şu saatten sonra Galatasaray & Rijkaard ilişkisi hangi boyutta devam eder, sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun? Ayrıca geçtiğimiz hafta sorumluluk almıyor diye eleştirdiğimiz Arda Turan'ın 60. dakikadan sonra Arda olduğunu hatırladığını izledik. Sence Arda'da Karpaty maçından sonra bir şeylerin farkına vardı mı?

Atilla Çelik; Rijkaard’ın yüzünün gülmesi için kaç sebep sayabiliriz? İstediği oyuncuları alamamış bir yönetim var. Oynatmak istediği oyunu oynayabilmesi için ihtiyaçları karşılanmayan bir hoca kendisi. Elindeki mevcut oyuncular ise akıcı futbol oynayabilecek kapasitede değil. Akıcı ve akıllı bir futbol oynatabileceği oyuncular ise sakat. Bu kadar sorunun üst üste bindiği, kötü sonuçların alındığı bir ortamda bir hocanın yüzünün gülmesi beklenemez. Rijkaard’ın geçen sezon takımın başına geldiği ilk günlerdeki haliyle günümüzdeki halini kıyaslarsanız inanılmaz bir farklılık görürsünüz. Onca sıkıntı ve stresten dolayı adamın saçına resmen aklar düştü. Taraftarın stadyumda hep birlikte çığırdığı Halil İbrahim güftesi yerini bulmuştur. Atılan gollere erkenden sevinmemesi doğal bir olgu. Çünkü bu takım çok maçta öne geçti ama gerisini getirememişti. Eskişehirspor gibi zor bir deplasmanda, son dört maçtır yenemediğiniz bir rakibe karşı 1-0 ya da 2-1 öne geçmek sizi rahatlatmaz. Ne zamanki üçüncü golü bulursunuz o zaman rahatlarsınız. Bu yüzden sadece üçüncü gole sevinebildi Rijkaard. Maç sonundaki basın toplantısında ise üzerinden birkaç tonluk yükü atmış gibi bir hali vardı. Biraz rahatlamıştı. Çünkü bu galibiyete hem hocanın hem de oyuncuların büyük ihtiyacı vardı. Hepsi diken üstündeydi.

Galatasaray yönetiminin bu sezon ne olursa olsun Rijkaard’ı yollayabileceğini sanmıyorum. Çünkü Rijkaard’ın hala büyük kredisi var. Kimin gözünde? Taraftarların gözünde! Bu yönetim bu taraftarı çok üzdü, çok tepki gördü taraftardan ve yönetim hal böyleyken bir de Rijkaard’a ters bir şey yapamaz. Eğer yaparsa, Haldun Üstünel, geç olan transferler derken, bir de Rijkaard’ı dışlarlarsa çok zor duruma düşerler.

Arda bence her zaman bir şeylerin farkında. Bu sadece Karpaty maçı ile alakalı değil. Kafa yapısı anlamında yaşadığı psikolojik sorunlar var. Takımı aşırı sevdiği için bazen bu aşırı sevginin getirdiği küskünlük hali siniyor üzerine. Takım kaptanı olarak bir şeylere tepki göstermesi ve oyunu ile kötü duruma isyan etmesi gerekirken, kendini kaybetmiş afacan çocuk tavrında kendi ruhunu unuttuğu oluyor. Bu biraz da özgüven meselesi tabii ki. Takımını 2-1 öne geçirdikten ve birkaç dakika sonra üçüncü golü bulduktan sonra dikkat edin, Arda birden kanatlanmıştır. Ayakta duracak hali yokken bile, rakibe, kendi takımının köşe gönderinde bile basmaya başlamıştır. Skor avantajı nedeniyle zihin olarak bir anda rahatlaması, üzerindeki stresi atması ve özgüvenin gelmesiyle kendini bulur gibi oldu. İşler kötü giderken Arda takımın durumu karşısında aşırı üzülüyor ve aşırı stresten dolayı yemeden içmeden kesilen bir çocuk gibi, futbolundan kaybedebiliyor olabilir. Aşırı sevginin olduğu bir noktada dengesiz tavırlara her zaman hazırlıklı olmak gerekir.

Burak Eren; Son sorum biraz gündem dışı olsun istedim, çünkü bana sorarsan çok önemli bir konu. Şu Galatasaray'ın genç futbolcular meselesi yani her yıl hazırlık kampında harikalar yaratan, geleceğin yıldızları olur dediğimiz futbolcular. Ama ne hikmetse de hiçbirinden beklenen fayda bir türlü sağlamamaz. Geçtiğimiz sezon Serdar Eylik, yıldız olur derken önce Orduspor'a kiralık verildi, şimdi ise Denizlispor'da bonservisi ve harikalar yarattığını söylemeliyim. Bu sezonda da Çetin Güngör. Tecrübe kazanması adına Şanlıurfaspor'a kiralık verildi. Sence nedir bu işin sonu, bu kadar uzaklara gittiklerinde {kötü zeminler vs.} daha iyi mi tecrübe kazanıyorlar, yoksa kaderlerine mi terk ediliyorlar? Geçtiğimiz yıllarda da pilot takım uygulaması vardı ama o aşı da tutmadı, şimdi A2 statüsü değişti diyoruz ama ben bir farklılık göremiyorum.

Atilla Çelik; Bu konuda görüşüm çok açık ve nettir. Eğer genç bir futbolcu gerçekten iyiyse, istikrarlıysa, kendisini diğer oyunculardan ayıran bir özelliğe sahipse kendisini gösterir. Tıpkı Arda’nın çıktığı ilk Avrupa maçında kendisini göstermesi ve o yaşında takımı taşıması gibi. Fırsatlar istenmesine istenir ama bazen bu fırsatı siz yaratırsınız. Söke söke alırsınız o formayı. Sizde bu meziyet varsa eğer, bir hoca bu meziyetten yararlanmayacak kadar aptal değildir.

Genç oyuncular kendilerini gösteriyor gibi olsalar da maalesef gerisini getiremiyorlar. Çünkü ülke futbolunun genel yapısı nedeniyle eğitimci zihniyet değil yarışmacı bir zihniyetle yetişiyorlar. Onlarla her anlamda birebir ilgilenilmiyor. Fiziksel anlamda gerekli yüklemeler yapılmıyor. Her bir gelişme evreleri ve her birinin kendine ait özel zaafları giderilmiyor. Eksikliklerinin üzerine gidilmiyor. Bir futbolcunun yaşamı gerçekten önemlidir. Beslenmesinden hayatını yaşama şekline kadar. Genç bir oyuncu için bu çok daha elzemdir. Çünkü bu oyuncular hala ergen insanlar ve hala büyümekte olan insanlar. Beslenmeleri bile inanılmaz önemlidir. Ama günümüz Türkiye gerçeğinde evine et sokamayan aileler var. Bu oyuncuların nasıl beslenebildiklerini ve hayatlarını nasıl yaşadıklarını bile bilmiyoruz.

Ya da Emre Çolak diyelim. Yeterince şans almıyor mu sizce? Alıyor! Ama Arda abisinin çıktığı ilk maçlarda yaptığı etkinin yüzde kaçını yapabilmiş? Yapamıyor. Çünkü minyon, çünkü fiziksel olarak çok zayıf, çünkü Arda abisi gibi inisiyatif alma konusunda sorunlar yaşıyor ve devamlılığı da yok. Bazı maçlarda bir anda patlıyor, parlıyor ama sonra kaybolup gidiyor. Genç oyuncu dediğin gözümüze gerçekten farklı bir şeyler sunabilmeli, takıma ciddi katkı sağlayabilmeli ve yaptıklarıyla o formayı söke söke almalıdır. Son zamanlardaki oyuncuların yapamadığı şey bu. Bu oyuncuların bir kısmı Ronaldolara karşı oynamış ve kök söktürmüşlerdi. Ama devamı gelmemişti. Nedenleri bir üstteki paragrafta...


Burak Eren; Bazı futbolcular Galatasaray'da güzel tatlar bıraktılar. Mesela Popescu. O ayrıldıktan sonra sürekli ayağı top yapan stoper kavramını aradık durduk ve Almaguer'den, Frank De Boer'e, oradan da Meira'ya kadar uzanan süreç var. Şimdi ise Neill ile birlikteyiz. Aynı şekilde Hagi. Hala Hagi'yi aradığımızı söyleyebilirim ve bulmamız imkansız biliyorum, Hagi gibisi bir daha gelmez ama tarz anlamında ona yakın bir futbolcuya da ihtiyaç vardı. Özellikle de 4-3-3'ün orta sahasında. Sen Misimoviç transferini nasıl değerlendiriyorsun, dengeler hangi yöne doğru kayacaktır ve kısaca şu konuda yorumunu merak ediyorum. Galatasaray'ın tarihine baktığımızda neredeyse bütün önemli yabancılar balkanlardan gelme. Nedir bunun sebebi? Ayrıca yeni sol bek Insua için de neler söylersin?

Atilla Çelik; Misimovic’in ne kadar önemli ve yetenekli bir oyuncu olduğunu bilmeyen yoktur. Bu oyuncunun yeteneklerini sorgulayacak adamın futbol bilgisinden şüphe etmek lazım. Misimovic’in bir numaralı özelliği çok öldürücü pas atan bir adam olmasıdır. Bu özelliğini sadece dar alanlarda değil, geniş alanlarda da gösteriyor. Nesli tükenen klasik 10 numaralara yakın bir oyuncu. Mental olarak karakterli, sağlam ve güçlü bir adam olduğunu söylemek lazım.

Galatasaray’ın yaşadığı en büyük sıkıntılardan biri öne doğru oynayan oyuncuların azlığı ve öne kaliteli pas çıkaracak oyuncu kalitesi eksikliğiydi. Misimovic’in varlığı emin olun çevresindeki oyuncuları çok etkileyecektir ve olumlu anlamda performanslarını daha sağlıklı kılacaktır. Forvet bölgesindeki Baros’un Misimovic ile nasıl bir ortaklık kuracağı muazzam önem taşıyor. Çünkü Misimovic’den ölümcül paslar her zaman gelecektir ama bunu anlamlı kılacak olan tabii ki en uçtaki oyuncuların bu pasları olumlu bitirebilme becerisidir. Takımın daha başarılı hücum organizasyonları kuracağından ve daha iyi pas trafiği sağlayabileceğinden dem vurabiliriz. Tek sorun ise Misimovic’in pek koşan bir oyuncu olmamasıdır. Bu anlamda arkasını iyi toparlayacak oyunculara ihtiyacımız olduğu bir gerçek.

Balkanlardan gelen oyuncuların başarılı olma sebeplerini bulmak zor değil aslında. Coğrafi anlamda yakınlık olmasının yanında geçmişten gelen bir kültür birlikteliği söz konusu. Ayrıca Balkan insanlarının daha güçlü bir karaktere ve daha savaşçı bir ruh haline sahip olduğunu söylemek lazım. Gelişmiş ülkelerde oturmuş bir düzen, ekonomik bir rahatlık ve refah içinde işleyen bir sistem söz konusu iken Balkan ülkelerinde bize benzer kaotik bir yapı söz konusu. Bu kaotik yapı onları bir çok anlamda daha karakterli, savaşçı ve mücadeleci kılıyor. Ruhunda mücadelecilik olan insanlar da ülkelerine benzer yerlerde uyum sıkıntısı çekmiyorlar. Misimovic olayı biraz farklı ama. Kendisi Boşnak olsa bile Almanya doğumlu ve hep Almanya’da yaşadı. Ama yine de bu kültürün içinde olduğunu kabul etmek lazım. Balkan ruhuna Alman disiplinini eklerseniz Misimovic’in sağlıklı bir atılım olduğunu kabul etmek lazım.

Ayrıca Liverpool’dan Emiliano Insua’nın sol bek olarak kiralanması çok önemli. Sol bekte son zamanlarda yokları oynayan Hakan Balta, daha verimli olabileceği stoper bölgesinde ayağa pas yapma yönüyle takımın pas trafiğine olumlu katkıda bulunacaktır. Onu geçtim, Insua zaten çok yetenekli bir adam. Tam anlamıyla bir sol bek ve ileriye büyük destek verecektir. Bu çok önemli bir hamledir.

Misimovic ve Insua Resmen Galatasaray'da

Misimovic ve Insua için beklenen resmi açıklama sonunda geldi. Misimoviç ile 4 yıllık bir sözleşme imzalandı ve 3 yıla bölünmek üzere 7 milyon avro'luk bir bonservis var. Ayrıca futbolcu yıllık 2.1 milyon avro kazanacak. Insua ise bir yıllığına kiralık olarak takıma katıldı ve satın alma opsiyonu Galatasaray'a ait. Ayrıca kiralama bedeli olarak ise Liverpool'a 750 bin avro ödenecek. Hayırlısı olsun diyoruz...

10 Numara ve Getirdiği Beklentiler

Bazı futbolcuların bizlerde bıraktığı tat, bugün için bile hala geçerli. Şu an konuştuğumuz konuların başında hala bir Hagi, Popescu ve Taffarel bulamadığımız. Hatta Prekazi'ye kadar inenler bile var. Burada sormamız gereken soru acaba yanlış isimlerde mi bu tadı aradığımız mı olmalıdır. Hagi'den sonrasını düşünelim. Hagi'nin yarattığı boşluk hala izlerini belli ediyor. Galatasaray ise bu boşluğu Sergen Yalçın, Felipe, Sasa Iliç, Lincoln, Elano hatta Arda'yı da Hagileştirme deneyimleri ile doldurmaya çalıştı ama başaramadı. Çünkü Hagi bir tane ve başka gelmeyecek. Bu yüzden yeni bir Hagi bulma çabalarına hiç bulaşmamak gerek ama o izlenimde bir futbolcu transfer edilmek isteniyorsa da gözümüzü biraz balkanlara dikmemiz gerekiyor. Balkanlarda Hagi'den yeteneklisinin olacağını bende düşünmesem bile bu 10 numara arayışlarını Brezilya ve Arjantin'e yönlendirmemek lazım. Güney Amerika'dan getireceğin bütün futbolcular tam bir kumar, seni kral da eder rezil de eder. Bir Alex bulursun ve önümüzdeki 5-6 seneni garanti altına alırsın ama Lincoln, Felipe gibi deneyimlerle de ağzının payını alırsın. Bu yüzden bu coğrafyanın futbolcularına yönelmek, hatta eğer scout ekibi kuruyorsan arayışlarını da bu bölgede gerçekleştirmek {sadece 10 numara adına değil, bütün futbolcular için} en doğrusu.

Galatasaray'ın Elano transferi işte bu yüzden yanlıştı. Biz Elano'yu transfer ederken farklı bir düşüncemiz vardı ve bu düşünce yüzünden de Elano'dan yanlış isteklerde bulunduk. O da buna cevap veremeyerek başarısız oldu. Hatta Iliç'in durumu bile buna benziyor. Iliç, son yıllarda Galatasaray'ın gerçekleştirdiği en büyük transferlerden olmasına hatta müthiş fayda sağlamasına karşılık bildiğin forvet olan futbolcudan, 10 numara olması beklenince neredeyse kovulurcasına gönderildi. Bu yüzden beklentileri de belirli bir ölçüde tutmak gerekiyor. Ama Misimoviç'ten beklentilerimiz belli, elbette Hagi olmasını beklemiyorum ama en azından o tarzda br futbolcuya sahip olduğumuz için de mutluyum. Futbol zekası, gol sanatçılığı ve organizasyon bilgisi sayesinde saha içerisinde iyi bir lidere sahip olmuş olduk. Belki bu sayede Elano'da kendi alışık olduğu işi yapacak ve bizlere iyi görünmeye başlayacak. Günümüzde forvet arkası deyimi kalmadı ve nedense Türkiye'de 10 numaraların forvet arkasında oynayan futbolcular olduğu zannediliyor. Dünya'da ise bu futbolcuların kanatlara yayıldığını görüyoruz. Türkiye'de ise orta sahada oynamaya çalışan 10 numara fark yaratır. Tıpkı Hagi gibi.

Hakan Balta'dan Sonraki Yaşanacak Etki

Zıpkın bir sol bekimiz olduğunu hatırlamıyorum. Sanırım bu konudaki en iyi örneğimiz Hakan Ünsal'dı diye düşünüyorum. Ama ondan sonra da gelen sol beklerden yeterli faydayı sağlamadığımız ortada. En iyisi Hakan Balta'ydı işte oradan düşünün. Aslında Hakan Balta'yı da çok kötülemek istemem, çünkü Kalli & Skibbe zamanlarında takımın en önemli isimlerinden birisiydi. Çünkü o hocaların sistemleri biraz daha kontrol futboluna yatkın olduğundan, beklerde zıpkın gibi bir futbolcudan çok kontrollü isimlere ihtiyaç duyuluyordu. Hatırlayın Sabri Sarıoğlu o dönemlerde en çok eleştirilen futbolcuydu ama günümüze baktığımızda Sabri bu takımın olmazsa olmazı. Ama Hakan Balta'nın Rijkaard'dan sonra büyük düşüşte olduğunu söyleyelim, özellikle şu son dönemde de eleştiri okları üzerinde. Çünkü onun aşırı kontrollü oyunu sisteme ayak uyduramıyor ve önündeki açık oynayan futbolcuyla mesafesi büyük olduğundan, hata yapma payı da inanılmaz yükseldi. Alternatif olarak Çağlar Birinci'yi düşünsekte, uzun vadede yola bu futbolcuyla devam etmekte büyük kumar olacak çünkü hazırlık maçları dahil kendisini henüz izleyemedik. İşte bu yüzden sol bek transferi olmazsa olmazdı ve Insua transferi belki de Galatasaray adına sezonun en önemli hamlesi oldu.

Insua, Boca Juniors altyapılı bir futbolcu. Çok genç yaşlarda piyasaya çıktı {şu an 21 yaşında olduğuna göre düşünün gerisini} ve önce 2007 yılında kiralık olarak Liverpool'a sonra ise bonservisi alınarak bu takıma katılmış oldu. Tabii bu süre zarfında da Arjantin'in Genç Milli Takımlarında oynamışlığı ve 2 kere de A Milli olmuşluğu var. Liverpool'da ise Fabia Aurelio'nun sakatlığı sonrasında Benitez hiç düşünmeden kendisine forma şansı tanıdı ve başarılı da olduğunu söylemek lazım. Ama son dönemlerde ve Benitez'in de takımdan ayrılmasıyla bir anda gözden düşen bir futbolcu oldu ve kendi ifadesiyle süreklilik kazanmak adına Galatasaray yolunu tuttu. Futbolcu henüz 21 yaşında, büyük potansiyelli, gelişime açık ve daha önemlisi Avrupa kültürünü bilen bir isim. Bu tip potansiyelli futbolcuları direk Güney Amerika'dan getirdiğimizde sorunlar olabiliyordu ama Insua açısından durum farklı.

Yukarıda dediğim gibi, Galatasaray'ın gerçek anlamda iyi bir sol beke ihtiyacı vardı. Sağ tarafta Sabri sürekli hücum dengesini kurduğunda, aynı etkiyi sol taraftan da bulmak zorundayız. Öbür türlü açık oynayan futbolcu da yalnız kalıyordu ve sol kanatta bireysel yetenekler dışında organize bir atapa muhtaç duruma düşmüştük. Insua, çok fazla zıpkın gibi olmasa da Hakan Balta ile kıyasladığımızda Evra etkisi yaratabilecek bir sol bek. Çok hareketli, sürekli hücumun içerisinde ve işin savunma dengesini de iyi ayarlıyor. 4-3-3 oynadığımızı düşünürsek, beklerin sürekli hücumun içinde olması sonucu çıkıyor ve bu durum forvetin solunda oynayacak futbolcu içerisinde büyük avantaj. Hatırlarsanız geçtiğimiz sezon Caner Erkin ısrarını da ben sürekli buna bağlıyordum. Caner her ne kadar bek olmasada sürekli hücuma çıkan, hücumda katkı vermeye çalışan bir futbolcuydu. Ama bek olmadığından işin savunma tarafıyla pek alakası yoktu, bu yüzden de o bölgede dengeyi bulmak adına bir transfer ihtiyacı doğdu.

Tabii Hakan Balta'yı da hemen silmek olmaz. Çünkü geçtiğimiz sezon Rijkaard kendisini daha çok stoper olarak denedi ve Neill'le uyumlarını ben beğeniyordum. Eğer orta sahamız daha yetenekli isimlerden oluşsaydı, geriden top kullanabilme olayını en iyi şekilde değerlendirecektik. Sonuçta yılların sol beki ve o dönemden kalma alışkanlıklar var. Hakan Balta için çok agresif, yırtıcı bir futbolcu diyemesem bile kontrollü ve soğukkanlı futbolu ondan iyi bir stoper yaratabilir. Bu açıdan da stoper konusunda iyi bir alternatif yakalamış olduk. Misimoviç & Cana gibi etkenleri de düşünürsek geriden atılacak olumlu topların meyvelerini toplayacağız. Çağlar Birinci ise Insua'nın bir numaralı alternatifi olacak, bana sorarsanız Çağlar'da çok iyi bir alternatif. Sonuçta aynı tarzda iki futbolcunun birbirini yedeklemesi önemli. Bugün Sabri olmadığında Ali Turan'ın yarattığı etkiyi de gördükten sonra.

Kısacası Insua çok hayırlı bir transfer oldu, henüz yaşının 21 olması ve satın alma opsiyonunun da alınması önemliydi. Umarım Giovani gibi çok pahalı denilerek, sezon sonunda opsiyon olayından vazgeçilmez. Çünkü Galatasaray'ın bu tip yatırımlara da ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve önümüzdeki yılları da düşünmek gerekiyor. Bakalım Liverpool'dan sonra Galatasaray nasıl bir etki yapacak...

Emiliano Insua Galatasaray'da

Orta saha dedik, santrafora alternatif dedik, hatta yeni bir stoper dedik ama sol bek sıkıntısı da ortadaydı. Rijkaard'ın sisteminde Hakan Balta'nın ideal sol bek olmadığı ortada, ayrıca Çağlar Birinci'ye ne kadar güvenebiliriz bilmiyorum. Bu yüzden iyi bir sol bek transferi gerekiyordu ve Insua artık Galatasaray'da. Diğer Insua'nın peşinden yıllarca koştuk ama umarım bu Insua bizlere istediğimizi verecektir. Detaylar gün içerisinde...

Balkan Rüzgarı; Zvjezdan Misimović

Çok ilginç bir transfer öyküsü yaşadık. Wolfsburg & Diego & Schalke üçgeninde gidip gelen bu transfer sonunda mutlu sonla bitmiş oldu. Ama bu üçlemenin arasında savrulan Galatasaray yine de olayın kaybedeni. Çünkü ortaya kaybolan bir Avrupa macerası var ve elde avuçta kalan sadece lig. O da ilk iki maçı kaybederek yani bir bakıma iki hafta geriden yarışa dahil olmaya çalışıyoruz. Gerçekten Galatasaray'ın transferde ne yaptığını anlamak çok güç. Tamam önemli isimlerin peşinde koşuluyor ve bu transferleri gerçekleştirmek zor iş ama bu kadar geç kalmamak gerekiyor. Bu geç kalmasının faturası kulübe en ağır şekilde yansımış oldu ama olmuşla ölmüşe çare yok. Bu yüzden önümüze bakmak zorundayız ve Misimoviç birşeyler yazmak gerekiyor.

Wolfsburg'un parayı bol bulup, çok önemli isimlerin peşinde koşması Misimoviç'in takımdan ayrılmak istemesine sebep oldu. Diego'ların konuşulduğu bir ortamda Misimoviç oldukça fazla geri plana düşüyordu ve o da yeni bir heyecan aramak istedi. Önce eski hocası Magath onu ısrarla Schalke'ye transfer etmek istedi ama Wolfsburg rakibini güçlendirmemek adına bu teklife fazla yanaşmayınca o da ikinci seçenek olan Galatasaray'ı tercih etti. Tabii bu arada Diego, Wolfsburg'a gelmeseydi bu transferinde çok zora gireceğini eklememiz gerekiyor. Misimoviç'in Galatasaray'ı tercih etmesini ise başta maddi imkanlar olmak üzere, balkan coğrafyası ve Rijkaard faktörüne bağlamamız mümkün. Balkanları yetiştirdiği büyük futbolcular ülkemizi tercih ederler ve geneli de başarılı olmuştur. Özellikle Galatasaray için Hagi, Popescu, Prekazi ve Simoviç örneklerini vermek mümkün. Belki Misimoviç, daha çok Alman gibi yani o kültürle büyümüş bir isim olsada bu durum değişmiyor.

Misimoviç aslında Bayern Münih çıkışlı bir futbolcu. 2000 / 2004 yılları arasında Bayern Münih'in çeşitli kategori takımlarında forma giydi ama beklenen düzeye bir türlü ulaşamadığı için 2004 yılında Bochum'a geldi ve burada da üç sezon forma giydi. Sonra ise bir sezon Nürnberg derken 2008 yılında Wolfsburg'a geldi ve kazanılan şampiyonlukta payı büyüktü. Magath ile kendisini buldu diyebileceğim bu futbolcu, Magath'dan sonra bir düşüş içerisinde ama günümüzün yükselen değeri olan Bosna futbolunun da Dzeko ile beraber en iyi futbolcusu. Bu arada Dzeko ile uyumunu da hatırlamak lazım. İkisi birlikte harika işlere imza attılar, gerek Milli Takım gerekse Wolfsburg'da bazı hayelleri gerçeğe dönüştürdüler ama Magath'ın Wolfsburg'dan ayrılması bazı dengeleri bozdu. Misimoviç'te geçtiğimiz sezon bir önceki sezona göre daha iyi durumda olmayınca bazı sorunlar doğdu. Yeniden Magath'la buluşmak istemesini ve Schalke yönetimine Magath giderse serbest kalırım şartını koyması Magath'a olan bağlılığını gösteriyor. Yine de her ihtimale karşı akıllılık etti ve Galatasaray'la da anlaşarak işini garantiye almış oldu.

Galatasaray'ın 10 numara ihtiyacı var mıydı sorunusu sormak lazım. Çünkü o bölgede bir Elano hatta oynatırsan Arda Turan var ama geçtiğimiz sezon Elano'nun da bu ihtiyaca yönelik bir transfer olmuştu. Yani sezona Arda Turan ortada oynayarak başlamasına rağmen, uzun vadede bu işin onunla yürümeyeceğine karar verilmişti. Yalnız eleştiri noktası Elano'nun doğru orta saha oyuncularıyla bir arada oynamamasına yönelikti. Bunun da Elano'nun performansını olumsuz etkilediği konuşuldu. Aslında doğru bir düşünce, çünkü Brezilya Milli Takım'ında bu adam farklı bir pozisyonda çok farklı bir karakter ortaya koyuyor. Galatasaray da ise mücadeleden uzak, parama bakarım modunda. Bu da taraftar arasında pek hoş karşılanan bir durum değil. Bu yüzden de Elano'nun o bölgede birinci tercih olacağını söylemek güç. Zaten asıl planlama da Elano'nun satışından kazanılacak parayla bu transferi gerçekleştirmekti. Biraz da bu orta saha transferleri bu yüzden gecikti. Ama bıçak kemiğe dayandığından artık Elano'yu da kazanma yoluna gidiyorlar ve daha önemlisi Misimoviç transferini gerçekleştiriyorlar.

Rijkaard'ın 4-3-3'den ödün vermeyeceği belli. Aslında 4-2-3-1'in bize en uygun sistem olduğunu söylemek gerekiyor ama 4-3-3 devam edecekse bu orta saha yapısını değiştirmek lazımdı. Bu açıdan Cana orta sahaya agresiflik getirmek açısından iyi bir transfer oldu, aynı şekilde defansif aksiyonu güçlü bir futbolcu daha getirilecek. Bu orta sahanın hücüm yönünü belirleyecek isim ise hareketli, mücadele eden, gerektiğinde savunmasına yardım edecek ama en önemlisi işin hücum tarafında bütün takımı organize edebilecek bir futbolcu lazımdı. Bunu Elano yapamadı çünkü gerekli mücadele gücü kendisinde yok. Ayrıca beklenen sorumluluğu da alamadığını düşünüyorum. Bunun birçok sebebi var ama hepsi farklı bir tartışma konusu. Misimoviç ise sorumluluğu beklemeden, gidip alan bir isim. Yani o ona pas atmıyor, bu bunu tanımıyor gibi mevzuları konuşmayız bile. Herkesin Misimoviç'in liderliğini kabul edeceğini düşünüyorum.

Ayrıca Dzeko ile uyumundan yola çıkarsak Baros ile de doğru bir ikili olabilirler. Lincoln dönemindeki Baros'u hatırlayalım. Her an pozisyonun içerisinde ve golle burun burunaydı. Lincoln ayrıldıktan sonra ise Galatasaray kanatlardan daha iyi gelmeye çalıştı ama arkasında iyi bir organizatörün olmaması Baros'u orta sahaya kadar çekip, pozisyondan uzaklaştırdı. Elbette Baros çok yetenekli ve sabit bir isim değil ama onu en aktif şekilde kullanmak için iyi bir beyin takımı kurulmalıydı. Şimdi ise Kewell, Elano, Pino gibi isimlerle bir arada. Keşke Arda Turan'da özüne dönse ve bu beyin takımına katılsa diyorum. Ama Elano'yu kabul edememiş bir futbolcunun Misimoviç'i nasıl kabulleneceğini merak ediyorum.

Kısacası doğru ama çok geç kalınan bir transfer gerçekleşti. Misimoviç, taraftara heyecan veren ve işin Aslantepe tarafı düşünüldüğünde tribünleri dolduracak bir futbolcu. Kendisinin 10 gol, 10 asist gibi rakamlara da ulaşabileceğini düşünüyorum. Çünkü onun ortamı burada fazlasıyla var, futbol stiline Türkiye çok uygun. Almanya'da yetişmesi ve Bosna'lı olması da uyum sorununu ortadan kaldıracaktır. İnanılmaz şutları ve paslarını da izlemek ayrı bir seyir zevki olacak. Umarım Galatasaray sorunlarını bir an önce çözer ve bizler Misimoviç'i izleme keyfine ulaşırız. Balkan futbolunu yakın takip eden Oğuz Öztürk'de bizleri kırmayarak bizim için Misimovic hakkında birşeyler karaladı..

Münih doğumlu olsa da Bir Balkan Çocuğu, Futbolun sadece futbol olmadığını gösteren en güzel coğrafyadan çıkan Zvejdan nasıl sevilmesin benim bünyem tarafından? Wolfsburg şampiyon olduktan sonra orta alanda stresli bir sezonun acısını puro içerek çıkartan bu adama tıpkı Guti'nin Beşiktaş'a transferi gibi duygusal bakarak söylüyorum; Hoşgelmiş efendim. Ne demişti Bosna Hersek'in teknik adamı

Blazevic? " Takım içinde benden bile daha önemli Misimovic"
Bu bile biraz açıkılyor onu...

Ve unutmadan Buradan hasan salihamizdic'e de selam edelim. Sırbistan Karadağ genç milli takımında oynayan Misimovic'e 'Bosna Hersek adına oynamayı düşünür müsün' diye sorduğu için...

Zvjezdan Misimovic Galatasaray'da

Gönül ister böyle futbolcuları 20'li yaşlarda ülkemize getirelim ve biz bu yıldızı yaratalım. Malesef özellikle son yıllarda para gücüyle beraber bu tip yıldızları artık olduktan sonra ülkemizde izliyoruz. Misimovic de bu isimlerden birisi olacak. Müthiş bir transfer, uzun zamandır aranan 10 numaranın tadını ondan alacağız ve Aslantepe öncesinde böyle fark yaratan bir futbolcuya ihtiyaç vardı. Bu arada Cana'nın ardından da Balkanlara indiğimizi eklemek gerekiyor ama gönül ister bu futbolcuları daha genç yaşlarda takıma kazandıralım ve büyük paralar harcamayalım. Bakalım önümüzdeki günler neler gösterecek, nasıl stratejiler gelişecek. Bunları detaylı olarak gün içerisinde değerlendiririz. Gerçi Avrupa Ligi de gittikten sonra ne fayda ya neyse...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Branislav Jovanovic & Galatasaray

OFK maçı sonrası Prekazi bu futbolcuyu Galatasaray'a önerdiğini ve o sıralarda gündemdeki Ledesma ile karşılaştırdığında da Jovanoviç'in 2-3 gömlek daha üstün futbolcu olduğunu söylüyordu. Bu futbolcuyu pek fazla tanıdığımı söyleyemem ama Prekazi birşey diyorsa bir bildiği vardır. Transfer görüşmeler yapmak için İstanbul'a geldi, görüşmeler sürüyor. Daha önceden Okoronkwo'yu İstanbul'a getirmiş ama görüşmelerden sonuç alamamıştık. Bu yüzden hemen Jovanoviç Galatasaray'da demek yanlış, nasıl olsa yarına kadar herşey kesinleşecek. Bekleyip, görelim...

Not: İşte bu yüzden Jovanoviç Galatasaray'da demedim. Zamanında Okoronkwo için de aynı durum oldu ve anlaşma olmadı. Galatasaray'da bu futbolcuyla anlaşıldığı haberini yalanladı, büyük ihtimalle gelecek sezon için böyle bir çalışma var ya da anlaşma olmayınca biz zaten transfer etmek istemiyorduk şeklinde bir açıklama yapılmış. İnanın yaşanan bir kaos ve yarın herşey ortaya çıkacak.

Q7'in Varsa Farklısın / Karabükspor 1-4 Beşiktaş

Quaresma, bugüne kadar Türkiye'ye geldim diyen yıldız futbolcuların hiçbirisine benzemiyor. Yani para için geldiğini falan söylemek mümkün değil. Kesinlikle kendisini kanıtlamak için bu ülkeye gelmiş ve bu açıdan Beşiktaş çok doğru bir adres. Arkasına taraftar desteğini de alan Quaresma, bana sorarsanız yeni bir Nouma destanı yazar. Başlıkta zaten herşeyi belirtiyor. Q7'in varsa çok farklı bir takım oluyorsun. Kötü zemin gibi bahanelerin arkasına da saklanmadan alıyor maçı ve çok farklı diyarlara götürüyor. Karabükspor karşısında da ikinci yarıda hareketlenmesi, sorumluluğu üstüne almaya başlamasıyla 10 dakikada işi bitirdi diyebilirim. Attığı golden güzel, yaptırdığı penaltı vardı. Bunun da altını çizelim.

Quaresma için destanlar yazmama rağmen, Beşiktaş savunmasının durumu da her maç kendisini tekrar ediyor. Çok ağır kalmalarının yanında, risk almayı seven bu anlayış Karabükspor'a da ilk yarıdan 2-3 gol atma imkanı sunuyordu. Karabükspor maçın başından bu yana oyunu kendi yarı sahasında kabullenmiş görünüp, hızlı hücumlarla etkili olmaya çalıştı. Zaten bu futbol için doğmuş olan Emenike gibi bir santrafor da olunca çok etkili ataklar yakalandı ve yeniden bir kaleci destanını yazmış olduk. Savunmanın kendisini bulmaya çalıştığı bu dönemde, Beşiktaş kalecilerinin yazdıkları destan eğer ileride başarı gelecekse çok hatırlanacak. Maçın ikinci yarısında ise Beşiktaş 2-1'in de avantajıyla biraz daha kontrollü oynamaya çalıştı, savunmasını çok fazla ileri çıkarmadı ve oyunun hakimiyetini böylece eline aldı. Ernst, Guti ve Necip üçlüsü orta sahada aldıkları topları olumlu kullandılar, tempoyu düşürdüler ve Quaresma da hücumda tek başına aldığı sorumlulukla maçı kopardı.

Şu maçta Tabata 2 asist yapmış, Nobre ise 2 gol atmış gibi görünsede bu futbolcuların yerine girecek etkili isimler Beşiktaş hücumlarını daha verimli hale getirecek. Sağ kanatta Holosko veya Hilbert ilk tercihimdir. Tabata gibi bir macera denemem o kanatta. Santrafor konusunda ise Baros veya Niang tarzı bir futbolcuya mutlaka ihtiyaç var. Sadece kanatlardan gelen ortalara değil, hücum organizasyonlarında da aktif rol alacak bir santrafor gerekiyor.

Stat: Dr Necmettin Şeyhoğlu

Hakemler:
Tolga Özkalfa, Ali Saygın Ögel, Volkan Narinç, Murat Türker

Kardemir Karabükspor:
Tomiç, Birol, Mehmet, Şenol, Florin (Dk. 66 Hakan), Kerim, Armand Tchani, Seriç, Cosmo Do Silva (Dk. 71 İlhan), Emenike, Fatih (Dk. 53 Yasin)

Beşiktaş:
Cenk, İbrahim Üzülmez, Ernst, Necip, İbrahim Toraman, Zapotocny, Ekrem Dağ, Quaresma, Tabata (Dk. 77 Holosko), Guti (Dk. 84 Nihat), Nobre (Dk. 80 Bobo)

Goller:
Dk. 3 Emenike, Dk. 10 ve 26 Nobre, Dk. 75 Guti, Dk. 82 Quaresma

Sarı kartlar:
Dk. 22 Emenike, Dk. 58 Cosmo Do Silva, Dk. 68 Armand Tchani

Kurtarıcı Rolüne Aydın Yılmaz'ı Soyundurmak

İşte bu nokta Galatasaray kadro derinliğinin ulaştığı son sınır oluyor. Kewell yok, Pino yok, Serdar Özkan formsuz, Keita artık çok uzaklarda derken yapabilecek başka bir hamle kalmıyor ve sezon başı hazırlık kampında mutlaka gider denilen, hatta benim 7 numarayı parselledi gözüyle baktığım bu adam kurtarıcı rolüne soyunduruluyor. Bu aslında Aydın Yılmaz'ın bittiği nokta da olabilirdi. Beklentiler büyük olmasa bile zaten ayağı çukurda olan bu futbolcu bavullarını toplamaya başlardı. Ben Galatasaraylıların son iki maçta Aydın Yılmaz oyuna girerken yüzlerinin gülmediğini düşünüyorum. Şahsen benim gülmüyor ve kendisini oyuna girerken gördüğümde çaresizliğin resmini çizmeye başlıyorum. Ama ezberlerin bozulduğunu ve Aydın Yılmaz'ın çoğumuza mesaj verir gibi iki maç çıkardığını söylemek lazım. Sanki transferin son günleri yaklaşırken, ben de buradayım mesajını en güzel şekilde verdi.

Karpaty maçına baktığımızda tartışmasız en şanssız adam o oldu. Hatırlayın Konyaspor maçını. Son dakikalarda oyuna girdi ve attığı golle şampiyonluk yolunda önemli bir virajı almış olduk. O maçta da sağladığı kredi, bugün Aydın Yılmaz'ın kadroda kalmasının anahtarıydı. Yalnız o kredinin de bitmeye başladığını geçtiğimiz sezon satın alma opsiyonlu Eskişehirspor'a kiralandığında gördük. Hatta Eskişehirspor'un bu opsiyonu kullanmaması ve kronikleşen sezon başı sakatlığını tekrar yaşaması onun üzerini çizmişti. Ama sakatlıklar derken başka çare yoktu ve Aydın Yılmaz, Karpaty maçında kral olmanın eşiğinden yani bir 5 seneyi daha garanti altına almanın eşiğinden döndü.

Bu maça baktığımızda da bu sefer ikinci 45 dakika başlarken oyuna girdi ve işlemeyen Galatasaray kanatlarına hareketlilik getirdi. Oynadığı futbolun fark yarattığını falan düşünmüyorum ama kaleye şut atmakta zorlanan Galatasaray, o dakikadan sonra gelen hamleleri ile önce üstünlük kurdu, sonra ise skor avantajını eline aldı. Bu üstünlük kurmada da Aydın Yılmaz'ın oyuna getirdiği hareketliliğin öneminin büyük olduğunu söylemek lazım. Pino ve Kewell dönünce rotasyonda da istediği yeri bulması zor ama şu futbolu ona mutlaka takım içerisinde bir yer açar, belli noktalarda kendisine ihtiyaç yaratır. Zaten bu adam hızlı ve oldukça teknik. Eksiği ise mücadele gücüydü, inşallah bu sorunu da aşar diyelim. Aydın Yılmaz geçmişte o kadar fazla umut verdiki bizlere, hayal kırıklığı da bir o kadar büyük oldu. Bu yüzden 1-2 maçla kendisi hakkında methiyeler düzmeye korkar olduk.

Misimovic; "Galatasaray'a Tarih Yazmaya Geliyorum"

Artık eli kulağında olan bir transfer, sağır sultan bile gelişmelerden haberdar. Gönül ister İbriçiç ile beraber gelsin ama şartların neyi getirdiği belli olmuyor. Transferin son virajını almaya çalıştığımız şu günlerde nerede ne olacağı belli olmaz. Bu arada Annan'ın açıklamalarından sonra Misimoviç'in kendi ülkesinde basına yansıyan sözleri çok ilgi çekici. Galatasaray'a tarih yazmaya geldiğini söylemiş, bu açıklaması bile başlı başına büyük olay. Transfer gerçekleşirse zaten uzun uzun konuşacağız ama şimdiden söyleyeceğim, Eskişehirspor maçının ilk yarısında gözlerim bu adamı aradı. Rakip savunmanın ileri çıktığı ve boş alanlar bıraktığı anlarda uzun top atabilecek, bir anda pozisyon yaratabilecek futbolcuyu. Bunu Elano'nın yapamayacağı belli oldu, bu yüzden Misimoviç transferi nokta atışı olacak. Bu arada Misimoviç'in sözlerine de bu linkten ulaşabilirsiniz.

Osmanlı Aşığı; Milan Baros


Milan Baros'un Osmanlı dönemini ne kadar çok sevdiği ortada...

29 Ağustos 2010 Pazar

Açık Kalp Masajı {Eskişehirspor 1-3 Galatasaray}

Karpaty faciası ile beraber Galatasaray için uzun çizgi ortaya çıkmıştı. Bu süreçten büyük zarar gördük ve ameliyat halinde olduğumuzu söylemem lazım. Bu ameliyat gününde de maç 1-1'e geldiğinde Galatasaray için açık kalp masajı başladı, ya kalp yeniden atmaya başlayacaktı ya da nasıl başladıysa öyle devam edecekti. Neyseki bu zorlu ameliyattan başarıyla çıkma yolunda önemli bir virajı almış olduk. Arda Turan'dan, Rijkaard'a kadar konuşacak çok konu var. Çünkü eleştirdiğim çoğu kötü alışkanlığın bugün giderildiğini gördüm, bazıları alması gereken sorumluluk duygusunun farkıva varmış, bazıları ise sadece bakışlarıyla herşeyi anlatıyor. İnanın bu galibiyet çok önemli bir mesaj oldu, üstelik böylesine eksiklerle dolu bir dönemde. Futbol anlamında fazla konuşmamak gerek, burada alınması gereken üç puandı. Bu yüzden sevinmek lazım ve bu Milli Takım arasını en iyi şekilde değerlendirmek gerekiyor. Yeni transferler, sakatların dönmesi falan derken çok farklı bir süreçle karşı karşıya kalacağız. Üstelik hafta arasında oynanacak bir Avrupa maçı da olmayacak.

Arda'nın Arda Olduğunu Hatırlaması

Bana sorarsanız en büyük sorun buydu, özellikle de Kewell'ın yokluğunda bu lider açığını en büyük şekilde hissettik. Benim sezon başında Arda için söylediğim yegane şey artık winner oyuncu kavramına uyan bir isim olmasıydı. Bunu da aslında Milli Takım'ın Romanya maçında ve Galatasaray'ın hazırlık döneminde gösterdi. Liderlik, kaptanlık gibi kavramları bir kenara bırakıp Arda'nın yeteneklerinden bahsediyorum. Arda gibi bir futbolcunun önce samimi olması lazım ve bu samimiyet ona Arda Turan kavramını hatırlatacak unsur olacak. Eskişehirspor maçının 60. dakikasına gelirken 1-1'lik bir skor ama ve etkili bir Eskişehirspor vardı. İşte o anlarda winner dediğim futbolcunun kendine gelmesi ve takımı taşıması gerekiyor. Karabükspor maçındaki Q7 gibi. İkinci yarının belirli bir bölümünde farkını ortaya koydu ve maçı kopartan isimdi. Galatasaray da bunu doğal olarak Arda'dan bekliyor ama son zamanlarda ruhsuz bir hali vardı. Bu maçta ise sorumluluk aldı, hücumu yönlendirdi, gerektiğinde savunmasına kadar geldi top çıkardı ve galibiyete giden yolda en büyük adımı o attı. Zaten Arda'nın ateşlendiğini gören takım ister istemez galibiyet için herşeyini sahaya yansıtacaktır.

Neden Lorik Cana?

Dakika 64'de Barış Özbek'in yerine girdi. Görünüşte Eskişehirspor'un hücuma takviye yaptığı anlarda orta sahanın savunma aksiyonunu güçlendirme adına bir hamle yaptığımız görünüyor. Ama asıl aksiyon takımın kalbine yumruk atmaktı yani tekleyen kalbe. Açık kalp masajından bahsettim ve maç içerisinde sanki doktor Cana gibiydi. O dakikadan itibaren Galatasaray savunmasının agresifleştiğini, hata oranının azaldığını ve Arda'nın da kendisini hatırlamasıyla etki gücünün büyüdüğünü söylemek lazım. Cana belki göze batan hareketler yapmadı hatta bizler toplu oyuna kanalize olduğumuzdan farklı detayları atlamamız doğal ama Cana'nın faktörünü de görmemiz gerekiyor. İşte bu adamın transfer sebebi bu, doğuştan lider, agresif ve öfkeli. Kaybetmeye dayanamıyor ve ortada bir savaş varsa en önde onu görebilirsiniz. Sadece benim anlamadığım nokta neden ilk 11 başlatılmadığıdır, çünkü fiziksel bir eksikliğini göremedim.

Galatasaray'ın Kanat Sorunları

Sağ bek ve sol bekin büyük sıkıntı olduğunu anlatmaya gerek yok. Üstelik Kewell ve Pino gibi hücum kanatlarının da sakatlığında ön tarafta oynayan futbolcularda bu sıkıntıya dahil oluyor. Eskişehirspor'un kanatları bugün maden gibiydi, özellikle de sol kanatları işletilmeyi bekliyordu. Volkan Yaman'ın olduğu kanatta nedense çok açık verdiler ve Galatasaray attığı uzun toplarla o kanatta etkili olmaya çalıştı. İşte o anlar Sabri Sarıoğlu'nun varlığını çok aradım çünkü Ali Turan yine bildiğimiz gibi. Hücum yapmaya çalışıyor, ortada gayret var ama temel stoper olunca herşey bir noktaya kadar. Sol tarafta ise Serkan Kurtuluş'un fazla etkili olmadı, bu yüzden de Rijkaard ikinci yarıda Aydın Yılmaz'ı sağ kanada alıp, Barış Özbek'i ortaya çekti ve biraz daha olsun sağlıklı kanat akınları geldi. Ama bu sefer de Rıza Çalımbay o bölgelere tedbir aldığından ilk yarıdaki nimetlerden faydalanamadık. Eğer bugün Sabri Sarıoğlu ve orta sahanın ortasında teknik bir isim olsa {Elano'dan beklediğimi alamadım} rakip defansın arkasına atılan bütün uzun toplar tehlikeye dönüşecekti ve daha gollü bir karşılaşma bizleri bekliyordu.

Biraz da Eskişehirspor

Bizim için olduğu kadar onlar açısından da mesaj maçıydı. Lige kötü başladılar ve futbol olarakta fazla umut vermiyorlar. Üstelik bu sezon yapılan hamlelere baktığımızda hedefin büyük olduğunu görüyoruz ve bu beklentiyle yola çıkan taraftarlarda ilk üç haftada böyle bir tablo gördüklerinde tepki gösteriyorlar. Henüz erken olmasına rağmen, taraftarlarının da bu tepkisini anlıyorum. Öncelikle Eskişehirspor'un savunmasında önemli eksikler var. Çok fazla da ön tarafa çıkmamalarına rağmen arkaya atılan toplarda büyük boşluklar veriyorlar ve bu anlar açısından büyük tehlike. Ayrıca Volkan Yaman'ın tarafında da büyük bir eksiklik var, eğer bugün Sabri oynasaydı işler biraz daha sarpa sarabilirdi. Orta sahada Pele ve Sezer Öztürk ise büyük bir güç ama onlar dışında da gerek hücumda, gerekse savunmada katkı veren bir isim göremedim. İlk yarıda bu orta sahayla üstünlük kurmak istediler ama Batuhan'a gelen topların genelde öldüğünü görünce, bütün çaba boşa gitti ve bu isimler kaleyi uzaktan yoklamayı denedi. Eskişehirspor'un da bu yüzden iyi durumda olmadığını görüyorum ve Milli Takım arası onlar açısından da ilaç olacak.

Önemli olan galibiyetti, şimdi transferleri gönül rahatlığıyla bekleyebiliriz. Ayrıca Rijkaard'ın yüz ifadesi herşeyi anlatıyor, atılan hiçbir gole sevindiğini görmedim. O da sorunların farkında ve daha temkinli görünüyor. Ayrıca Arda'nın kendini hatırlaması, Servet Çetin'in biraz olsun mücadele etme isteği derken haftalardır eleştirilen noktalar sanırım giderilmeye başladı. Ama eksikleri de söylemek lazım. Kanatlardan malesef etkili olamıyoruz, ayrıca orta saha çok fazla pas hatası yapıyor. Bir noktadan sonra da direnç tamamen düşüyor, bu yüzden kaliteyi arttırmak şart. Bakalım önümüzdeki günler bizlere neler getirecek...

ESKİŞEHİRSPOR: 1 - GALATASARAY: 3


Stat: Atatürk

Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Nihat Mızrak, Muharrem Yılmaz

Eskişehirspor: Ivesa, Sezgin, Volkan, Pele, Sezer, Tello (Dk. 61 Alper), Doğa (Dk. 73 Adem), Burhan (Dk. 72 Erkan), Batuhan, Vucko, Koray

Galatasaray: Ufuk, Neill, Ali Turan, Barış (Dk. 64 Cana), Elano (Dk. 46 Aydın), Arda, Baros, Mustafa, Ayhan, Serkan (Dk. 76 Gökhan), Servet

Goller: Dk. 37 Vucko (Eskişehirspor), Dk. 4 Baros, Dk. 68 Volkan (kendi kalesine) Dk. 71 Servet (Galatasaray)

Sarı kartlar: Dk. 43 Batuhan, Dk. 45 Koray, Dk. 82 Adem (Eskişehirspor), Dk. 86 Neill (Galatasaray)

O da Geldi Geçti / Fatih Solak



İlk geliş yıllarını hatırlıyorum Galatasaray' a. O zamanlar küçüktüm, pek takip etmezdim basketbolu ama bilirdim Fatih Solak' ı. Milli takımda izlemiştim bize gelmeden önce, bloklara inanamamıştım. O zaman, bu kadar blok yapıyorsa en iyi savunmacı bu adam diye bir düşünce oluşmuştu kafamda ama gerçeği büyüdükçe anladık:)

Bizden ilk ayrılış hikayesine gelirsek, yetersiz görülmüş ve Cemal Nalga' nın daha fazla süre alması için takımdan gönderilmiştir. Cemal Nalga dışında o bölgede oynayabileek başka oyuncu olmamasına rağmen performans-ücret karşılaştırması yapıldığında gönderilmesi çok mantıklıydı bana göre.

İkinci gelişi ise unutmak isteiğimiz bir olay sayesinde gerçekleşti. Okan Çevik' in önderliğindeki forma skandalının ardından elimizde pivot oynayabilecek tek adam Cemal Nalga' nın 2 sene ceza alması üzerine o bölgede tek bir adam bile kalmadı. Nasıl ki takımdan ilk gönderilişini doğru buluyorsam; o alternatifsizlikte Fatih Solak' ın takıma katılmasını da doğru bulmuştum. Her oyuncudan %110 verim almayı başaran Cem Akdağ Fatih Solak' ı da çok doğru kullanıp ondan da alabileceğinin en iyisini almıştı.

Yeni sezonda Fatih Solak Galatasaay kadrosunda olmayacak. O da Avrupa' ya açılıyor. Adres ise bildiğimiz bir takım. Murat Didin' in çalıştırdığı Düsseldorf formasını terletecek önümüzdeki sezon Fatih. Ne diyelim; kendisi için hayırlı olsun. En güzel yıllarını Almanya' da geçirir umarım.

Maç Öncesi: Eskişehirspor – Galatasaray

Milli Takım arasının Galatasaray için ilaç olacağını söylemeliyim. Takımın toparlanması, yeni transferlerin takıma uyumu ve sakatların düzelmesi derken böyle bir araya ihtiyaç var. Ama şu sıralarda Galatasaray'ın rakipleri açısından en doğru zamanlar olduğunu söylemeliyim. Rakip kaleye gitmekte zorlanan, ayağında top tutamayan ve ruhsuzlar topluluğu görüntüsünde bir takım hali oluştuğundan Galatasaray'ın oynadığı maçlarda favori olduğunu söylemek güç. Özellikle de rakip Eskişehirspor'sa ve deplasmana gidiliyorsa. Eskişehirspor bildiğiniz gibi bize çok ters gelen bir takım. Rıza Çalımbay'ın geçmiş Galatasaray maçlarında oyunu kontrolde tutup, kontra ataklarla etki yarattığını gördük ve bu taktik hep başarılı oldu. Şimdilerde ise oyun sistemi biraz daha farklılaştı ve çok kaliteli futbolcular takıma katıldı, bu yüzden de onlarda toparlanma süreci geçiriyorlar. Lige de istedikleri gibi başladıklarını söylemek güç. Bu yüzden Galatasaray maçını çıkış maçı olarak görüyorlar ve burada alacakları galibiyetle beraber iyi bir hava yakalayacaklardır. Galatasaray ise Milli Takım arasından önce böyle bir deplasmandan galip gelse çok güzel olacak diyeceğim ama gerçekten çok zor.

Karpaty maçı öncesinde de tek söylediğim şey Kewell'ın olmayacak olmasıydı ve işler kötü giderken takımı ateşleyecek bir futbolcunun bulunmaması en büyük handikap oldu. Aynı durum Eskişehirspor karşısında da geçerli. İşler kötü gittiği zaman takımı ateşleyecek bir futbolcumuz yok ve bu da Galatasaray'ı ruhtan uzak bir duruma düşürüyor. Ayrıca sakat ve hazır olmayan futbolcu sayısının fazlalığı ise takımı kalitesiz bir hale getirdi. Bu maçta da kurtarıcı niyetine Aydın Yılmaz, Emre Çolak gibi isimleri oyuna almak zorundayız ve Mehmet Batdal'ın da yokluğunda Baros'un alternatifi yok. Bu da hücumu güçlendirmek zorunda kaldığımızda elimizin kolumuzun bağlı olduğunu gösteriyor. Bu yüzden nasıl olacak bilmiyorum ama Galatasaray'ın işini erken bitirip, skoru rahatlatması lazım. Çünkü ilerleyen dakikalarda hamle şansı kalmadığından, ibre Eskişehirspor'dan yana olacak. Bu maçta tek avantajımız ise rakibin de henüz hazır olmamasıdır. Onlarda kendilerini bulma peşindeler ve Elano'nun bu maçta oynama ihtimalinin olması da biraz olsun yüzümü güldürdü. En azından orta sahada hücümu organize edebilecek, ekstra işler yapma potansiyeli olan bir futbolcumuz olacak.

Barcelona'da Oynama Hayalleri Parçalanan Adam; Zlatan Ibrahimoviç

Inter'in seri şampiyonlukları, hani Juventus'un devre dışı kaldıktan sonra yaşanan süreç. Büyük paralarla gerçekleştirilen transferler ve bu sayede gelen lig şampiyonlukları. Tabii takımın da en değerli futbolcusu Ibrahimoviç. Juventus küme düştüğünde ilk ayrılanlardan birisi olmuştu ama bu durum için kendisini suçlayamayız, çünkü yalnız o ayrılmadı. Sonuç olarak başlarda Adriano ile oluşan müthiş bir hücum gücü, sonra Adriano'nun kafa olarak farkı diyarlara gitmesiyle tek başına sırtladığı bir takım ama bir türlü gelmeyen Avrupa Kupaları'ndaki başarı. Bunun neticesinde de yine paraya kıyıp Mourinho'nun takımın başına getirilmesi ama ilk sezonda yine gelmeyen Avrupa başarısı. Böyle olunca da Ibrahimoviç ısrarla takımdan ayrılmak istediğini açıkladı ve Barcelona yolunu tuttu. Hem de 40 milyon avro + Eto'o karşılığında. Sonuç olarakta kimin kazançlı çıktığı ortada. Bugün Inter forması altında harikalar yaratan bir Eto'o ama Barcelona tarafından gözden çıkarılmış bir Ibrahimoviç.

Bana sorarsanız Dünya'nın en büyük santraforu ama Barcelona sisteminin kudreti Ibrahimoviç'in bütün yeteneklerini yedi bitirdi ve bu iş biraz da ego meselesi. Sonuçta Ibrahimoviç, yılların Serie A lideri ve Barcelona'da kaçıncı plana düştüğünü ben bile tahmin ediyorum. Bir de buna pas futboluna uyumsuzluk eklenince, geçtiğimiz sezon 16 gol atmasına rağmen başarısız bir sezon geçirdiğini söyleyelim. Ama bu adamı elden çıkarmakta zordu, çünkü büyük yatırımlar yapılmış ve Barcelona'ya kapak atan futbolcu kolay ayrılmak istemez. Guardiola'nın da ısrarla Ibra ile görüşmemesi, ona soğuk davranması derken beklenen ayrılık yaşandı. Ibrahimoviç, Barcelona'dan "Guardiola benim Barcelona'da oynama hayallerimi parçalayan kişidir'' dedi ve Milan yolunu tuttu.

Milan'ın futbolcuyu bir seneliğine kiraladığı ve 24 milyon avro'luk satın alma opsiyonunu elinde bulundurduğunu belirtelim. Yani Eto'o nun da fiyatını eklersek 60-65 milyon avro'luk bir adamın değeri bir anda 24 milyon avro'ya düştü. Guardiola tamam sistem olarak müthiş işler başarıyor, harika futbol oynatıyor ama gerçekleştirdiği transferlerde tam bir fiyasko. Chygrynskiy'i de aldıklarında önemli bir bonservis ödediler ama bir sezon sonra yarı fiyatına Shakhtar'a geri göndermek durumunda kaldılar.

Önce Inter cephesinden değerlendirmek lazım. Moratti, kısa bir zaman önce Ibrahimoviç'i birgün mutlaka Inter'e geri döndüreceğini söylüyordu ama ezeli rakibe gitmesine engel olamadı. Önce Adriano şimdi ise Ibrahimoviç. Adriano olayı daha trajik ama Ibrahimoviç'in de transferinin Inter açısından olumlu olmayacağını söyleyelim. Hepsinden önce artık rakipsiz değiller ve Benitez faktörünü de eklersek yıllar sonra şampiyonluğun en büyük adayı konumunu bile bana göre kaybettiler.

Milan'ın ise böyle bir heyecana ihtiyaç vardı. Takımın yıllar içerisinde yaşlanmasına seyirci kalındı ve bugün bu enkazın altından kalkamıyorlar. Ronaldinho'dan bu yana da gerçekleştirdikleri transferlere baktığımızda sürekli yaşlı, kendinden geçmiş futbolculara yönelmek ve bu futbolcularla da şampiyonluğa oynamak zorundalar. Çünkü Milan'dan bahsediyoruz, beklentileri küçük tutmak imkansız. Ama geçtiğimiz sezondan sonra da Milan taraftarlarının içerisinde fazla bir umut ışığı olmadığını düşünüyordum. Şimdi ise bir transferle şampiyonluğun en büyük adayı konumuna gelmelerinin yanında, Ronaldinho & Pato & Ibra hücum hattını izlemenin dayanılmaz keyfine ulaşacaklar. Ibra transferi Ronaldinho'yu da eski günlerine getirecektir, çünkü böyle bir heyecana ihtiyacı vardı. Hatta bu transferin Milan'dan çok Ronaldinho'ya yarayacağını söylemek lazım. Ama şunu da ekleyelim, bu transfer Ibrahimoviç açısından büyük bir düşüşü ifade ediyor. Bu yüzden kendisini yeniden kanıtlamak ve ben hala en iyi santraforum mesajını vermek zorunda.

Mourinho ve Babası

Bana sorarsanız asrın fotoğrafı, Mourinho ve babası yan yana...

Türkiye 86 - 47 Fildişi Sahili / ABD 106 - 78 Hırvatistan

Türkiye bu oyuncu profiliyle bir başarıya ulaşacaksa bunun temeli savunmadan geçiyor. Geçmiş yıllarda da başarılı olduğumuz bütün turnuvalara baktığımızda savunmanın rolünü göreceksiniz. Çünkü oyuncu profilimiz kolay kolay 70 sayının üzerine çıkamayacak bir yapıda yani iyi bir hücum takımı değiliz {Fildişi maçı istisna}. Ama Fildişi bizim ayarımızdan çok uzak bir rakip olduğundan ve turnuvanın ilk maçının verdiği heyecanla {ev sahibi avantajı} 87 sayıya ulaştık. İlk maçın önemi gerçekten büyük olur, henüz ilk maçtan bu mesajı verebilmek ilerisi için çok önemliydi. Daha da önemlisi yıpranma payımız çok az olduğundan yarınki Rusya maçı açısından güzel oldu.

Maça 14-0'lık bir seriyle başladık ama ilk yarının sonlarına doğru Fildişi'nin tempo yakalamasıyla fark biraz kapanır gibi oldu ama üçüncü çeyreğe girerken Sinan Güler'in takıma kattığı enerji ve kapılan toplarda Ömer Onan'ın bulduğu hızlı hücumlar Fildişi karşısındaki farkımızı ortaya koydu. Ayrıca uzunların maçın ilerleyen bölümünde daha agresif ve sert oynamaya başlaması aranan Türkiye'yi bizlere getirdi. Belki skor anlamında olmasa da Hidayet'in özellikle ribaund ve asist katkısını da es geçmemek lazım. Bu maçta Sinan Güler dış oyuncuları, Hidayet ise pota altına müthiş bir asist desteği sağladı. Ama hala ikinci periyodun sonunda görüldüğü gibi takımı uzattığımızda tempo sorunu yakaladığımızı görüyoruz. Hidayet'in skor anlamında insiyatif almaması {2 numaraya geçtiğinde} diğer oyuncuların temposunu oldukça etkiliyor. Zaten kadrodaki kısalara baktığımızda Ömer Onan dışında skor anlamında bizi yukarıya taşımasını bekleyebileceğimiz bir isim yok. Cenk Akyol hala beklenen etkiden uzak, Sinan Güler ise skordan çok işin savunma kısmında çok hakim ve tempo yakaldığımız dakikalarda da ideal oyun kurucu gibi oynadı. Türkiye'nin elbette repertuarı daha geniş ve maç derecesi zorlaştıkça bunları izlemeye başlayacağız. Hidayet'in de skor anlamında biraz daha insiyatif almasıyla beraber de çok fazla sorunumuzun kalmayacağını düşünüyorum. Bu gruptan lider çıkmamız çok önemli ve bu yüzden en başta yakalayacağımız hava bizi istenilen noktaya taşıyacaktır.

FİLDİŞİ SAHİLİ: 47 - TÜRKİYE: 86
Salon: Ankara
Hakemler: Sasa Pukl (Slovakya) Fernando Rocha (Portekiz), Marwan Egho (Libya)
Fildişi Sahili: Aboua , Diabate 5 , Konate 4 , Lamizana 6 , Kone 7 , Soumahoro , N'Diaye , Kale 10 , Tape 2 , Edi 9 , Assie 4
Türkiye: Ömer Onan 18 , Ersan 17 , Kerem Tunçeri 9 , Ömer Aşık 8 , Hidayet 6 , Cenk 2 , Semih 6 , Oğuz 4 , Kerem Gönlüm 6 , Ender 2 , Sinan 8 , Barış
1. periyot: 11-23
Devre: 22-40
3. periyot: 36-53

Türkiye'den sonra ise ABD de yakın markajım altında. Sonuçta biz basketbolu Dream Team ile sevdik. Gerçi bu kadroya ne kadar Dream Team denilir bilinmez ama yine de ABD'nin oynadığı basketbol en güzeli. Bu turnuvaya da bildiğiniz gibi 2008 kadrosunda bulunan isimlerden yoksun geldiler ve kimilerine göre B takımı Türkiye'ye geldi. Bu yüzden kesin şampiyon adayı denilmiyor ama yakaldıkları bu tempoya ve diğer ekiplerin önemli eksikliklerine baktığımda da ABD'nin bir numaralı şampiyon adayı olduğunu düşünüyorum. Hırvatistan karşısında maç öncesinde daha ortada geçecek, ABD'nin terleyeceği bir maç bekledim ama ABD hızlı basketbolu ile hazırlık maçı niteliğinde bir maç yaşadı. Özellikle de dış atış yüzdesinin yüksek olması bu farklı skoru getirdi. E.Gordon başta olmak üzere, Billiups, Gay ve son periyotta D.Granger çok yüzdeli şut attı. Westbrook'un da Sinan Güler misali oyuna girdiği zamanlarda tempoyu belirlemesi ve potaya penetre ettiği her pozisyonda durdurulamaması beraberinde güzel basketbolu da getirmiş oldu. Hırvatistan ise maçın başında Tomic ile uzun avantajını iyi kullandı görünsede diğer isimlerin katkı sağlayamaması, ABD savunması karşısında dirençsiz kalması sonucunda skor bulma yolunda da sıkıntı yaşadı. Bogdanovic'in de attığı 17 sayı olmasına rağmen, ABD'nin bu maçta hücumdan ziyade savunmasıyla ön plana çıktığını söylemeliyim. Geçmişte ABD hücum ile bir yerlere gelirdi ama bu kadro yapısı onların savunma gücünü biraz daha ön plana taşıyor.

ABD: 106 - HIRVATİSTAN: 78
Salon: Abdi İpekçi
Hakemler:
Reynaldo Mercedes Sanchez (Dominik Cumhuriyeti), Yuji Hirahara (Japonya), Christos Christodoulou (Yunanistan)
ABD:
Rose 9, Billups 12, Iguoala 5, Durant 14, Odom 6, Curry 4, Gordon 16, Gay 10, Chandler 4, Westbrook 10, Love 7, Granger 9
Hırvatistan:
Ukic 5, Tomas 7, Bogdanovic 17, Tomic 12, Zoric 9, Andric 2, Banic 8, Planinic, Loncar 2, Popovic 16, Kus, Stipcevic
1. Periyot:
22-20
Devre:
48-26
3. Periyot:
78-48

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Bolt'un Yeni Planları / Semenya'nın Dönüşü

Usain Bolt, günümüz sporunun en önemli isimlerinen birisi. 100 ve 200 metrede de rakipsiz olduğu ortada. Ancak sakatlandığında veya başka bir sebepten ötürü Tyson Gay'in onu zorlama imkanı bulunuyor. Ayrıca Bolt'un istediği her yarışta rekor kırabilme potansiyeli de var. Ama öyle bir zaman gelecekki, bizler Bolt'un kırdığı rekorlardan sıkılmaya başlayacağız. Çünkü onun da bir limiti var ve o limitten öteye geçemeyeceğini kendisi de biliyor. Bu yüzden 100 ve 200 metre yarışlarının dışına çıkarak farklı rekorlar denemek istemesi doğal ve atletizmin selameti açısından da bu bir gereklilik. Bu yüzden Usain Bolt, gelecek Dünya Şampiyonası'nda ve 2012 Olimpiyatlarında 100 ve 200 metrelerde unvanını koruyup, yeni rekorlara imza attıktan sonra 2013'den itibaren yeni bir branşa geçme hedefinde. Bu yeni branşın da 400 metre olduğunu düşünüyorum ama uzun atlama konusunda da yeni bir sürpriz yapabilir. 400 metrenin tartışmasız en büyüğü Michael Johnson'dı ama Usain Bolt eğer 400 metrede de altına uzanırsa, yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük atleti olmasının yanında, onu da birinin yakalayabileceğini düşünmüyorum. Zaten 400 metre konusunda da çalışmalar yapıyor ve ilerleyen yıllarda Bolt'u 400 metrede görürüz. Uzun atlama konusunda ise ne desem boş, çünkü farklı bir branş. Hızlanmanın elbette önemi çok büyük ve bu Bolt'un işi ama çok teknik bir dal olduğundan Bolt'un bunu denemesini güç görüyorum. Sonuçta 400 metre altyapısı ve ama uzun atlama konusunda tecrübesi yok.

Semenya ise geçtiğimiz Dünya Şampiyonası'nın en çok konuşulan atleti olmuştu. Cinsiyet tartışmaları derken hakkında çok fazla iddia ortaya atıldı ama yapılan testlerle Semenya aklanmayı başardı. Ama bu süreç onu fazlasıyla yıprattı ve bu sezon içerisinde kendisini herhangi bir yarışta göremedik. Henüz çok genç olması ise onun avantajı, ilerleyen yıllarda 800 metre bayanların tartışmasız bir numarası olacaktır. Dünya rekorunu kırmanın onun için zor olmayacağını düşünüyorum. Semenya da Diamond League'nin Brüksel ayağında piste çıkarak bu yıl ilk defa boy gösterecek ve ilk hedefi 2 dakikanın altına inmek. Bu yılın boş bir sezon olması ise onun avantajına oldu, gelecek sezonda Semenya fırtınasına hazırlanalım.

Galatasaray'ın Shumpert Transferi ve Vatandaşlık Meselesi

Shumpert transferi çok önceden bitmesine rağmen, yönetim vatandaşlık işlemlerini de halletmek için transferi uzun süre açıklamamaıştı ama en sonunda oyuncu ile iki yıllık sözleşme imzaladığımız duyuruldu. Daha fazla sessiz kalınmak istenmemesinden midir yoksa futbola üst üste gelen kötü sonuçların haberlerinin resmi sitede altlara inmesinin istenmesinden midir bilmiyorum ama aylar önce kesinleşen transfer, vatandaşlık işlemleri gerçekleşmeden açıklandı.

Biz kafamızda kurduğumuz kadrolarda Shumpert' ı Türk olarak düşünürken; SaLsa' nın yine harika bir iş çıkararak gözler önüne serdiği TBF yeni sezon yönergesinde durumun pek de öyle olmadığını gördük. Gerçi federasyon daha sonra hataydy falan diyerek bir kıvırma açıklaması yaptı ama Salsa bunu gözler önüne sermeseydi o açıklama gelir miydi; yoksa uyutulup en sonunda aa malesef yönetmeliğe aykırı deyip kandırılır mıydık bilmiyorum.

Shumpert büyük ihtimalle önümüzdeki sezon yerli statüsünde oynayacak ama; neden bizim işlemlerimiz bu kadar uzun sürerken rakiplere bir bahane bulunup 2-3 gün içinde işlemler tamamlanıveriyor? Daha sonra da federasyon başkanı çıkıp pişkin pişkin bu işte bir anormallik yok, o hakları vardı kullandılar deyip bizleri daha da geriyor?

Bu konuda taraftarın bir aksiliğe kesinlikle tahammülü yok! Başkan gerekirse masaya yumruğunu vurup, rakiplere sağlanan kolaylığın bize de sağlanması için ne gerekiyorsa yapmalı. Bunlar yazarken kendim bile gülüyorum, imkansız olduğunu biliyorum ama en azından bu defalık kulübünün hakkını sonuna kadar savunmalı.

Bu yazıda pek fazla teknik-taktik detaylara girmiyorum. Onları daha uzun uzun konuşuruz. Yeni oyuncumuza bir kez daha hayırlı olsun deyip yazıyı noktalayalım.

Rijkaard'ın En Büyük Hizmeti

Eskiden yabancı kontenjanının Türkiye'deki yerli transfer fiyat dengesini aşağıya çekmesi için genişletilmesini isterdim. Yani Elano'yu 8 milyon avro'ya alıyorken, Mehmet Topuz'a 10 milyon avro vermek bir dengesizlik ürünüdür. Bu yüzden de yabancı kontenjanının serbest kalması ülke futbolu selameti açısından önemli bir gelişme. Ama Galatasaray için durum çok farklı. Bu yabancı kontenjanının kalkmasını sırf takım içerisindeki yerli hakimiyetinin yıkılması için istiyorum. Bu yerli hakimiyeti öyle bir hakimiyet ki, teknik adamları dilediği gibi değiştirme kudretine sahip. Hemen Skibbe'den başlamak lazım. Bütün takım Skibbe'yi göndermek için elinden geleni yaptı ve Bülent Korkmaz göreve geldiğinde de futbolcuların nasıl bir hırsla mücadele ettiğini gördük. Bir anda büyük patlama yaşandı ama bu patlama çabuk söndü. Çünkü teknik yeterlilik çok farklı bir olay.

Bazen keşke Kalli geri dönse diyorum. Takıma geldiğinde gerçekleştirdiği operasyonu hatırlayın. Bir anda çoğu futbolcuyla yollar ayrıldı ve sezon içerisinde de muhteşem disiplin örnekleri izledik. Kimseye eyvallahı yoktu ama bu durum bana o zamanlar çok kötü geldi. Her fırsatta Kalli'yi eleştirdim ama bugünleri gördükçe adamı özler oldum. Kalli bu durumun farkında olsa gerek, ilk işi takım içerisinde oluşan düzeni yıkmak istedi.

Ama buranın şartlarını kavramak önemli. Skibbe de bir Alman olmasına rağmen Kalli tarzında olmayan, eski Alman düzeniyle de alakası olmayan bir teknik adam. Futbolcusuyla iyi ilişkiler kurmayı severdi ama futbolcular bu durumu sevmez. Aynı şekilde Rijkaard da, Galatasaray'a geldiğinde büyük ihtimalle Barcelona'daki gibi bir profesyonel düzen bekledi. Ben yönetime istekleri yaparım, onlar da transfer yapar ve sistemimi uygularım düşüncesindeydi. Ama sistemi uygulayabilmesinden geçtim ama gördüğü farklı sorunlar karşısında malesef çaresiz kalıyor. Ancak Karpaty maçı sonrasında bir patlama yaşadı ve eğer göreve devam ederse işlerin biraz daha farklı olacağını düşünüyorum.

Yönetimin amacı da Rijkaard'ın kucağına bombayı yerleştirip, işin içerisinden sıyrılmaktı. Rijkaard da gidince, başarısızlık ona ait diyeceklerdi. Buna karşılık Rijkaard çok akıllı bir hamleyle bombayı iade etti. Büyük ihtimalle bir patlama olacak ve Rijkaard'ın da başı bundan ağrıyacak. Buna rağmen kendini feda ederek, gönderdiği yönetim ile Galatasaray'a en büyük hizmetini yapmış olacaktır ve bizler Rijkaard'ı en iyi şekilde hatırlayacağız.

Dünya Basketbol Şampiyonası Başlarken


A Milli Basketbol Takımımız' da Dünya Şampiyonası öncesi üç oyuncu kadrodan çıkarıldı ve 12 kişilik kesin kadro belirlendi. Takımdan ayrılan oyuncular Evren Buker, Cevher Özer, Fatih Solak oldu. Ayrılan oyuncuların ardından kadru şu oyunculardan oluştu:

Kerem Tunçeri
Barış Ermiş
Hidayet Türkoğlu
Cenk Akyol
Ender Arslan
Ömer Aşık
Semih Erden
Kerem Gönlüm
Sinan Güler
Ersan İlyasova
Ömer Onan
Oğuz Savaş

Çıkan oyunculardan bahsetmek gerekirse, kadro açıklandığı anda, yollanacak ilk isimlerin Cevher ve Fatih olacağı tahmininde bulunmuştum bir çok basketbolsever gibi. Ancak Evren konusunda kesinlikle haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Hele ki Engin sakatlanmışken, onun görevini ondan daha iyi yapabilecek adamı kadrodan çıkarmanın mantığın anlaymıyorum. En azından daha doğru dürüst takımla çalışmamış, sonradan kadroya dahil olan Barış Ermiş' ten faydalı olurdu diye de düşünmüyor değilim.

Doğrusu eski heyecanım yok. Eskiden bir şampiyona olacağı zaman milli takıma kilitlenirdik adeta; oysa şimdi şampiyona ülkemizde gerçekleşecek olmasına rağmen eski heyecanı duyamıyoruz. Ancak bir an önce bu ruh halinden kurtulmamızın gerektiğinin de farkındayım. Turnuva boyunca bize yakışanı yapıp gereken desteğin verileceğinden şüphem yok.

Artık ne kadar eleştirsek boş. Bu dakikadan sonra en azından turnuva sonuna kadar takımımıza koşulsuz destek olmalıyız. Onların tribünlerde bize ihtiyacı var. Belki başımızda koç yok ama; takım ile taraftar birleşip umarım başarılı bir turnuva yaşatacaklar. Ne diyelim; hayırlısı...

Arda Turan Takım Kaptanıysa?

Blogu ilk açtığım zamanlar olan Mart 2009'da benim bir hayalim var diyerek, Arda Turan'a 10 numara ve kaptanlığın verilmesi gerektiğini söylemişim. Çünkü bu liderlik ve 10 numara mevzusunun giderek büyüdüğü zamanlardı. Böylesine efsane olan iki olgunun, Galatasaray'a yakışan Arda'ya verilmesinin uygun olacağını düşünüyordum. Ama sözlerimi geri alıyorum çünkü bugünkü görüntüde Arda Turan'ın efsane olmayla alakası yok. Geçtiğimiz sezonun başında 10 numara ve kaptanlığın verdiği gazla muhteşem bir giriş yapan Arda, malesef ilerleyen dönemde bu ağırlığı kaldıramadı. Giderek geriye düştü, kendisine eskileri örnek aldıkça da sevimsiz bir durum haline bürünmeye başladı.

Oysa Galatasaray'a yeni bir hava getirmek onun elindeydi. Zaten bu operasyonun yapılma sebebi de, Galatasaray'ı yeni bir yola sokma düşüncesiydi. Malesef bunun olmadığını görüyoruz, Arda kaptanlığın altında eziliyor ve durum böyle oldukça da futbol olarak geriye gidiyor. Yanlış anlamayın Arda Turan'ı çok seviyorum ve benim için çok önemli bir isim ama Kewell'ın yüzünde oluşan ateşi gördükçe Arda için üzülüyorum. Kaptan dediğin böyle olmamalı, gemiyi en son terkeden olmalı. Ama bizim kaptanımız gemiyi şimdiden terketmiş bile. Her maç yüzünden düşen bir parça ve takım geriye düştükçe takımı ateşleme konusunda çok gerilerde. Kewell'a bakıyorum, maç 2-0 olmuş ama hala hadi çocuklar, başarabiliriz modunda. İşte bu yüzden de Kewell çok seviliyor, ona şarkılar yazılıyor. Umarım Arda Turan, Kewell'ı kıskanmıyordur ve kusura bakmasın Arda Turan takım kaptanıysa ben de Michael Ballack'ım.

Son olarak takım otobüsüyle dönmek yerine taksiye binerek yoluna devam etmesi. Gerçekten çok iyi bir kaptan modeli ile karşı karşıyayız. Eğer orada taraftar olsa, tepki gösterseler Arda ne yapardı gerçekten bilmiyorum. Orada taraftarı sakinleştirmesi gereken ilk isim olması gerekir ama gemiyi ilk terkeden kendisi oldu. Galatasaray yıllar boyunca çok büyük kaptanlar gördü, geçirdi. İnanılmaz efsane isimlerimiz var ve hepsi savaşa en önde koşan isimler. En yakın örnek olarak Bülent Korkmaz'ı hatırlayın derim. Alması gereken iyi örnekler varken, neden Arda'nın bu yola girdiğini anlamıyorum. İnanın kendisini çok seviyorum, futbolunu da inanılmaz beğeniyorum ve onun bu duruma gelmesi beni kahrediyor.

27 Ağustos 2010 Cuma

Ömer Erdoğan'lı Milli Takım Aday Kadrosu

Belli ki Milli Takım'ın iskeleti bu olacak. Biz ne kadar eleştirsekte birşeylerin değişeceğini sanmıyorum. Bu yüzden Hiddink'in mevcut kadroda yataracağı farkı hep birlikte bekleyeceğiz. Sonuçta Dünya'nın en iyi Milli Takım teknik adamlarından birisi başımızda. Elbette bizden iyi biliyor ve bizler ne kadar eleştirsekte Hiddink, doğru bildiğini yapacak. Ama şunu da ekleyelim. Hiddink, yeni oyunculara her zaman kapılarının açık olduğunu söyledi. Yani anlık performansların futbolcular açısından önemi çok büyük. Bir anda yakalayacakları çıkışla beraber kendilerini Milli Takım forması altında bulabilirler. Buna da en iyi örnek Ömer Erdoğan olmuş. Milli Takım'ın ABD kampına götürülmediği için çok eleştirmiştim ama sonunda hakkı olanın hakkını vermişler. Bir de Milli Takım'ın savunma kurgusunu oluşturan futbolcuların formsuzluğu da bu kararda etkili oldu gibime geliyor. Stoperlere baktığımda Servet Çetin ve Gökhan Zan farklı alemdeler ve Toraman da sakatlıktan yeni çıktı. Bu yüzden Ömer Erdoğan hamlesi doğru ama komple savunma kurgusuna baktığımda çok sayıda formsuz futbolcu bulunuyor. Bu da Kazakistan ve Belçika maçları öncesinde çok büyük bir sorun.

Bunun dışında da eleştirecek yanlar arayabiliriz. Mesela son iki haftadır müthiş oynayan Volkan Şen kadroda yokken, Kazım Kazım kadroya çağrılmış. Nereden bakarsak bakalım çok yanlış bir karar. Aynı şekilde Ceyhun Gülselam ve Mehmet Topal gibi isimler yok ama Aurelio ve Selçuk Şahin kadroda. Bu durum da bazı oyuncuların Milli Takım'ın kadrolu elemanları olmaya başladığı tezini güçlendiriyor. Ayrıca Mevlüt Erdinç'in de neden kadroda olmadığının bir izahı olduğunu düşünmüyorum. Yine de bu kadronun Kazakistan ve Belçika karşısında zorlanmaması gerekiyor. Özellikle sezonun yeni başladığı ve kış şartlarının etkili olmadığı bu zamanlarda ilk olarak Kazakistan deplasmanına gitmemiz büyük avantaj. Sonra ise kendi içerisinde önemli sorunlar yaşayan Belçika'yı konuk edeceğiz. Eğer 6 puanla işe başlarsak gerisinin geleceğine inanıyorum. Ayrıca Hiddink'in Türk futboluna giderek daha hakim olması da, beklenen Milli Takım'ı bizlere getirecektir. Son olarak Volkan Demirel'in yokluğunda kale Onur Kıvrak'a emanet. Bu da çok ilginç bir deneyim olacaktır. Aday kadro ise şu isimlerden oluşuyor:

Kaleciler: Hakan Arıkan, Onur Kıvrak, Sinan Bolat

Savunma:
Gökhan Gönül, Sabri Sarıoğlu, Ömer Erdoğan, Servet Çetin, İbrahim Toraman, Gökhan Zan, Hakan Balta, İsmail Köybaşı

Orta saha:
Hamit Altıntop, Kazım Kazım, Mehmet Aurelio, Selçuk İnan, Selçuk Şahin, Emre Belözoğlu, Nuri şahin, Arda Turan, Özer Hurmacı

Forvet:
Tuncay Şanlı, Semih Şentürk, Sercan Yıldırım, Nihat Kahveci, Halil Altıntop

Javier Mascherano Barcelona'da

Barcelona şu an Dünya'nın en sistemli takımı. Ama son iki sezonda yaptıkları transferler onlar için sisteme en büyük handikapı teşkil ediyor. İlk olarak Ibrahimoviç'le başlayalım. Ibrahimoviç bana sorarsanız Dünya'nın en iyi santraforu ve yetenekleri Eto'o ile kıyaslanmaz bile ama Barcelona'nın pas oyununa uyum sağlayamadığını gördük. Benim ilk transfer olduğunda beklentim üst düzeyde olmasına rağmen, herkesi büyük hayal kırıklığına uğrattı. Şimdi ise Milan'a transfer olacağı söyleniyor. Bir sezonda böylesine değer kaybı yaşaması inanılmaz. Ayrıca Ibrahimoviç transferinin de Real Madrid'in harekatına bir cevap niteliği taşıdığına inanıyordum ama gördüğümüz üzere David Villa ile beraber Ibrahimoviç gözden düşmüş oldu.

Şimdi de Mascherano. 22 milyon avro karşılığında Liverpool'dan transfer edildi. Bana sorarsanız çok iyi bir orta saha oyuncusu ve Liverpool bu kayıpla beraber kadro kalitesinden büyük bir ödün daha vermiş oldu. Ama Mascherano'nun Barcelona'nın aradığı adam mı diye düşünmek lazım. Çünkü pas oyununa fazla hakim olmayan, işin hücum kısmında da çok etkili olamayan bir isim. İşin defansif kısmında görevini fazlasıyla yapar ama o bölgede Busquets'den fazlasını veremez diye düşünüyorum. Ayrıca Mascherano'nun gelişi Busquets'i mi kesecektir yoksa bu ikili beraber oynayıp, Iniesta mı sol kanada geçecek bunu da merak ediyorum. Şimdilik söylemek istediğim geçtiğimiz sezon yapılan Ibrahimoviç hamlesine benzer bir hamle olduğudur ve bu sistemde başarılı olamayacağı yönünde. Orta sahada alternatif yaratmak, Yaya Toure'nin boşluğu doldurmak güzel ama Yaya'nın da daha fazla oynamak için ayrıldığını unutmayalım. Eğer siz Mascherano'yu alıyorsanız onu kulübede oturtmakta da zorlanırsınız.

En Büyük Galatasaraylı; Frank Rijkaard

"İstifayı düşünmüyorum. Sezonun başındayız, bizim daha çok çalışıp başarılı olmamız gerekiyor. Benim bu sonuçlarda yüzde kaç payım olduğuna gelince; takım başarılı olduğu zaman futbolcular alkışı kazanıyor, takım kötü gittiği zaman tabii ki suçlu hoca oluyor. Çünkü takımın başındaki odur. Onun için ben kaçmayacağım ve sonuna kadar mücadele edeceğim daha yapacak çok iş var"
"Alınan oyuncuların hepsi sakat, herkes neredeyse sakatlandı. Defansa da oyuncu istedim. Elinizdeki ürün ve kalite böyle olunca bu tip sonuçlarla karşılaşıyorsunuz"

İnanın şu an en büyük Galatasaraylının Rijkaard olduğunu düşünüyorum. Sebebi ise yönetime verdiği bu ayar. Bu yazıyı geceden yazıp kuruyorum, belki de yazı yayına girdiğinde Rijkaard'la yollar ayrılmıştır tarzında bir haberle bile karşılaşabiliriz ama bu sonu hazırlayan temel etkenin yönetim olduğunu söylemem lazım.

Skibbe zamanına dönelim. Mutlaka Şampiyonlar Ligi'ne kalmamız gerekiyor denilen bir sezonda ısrarla santrafor transferi gerçekleşmemiş ve S.Bükreş önünde alınan hezimetten sonra Baros açıklaması yapıldı. O Galatasaray yine de ayağa kalktı, Uefa Kupası'nı kazanacak vizyonu gösterdi ama yine yönetimin müthiş çabaları sonucunda Uefa Kupası'da gitti, lig de gitti. Kocaelispor maçını hatırlıyorumda golü yedikten sonra Lincoln topu almış hızla orta sahaya dikmişti. Oysa Lincoln'ü hiç sevmem ama bu yaptığını da söylerim. O günkü ruhsuzlar, bugün yine hortladılar. Karpaty maçında da Cana pas atıyor, koşuyor yani birşeylerin peşinde ama Mustafa Sarp öylesine durumu izliyor. Sanki kaçan tura el sallar gibi.

Ya da Neill. Geriden oyun kurmaya çalışıyor, verkaç denemelerinde bulunuyor ama pası attığı adam yine ortam incelemesi peşinde. Aynı durum Servet Çetin ve Hakan Balta için de geçerli. Rijkaard'ın bu sözü de efsaneler arasında yer alacak. ''Kimseyi kadro dışı bırakacak lüksüm yok. Çünkü çok eksik oyuncum var" Bu zaten Galatasaray'ın durumunu özetliyor. Hakan Balta ve Servet'i göndersen ne olacak, yerlerine oynayacak oyuncular onlardan farklı mı. Servet'i gönderip yerine Gökhan Zan'ı koysak ne değişecek. Üstelik Hakan Balta'yı değiştirebileceğin bir futbolcu bile yok.

Kısacası helal Rijkaard, kulübün içindeki en büyük Galatasaraylısın. Arda Turan falan hikaye, o hakeme diklenmeye devam etsin. Biraz liderlik dersi almak için Kewell'a başvurabilir. Kewell'ın gözünün içerisindeki ateşe bakabilir, takım yere düştüğünde ne yapması gerektiğini öğrenmesi için. Aydın Yılmaz bile son 10 dakikada oyuna girdiğinde, Arda'nın 90 dakika gösterdiği performanstan iyisini gösteriyorsa birilerinin düşünmesi gerekiyor. Rijkaard kaçmayarak, inadına savaşmayı göze alarak, hatta prestijinin bittiğini görerek yolundan dönmeyerek adamlığını gösterdi ve istediğim kıvama gelmeye başladı. Kimsenin gözünün yaşına bakmayan ve böylesine hırslı bir teknik adam olması gerekiyordu, bugüne kadar fazla bile sakin kaldı. Rijkaard savaşa hazırsa bene hazırım diyorum...
 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir