31 Ocak 2011 Pazartesi

İyi Futbolcu Her Yerde Oynar, Bir Anda Kendini Kanıtlar

Hakan Şükür'den bu yana aranan kandı, pivot santrafor. Hem Galatasaray, hem de Milli Takım için geçerli bu aslında. Hakan Şükür'ün bıraktığı etkiyi arıyor hala gözler. Hava toplarında hakim olsun, asist özelliği daha fazla ön plana çıksın, biraz da teknik barındırsın daha ne isteriz mantığı. Bugünün şartlarında pivot santrafor ne kadar gereklidir tartışırız ya da pivot santraforlar artık evrim mi geçirmiştir üzerine.

Benim tek bildiğim ise Mehmet Batdal'ı da Hakan Şükür'ün veliahtıdır dediğimiz gün kaybettik. O seviyenin çok aşağısında bir futbolcu da olabilir ama Hakan Şükür sendromunun son kurbanı artık Mehmet Batdal'dır. Özgürcan Özcan gibi, Ersen Martin gibi ve bunlar gibi diğer örnekler gibi.

Şimdilerde de Galatasaray'ın yeni genç transferlerinden Berk İsmail Ünsal için bu söyleniyor, aman diyeyim...

İyi futbolcu her yerde oynar, bir anda kendini kanıtlar.
İkinci Lig'den gelmesi ve Süper Lig tecrübesinin de olmaması bunu değiştirmez. Gökhan Gönül'ü de görmüştü bu gözler, adam ikinci ligden geldi ve geldiğinin ertesi bu ülkenin en iyi sağ beki oldu. Yani Mehmet Batdal için bu mazereti kafadan ortadan kaldıralım.

Şu da var ama. Gökhan Gönül'ün istisna bir örnek olduğuna işaret. Gökhan Gönül, Fenerbahçe'ye geldiğinde 22 yaşındaydı ve o zamana kadar herhangi bir takımın radarına girmemiş olması da kafalarda soru işaretiydi. Bu soru işaretlerini de kaldıran yine kendisi oldu. Mehmet Batdal da aynı şekilde 23 yaşında Galatasaray'a gelen bir isim. Onun farkı adından söz ettiren bir isim olmasıydı ama birçok takımla da adı geçmesine rağmen neden transferini gerçekleştiremediği soru işaretiydi. Ama o aradığı şansı da bulmasına rağmen bunu kullanamadı, belki de tecrübe sorununu çok fazlasıyla hissetti ve bir anda Galatasaray'ın ağırlığını kaldıramadı.

Yetenekli bir futbolcu, kendine has özel bir repertuarı da var ama biraz da tecrübe kazanmasını görmek sanırım en doğrusuydu. Bu yüzden de satılması yerine Konyaspor'a kiralanmış olması çok isabetli bir hareket. Ziya Doğan'ın Galatasaray'dan kiraladığı iki gence sık şans verdiğini görüyoruz, bu yüzden Mehmet Batdal'a da istediği şansı verecek. O da eğer bu şansı kullanırsa sezon sonunda Galatasaray kapıları yeniden kendisine açılır.

Kullanamaz ise Hakan Şükür'ün tozlu veliaht arşivinin içerisinde yer alır ve bir süreden sonra hangi ligde oynadığını bile bulamayabiliriz.

Bu arada, Galatasaray'ın sezon başında gerçekleştirdiği 5 yerli transferden 4'ü takımdan ayrıldı. Garip bir durum daha...

30 Ocak 2011 Pazar

Hedef Anı / Fenerbahçe 2-0 Trabzonspor

Fenerbahçe bu maçı ligin ilk yarısının bitmesiyle beraber yaşamaya başlamıştı aslında. Hedef maç olarak bu maç belirlenmiş ve oynanan futboldan öte gösterilen mücadeleye baktığımızda da bunu görmek mümkün oldu. Aykut Kocaman'ın gülen yüzünden, Alex'in maçın sonlarında yaptığı hücum prese kadar bu maçın kazanılması adına haftalar öncesinden gerçekleştirdikleri zihin fırtınasının meyvesini toplamış oldular. Trabzonspor'un ise bu maç uğruna harcadığı bir kupa var, bunu da es geçmemek gerek. Yani her açıdan tam bir zihin fırtınası izledik aslında.

Trabzonspor'un sezon başından bu yana konuşulan birçok artısı var. Özellikle de oyunun iki yönünü çok iyi oynamaları onları bu noktaya taşımıştı. Fenerbahçe'nin ise bu maçta önceliği mücadeleydi ama bu mücadeleyi de Trabzonspor'un doğrularını durdurmak üzere kurduklarını söyleyelim. Orta sahada Colman ve Selçuk İnan'ın etkisiz durumda kalması bir bakıma Jaja'yı tek bıraktı ve sadece onun hücuma yönelik çabasından konuşabiliyoruz. Aynı şekilde kanatlardan da Fenerbahçe rakibe nefes aldırmayınca Trabzonspor'un hücuma yönelik bütün can damarları tıkandı ve maçın geriye kalanı Trabzonspor'un oyuna tutunma çabaları ama Fenerbahçe'nin de buna asla izin vermemesiyle geçti.

Bugün agresif olan, daha çok savaşan ve kazanmayı isteyen taraf istediğini almış oldu. Ayrıca Fenerbahçe'nin rakibe de pozisyon şansı vermediğinin altını çizmek lazım. Trabzonspor'un ise ciddi anlamda stoper sıkıntısı nüksetmeye devam ediyor, Egemen Korkmaz'ın olmazsa olmaz bir isim olduğunun imzasını gördük aslında bu maçta. Fenerbahçe ise tekrar zirve yarışının en önemli adaylarından birisi. Bu isteği, arzuyu diğer maçlara da taşıyabilirlerse bütün dengeler baştan kurulabilir ama bunu zaman gösterecek.


FENERBAHÇE: 2 - TRABZONSPOR: 0



Stat: Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu


Hakemler: Bünyamin Gezer, Baki Tuncay Akkın, Nihat Mızrak


Fenerbahçe: Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Lugano, Yobo, Andre Santos, Mehmet Topuz, Selçuk, Emre, Dia (Dk. 79 Bekir), Alex (Dk. 86 Özer), Niang (Dk. 87 Semih)


Trabzonspor: Onur, Serkan, Giray, Egemen (Dk. 19 Glowacki), Cale, Selçuk, Colman (Dk. 46 Yattara), Engin, Burak (Dk. 73 Tayfun), Jaja, Umut


Goller: Dk. 19 Lugano, Dk. 23 Niang (Fenerbahçe)


Kırmızı Kartlar: Dk. 65 Selçuk (Fenerbahçe), Dk. 70 Glowacki, Dk. 90 5 Tayfun (Trabzonspor)


Sarı Kartlar: Dk. 17 Colman, Dk. 56 Burak, Dk. 68 Jaja, Dk. 90 4 Cale (Trabzonspor), Dk. 40 Lugano, Dk. 43 Gökhan Gönül, Dk. 67 Emre, Dk. 75 Volkan Demirel (Fenerbahçe)

Ufuk, O Gol Yenmez Be Kardeşim

Kalecilerden öte kaleci hocasının sorgulanması gerektiğini sürekli söylüyorum. Nezih Ali Baloğlu artık travma boyutlarına eren bir kaleci hocası, hatta kendisinin kalecilik dönemi de böleydi. Her zaman verdiğim örneği tekrar vermek istiyorum.

Benim çocukluğum kötü kalecileri izleyerek geçti, Galatasaray kalesine atılacak her topun gol olacağını zannettiğim anlar çoktu. Nezih Ali Baloğlu'dan tutun, Hayrettin'e, Volkan Kilimci, Mehmet Bölükbaşı, Stauce ve bir Beşiktaş maçında yediği golden sonra kafasını kale direklerine vuran kaleciye kadar {soyadını çıkartamadığımdan adını yazmıyorum}. Sonra Taffarel'di, Mondragon'du büyüme dönemimde sağlam kaleciler gördüm ama Leo Franco'ydu falan derken bu hastalık yeniden nüksetti. Şimdi de büyük sorunumuz yerli kaleciler yönünde, onun da derininde yatan sorun ise o kalecilerin neden yıllar içerisinde istenilen kıvama gelmemesinde.

Aykut Erçetin bu takıma katıldığında 4. kaleci konumundaydı ve potansiyeli de çok büyüktü. Eser Özaltındere bu adamı deneyip, beğenmişti. Ama ilerleyen yıllar beraberinde şansları da getirmesine rağmen Aykut Erçetin'in istenilen düzeye erişemediğini gördük. Bu süre zarfında Fevzi Elmas da vardı tabii, kendisini atlamamak gerekli ama biz Ufuk Ceylan'a geçelim. Çünkü yine bir genç kaleci, yine büyük potansiyel ve geleceğimiz diye gösterilen bir isim. Oysa onun da bir senede gelemediği nokta ortada, her geçen gün batıyor ve izlenimi daha kötüye gidiyor.

Dün ise imzasını attı, bu saatten sonra büyük bir takımın kalesini koruyacağını pek sanmıyorum. Ama yediği golde kaleci hocasına kadar inmeyelim, Ufuk o gol yenmez be kardeşim...

Genel olarak ele aldığımızda ise sorunun temeli kaleci hocasıdır. Ne yerli kaleciler istenilen kıvama geliyor, ne gelen yabancılar beklenileni veriyor. Galatasaray kalesi nereden bakarsak bakalım alarm veriyor ve bunun da nasıl düzeleceğini bilmiyorum. Ben kendi ekibimle çalışırım diyerek gelen Rijkaard'ın bile yanında yardımcı yerli hoca koyamıyorsunuz ama kaleci hocası aynı kalabiliyor. Bu duruma Hagi'nin de el atamadığını görüyoruz ve Adnan Sezgin misali üzerinde dokunulmazlık duvarları olan Nezih Ali Baloğlu'na kimse dokunamıyor.

Bu arada Eser Özaltındere ve Taffarel gibi bu takımla özdeşleşmiş kaleci simaları da hala boşta. Bunu da belirtelim.

İki Ucu Paslı Değnek

İşler daha da kötüye gittikçe gündemin Misimovic'e kitlenmesi kaçınılmaz bir durum. Artık her alınan kötü sonuçtan sonra ''acaba Misimovic olsaydı ne olurdu?'' gibisinden sorular sorular daha sık gelmeye başlayacak. İşte bu da Hagi'nin önündeki en büyük hendeklerden birisi aslında, ilerleyen günlerde kendinden ödün verip Misimovic'e el uzatacak mı çok merak ediyorum.

Kesin olan birşey var ise, her geçen günün Misimovic'in elini biraz daha güçlendirdiğidir. Bu saatten sonra geri dönüp müthiş iş çıkarırsa kurtarıcı olur, beklenilenin aşağısında kalırsa da ''bu adam hiç kadro dışı kalmamalıydı, artık güvenini kaybetti'' derler. Yani her durumda kazanan Misimovic aslında...

Neden kadro dışı kaldığı devlet sırrı gibi saklanıyor ama ben Hagi'ye aldığı bu kadardan ötürü asla bir suç bulmam. Kadro dışı kalmasının sebebini sorgularım ama çıkıpta ''Hagi haksızsın'' demem. Çünkü teknik direktör o ve bir karar almış, sonuna kadar da arkasında duruyor. Alınan en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir bir bakıma, belli ki aklında Misimovic ile kuşkular var. Haklı veya haksız, sebebini bilmeden bunu tartışamayız. Ama Misimovic'siz geçen günleri de Hagi'nin iyi yönettiğini söylemek güç, malesef eldeki alternatifler doğan boşluğu doldurmuyor. Gelen veya gelecek transferlerin kalitesinden tutun, eldeki mevcut futbolcuların çoğunluluğuna kadar.

Sivasspor ve Bursaspor maçlarının sistemine baktığımızda da Hagi'nin Misimovic'i kullandığı sol tarafta Emre Çolak'a şans verdiğini görüyoruz ve oluşan bu kötü ortam neticesinde de pek fazla genç futbolcu sabrımız kalmamış gibi. Emre Çolak gerçi alıştığımız bir isim olmaya başladı ama maçlardaki görüntüsünü de malesef olumlu bulmak güç, fizik yetersizliliği ve tecrübesizlik çok fazla ön plana çıkıyor. Bu tabloya bakınca bile kafalara Misimovic sorusu mutlaka gelecektir.

Benim duyumum Misimovic'in affedileceği yönünde ama bu saatten sonra Hagi & Misimovic birlikteliğini düşünemiyorum bile. Ortada, Misimovic konusu kapandı diyen bir teknik adam ve Hagi benden özür dilemeden takıma dönmem diyen bir futbolcu var. Ara yol bulunur mu veya bulunsa bile bu iki adam artık birbirine nasıl bakar bilmiyorum ama transferlerin yapılamadığı, sürekli de sakatlık haberleri okuduğumuz şu zamanlarda Misimovic'i kazanmak en büyük transfer olur mantığının işleme konulacağı günler yakındır diyorum.

Galatasaray'ın transfer edebileceği futbolcuların kalitesinin Misimovic olması da imkansız aslında ama ama ama...

İki ucu paslı değnek...

29 Ocak 2011 Cumartesi

Gelecek Maçın Heyecanı / Bursaspor 2-0 Galatasaray

Aslında gelecek maçın bir heyecanı falan yok. Belli oldu ki kalan haftalarda bir ileri, iki geri devam edeceğiz. Kazandığımız maçta gösterilen mücadeleyi, kaybebilen maçlarda da kalitesizlik sorununu konuşmaya devam ederiz. Bütün sezonu sadece mücadele ederek bitirmek güç, bu sizi ancak bir noktaya kadar taşır. Ama bu süre zarfında iyi futboldan konuşamayız, iddaa oynasak Galatasaray maçlarında alt'ın abonesi oluruz. Forvete top taşıyamayan, kanatlardan etkili olamayan, kazanmak adına çaba göstermekten öte takımı baltalayan futbolcuları izliyoruz. Kimse bu maçta Bursaspor'un oynadığı iyi futboldan söz edemez ama şampiyonluğa oynayan bir takımın da kötü oynadığı maçları da kazanması gerekmez mi. İşte Galatasaray'ın geldiği acı tablo bu aslında, çünkü hiçbir büyük maçın artık favorisi olmadığımız gibi, bize karşı kötü oynayan takımlar bile pozisyon dahi vermeden kazanmasını biliyorlar.

Santraforun Bağımsızlığını İlan Ettiren Yapı

4-2-2, 4-3-3 ya da 4-2-3-1 tarzında matematiksel oyunlar gibisinden sistemler kurarız ve bazı futbolcuların çeşitli rolleri olur. Ama Hagi tarzında bir futbolcunuz yoksa da sisem içerisinde kimseye bağımsız oynama imkanı vermezsiniz. Galatasaray'ın şu yapısı ise Kazım'a bağımsızlık verdi. Santraforlar geri kalan takım arasında inanılmaz bir kopukluk var. Maçın hemen başından sonra Yekta'nın oyundan kopması orta saha organizasyonunun kalbine bıçağı soktu, kanatlar zaten maç başından bu yana çalışmıyordu. Bu durumda da santraforunuz ister istemez bağımsızlığını ilan ediyor ama en uçta oynayan futbolcunuzun adı Baros olmadığında da şapkadan malesef tavşan çıkmıyor. Maçın yegane mücadeleci isimlerinden biri olarak Kazım'ı göstermemiz mümkün olabilir ama orjini santrafor olmayan bir futbolcunun da size getirebildiği fazla birşey yok. Kazım'ı kullanmamım yolu, takım halinde iyi organize olmaktan geçiyor. Malesef bu yapı da şu zamanlarda bizde yok, dolayısıyla da santraforumuzun rakip kaleye şut bile atamadığı bir maçı yazmak zorunda kalıyoruz.

Büyük Takımlar Kendi Felsefesini Hükmeder


Galatasaray'ın sorunlarından biri de bu malesef, imkansızlıklardan mı bilmiyorum ama sürekli mahkum oynama psikolojisi ile yaşamak zorundalar. Bursaspor'un sahaya çıkan 11'ine bakınca da bunu daha net söylemek mümkün.

Bursaspor'un da bu maçta Galatasaray gibi önceliğini mücadeleye verdiğini ama elinde tuttuğu kalite sosuyla da bunu iyi harmanladığını gördük. Sercan'ın yerine K.Miller'i hücumda oynatmak rakip savunma üzerinde fizik açıdan ayakta kalabilmenin işaretiydi aslında. Aynı şekilde Bekir Ozan'lı, Svensson'lu orta sahanın da amacı mücadele olarak ayakta kalabilmekti. Teknik isimleri aynı anda sahada tutmaktan öte, mücadele ederek biz bu maçı kazanırız dediler ve nitekim de öyle oldu. Mustafa Sarp'ın oyuna girmesiyle daha da düz bir hale gelen Galatasaray orta sahasına bu futbolcular üstünlük kurdu ve gerek ofansif, gerekse defansif anlamda kitlediler. Böyle olunca da Kazım'ın bağımsızlığını izledik ama daha çok Bursaspor'un futboluydu izlediğimiz aslında. Tabii hakem ve Ufuk Ceylan faktörünü de atlamamak gerekiyor, onların da epey yardımı oldu. Ama mazeret üretebilmek için ortaya birşeyler koymak gerekiyor, bu yüzden ne desek haksızız.

Eskiden Santrafor Yoktu Derdik, Peki Ya Şimdi?

Bu mazareti de kullanma gibi bir ihtimalimiz kalmadı. Elinizde hazır bir Stancu'yu yedek oturtuyorsanız, santrafor yok diye de söylenmeniz abes kaçar. Santraforla geri kalan takım aradındaki kopukluktan bahsettik ve bu kopuk yapıda da santraforunuz şapkadan tavşan çıkaracak kudrette olmayınca şut dahi atamıyorsunuz. Baros bunu yapabilirdi ama Stancu'nun da boş bir adam olmadığını Sivasspor maçında söylemiştik zaten. Ama siz onu ısrarla yedek oturtuyorsunuz, oysa görünen köy malesef gole gitmiyor. Hagi'nin yanlışlarından biri de bu işte, bazen uyguladığı yanlışlarda fazlasıyla ısrar edebiliyor. Neden Stancu sonradan oyuna girer de, ilk 11'de başlamaz anlamış değilim. Sivasspor maçında çift santrafora dönüldüğünde oluşan etkiyi görmüştük, bu maça 4-4-2 gibi başlamak oyunun kudretini bize yöneltmez miydi. Sonuçta Arda ve Misimovic gibi futbolcuları kullanamıyorsun ve herhangi bir forvet arkası futbolu ihtiyacın da yok. Buna rağmen illa 4-3-3, oysa geçtiğimiz sezondan beri bu orta sahayla işlemeyen bir sistem bu.

Orta sahayı kitleyenin, sürekli hücum presi yapanın biraz da şansı yanına aldığında kazanacağını belli ettiği bir maçtı bu. Miller'ın etkisi özellikle hücum pres anlamında ortaya çıktı, tabii bir de gizli santrafor Turgay Bahadır'ın. Barış Özbek'i erken kaybedip pres gücünü yitiren Galatasaray, Bursaspor'un doğrularını onlara karşı uygulayamayınca Hagi hazmedemiyoruz dese de mağlubiyeti hazmetmiş oldu. Bir de bunlara Ayhan Akman gibi takım içi baltalayıcı faktörler eklendiğinde ise elimiz, ayağımız komple kilitlenmiş oldu. Malesef tek teselli, gelecek maça dair duyulacak heyecan Ayhan Akmansızlıkta gizli, bunun dışında önümüzdeki maçları kazanacağıza yönelik bir ışık yok...

BURSASPOR: 2 - GALATASARAY: 0

Stat:
Atatürk

Hakemler:
Bülent Yıldırım, Gökhan Memişoğlu, Mehmet Cem Hanoğlu

Bursaspor:
Ivankov, Ali, Ömer, Stepanov, Vederson, Turgay (Dk.65 Volkan), Svensson, Bekir Ozan, Batalla (Dk. 86 Hüseyin), Ozan İpek, Miller (Dk.79 Sercan)

Galatasaray:
Ufuk, Sabri, Barış (Dk.11 Mustafa), Servet, Hakan, Ayhan, Insua, Yekta (Dk. 73 Aydın), Culio, Emre (Dk.46 Stancu), Kazım

Goller:
Dk.36 Miller, Dk.45 artı 1 Vederson (Bursaspor)

Sarı Kartlar:
Dk.44 Stepanov, Dk.75 Ömer (Bursaspor), Dk.37 Sabri, Dk.62 Servet, Dk.63 Culio, Dk.85 Kazım (Galatasaray)

Kırmızı Kart:
Dk.64 Ayhan (Galatasaray)

Sercan Yıldırım'ın Olası Ajax Transferi

Ajax'ın altyapısı ve transfer mantığı. Her zaman çok kaliteli futbolcuları altyapıdan çıkarmasını ve bu futbolcuları da çok büyük takımlara satmayı becerdiler. Bunun yanında da genç, potansiyel vaad eden isimleri de transfer edip, aldıkları ücretin çok daha fazlasına başka takımlara da pazarladılar. Suarez de bu isimlerden birisi. 20 yaşında 6.5 milyon avro'ya aldıkları bu futbolcuyu 25 milyon avro gibi bir rakama Liverpool'a sattılar.

Bu transferden kazançlı çıkan yine Ajax oldu, sonuçta gidenin yeri her zaman dolmuştur. Liverpool ise Torres'i Chelsea'nin büyük teklifine rağmen takımda tuttu ve Suarez'le de beraber iyi bir ikili yaratabilme düşüncesindeler. Bu sezon ise hedef gidebildiğin kadar ileri git. Eğer Dalglish takımda kalacaksa mutlaka eski Liverpool'a dönüş adına sağlam tohumları göreceğiz. Büyük ihtimalle de Suarez transferi bu tohumların başlangıcı olacaktır.

Transferin beni ilgilendiren yönü ise Ajax'ın Suarez'in yerini Sercan Yıldırım'la doldurmak istemesi. Eğer böyle birşey olursa bu Sercan Yıldırım için akıl almaz bir kazanç olacaktır. Üç büyüklerde oynayarak gelebileceği noktayla, Ajax formasıyla geleceği nokta çok farklı. İşte bu transfer gerçekleşirse o zaman Sercan Yıldırım'ın büyük potansiyelinden, kalitesi ortaya çıkar. İlerleyen yıllarda da {işler iyi giderse} Ajax'ın tabuları bir kere daha kendini gösterir ve Sercan'ı çok daha büyük bir takımda izlemiş oluruz.

Umarım Sercan Yıldırım üç büyüklere değil de, Ajax gibi bir takıma gider. Gerçekten Sercan'ın geleceği açısından bundan çok daha güzel bir yol yok.

Bu Sefer Döndün Mi Lan?

Hakan Şükür'ün tekrar futbola dönüyor söylentileri bir yana şu zamanların kralı olan Baros'un dönüşünün büyük heyecanı var üzerimde. Sonuçta Hakan Şükür'ü severiz, sevmeyiz ama kendisi bu ülke tarihinin gördüğü en iyi golcülerden biridir, kimine göre de en iyisi. Ama 38 yaşında olan bir futbolcunun da ruhani boyutundan öte bir katkısının olmasını bekleyemezsiniz, sonuçta Michael Jordan basketbola geri dönmüyor. Ama Baros'un dönüşü gerek ruhani, gerekse kalite anlamında Galatasaray adıyla doğru orantıdaki kadro kalitesine dönüş demektir.

Hagi'nin de dediği gibi, bu takımda beş yıldızlık futbolcular da var ve Baros da en başta yazılması gereken isim.

Geçtiğimiz sezondan bu yana kaçıncı dönüşünü gerçekleştirdi sayamadım bile ama umarım bu sonuncusu olur. Bir takım düşünün ve en iyi futbolcusundan bu kadar uzun süre mahrum kalsın. Gerçekten büyük kayıp, özellikle de yeterli kadro derinliği yaratılmadığında.

Baros'suz günlerde santrafor sorunsalını yazdık durduk, Baros'un her geri dönüşünde de büyük umutlar bağladık ama kaybeden sürekli biz olduk. Şu sakatlıkları Baros yerine başka bir futbolcu yaşasaydı şimdiye kadar elli kere yollar ayrılmıştı. Özellikle de futbolcunun piyasası varken ve başka bir takıma da transferi söz konusuyken. İşte bu noktada Baros'un durumu Linderoth'dan ayrılıyor.

Farklı bir futbolcu Baros, Galatasaray'ı bir yabancı futbolcu ancak bu kadar benimseyebilir. Ali Sami Yen'in veda maçında veya TT Arena'nın açılış maçında sahada olamamasının getirdiği acı bir yana, o hatıra olsun diye Ali Sami Yen'in soyunma odasının kapısını söküp evine götürüyor. Hangi yabancı bu kadar fazla takımını benimsemiş ve zirveyi gördüğü takımda kalmak adına bu kadar fazla çaba göstermiş. Yukarıda da dediğim gibi, 1.5 senedir kesit kesit oynasa da Baros'un hala büyük potansiyeli var, daha geçen ay Sevilla bu adamın peşindeydi.

Maçları kalabalık mekanlarda izliyorum ve izlediğim kişilerin de geneli ''bu ülkede herkes teknik direktör'' kavramının içerisinde olan isimler. Yani herkes Hagi'den iyi futbolu biliyor, çok daha iyi antrenör bir bakıma. Lorik Cana'yı orta saha oynarken yerin dibine sokan ama stoper oynadığında da göklere taşıyan isimler. Oysa Cana'nın orta saha oynadığında neler yaptığını, partnerlerinin kimler olduğunu bile düşünmüyorlar. Ben de onlar yorum yaparken mecburen susuyorum, çünkü böyle bir laf salatasının içerisine girersem çıkamayacağım malum.

İşte o insanların son zamanlardaki Baros görüşü de sabit. Baros'u gözden çıkarmaları bir yana, yalandan sakat ayağına yattığını ve takımdan ayrılmak istediğini söylüyorlar. Oysa bu sezonun başında Baros'un iki yıllık daha sözleşme uzattığından habersizler. Baros varken iyi, Baros yokken en kötüsü durumu. İnsan bu durumlarda biraz da olsa vefa arıyor, merak ediyorum Baros sahalara döndüğünde neler diyecekler ve tepkileri neler olacak. Benim bildiğim Baros'un bulacağı 1-2 golden sonra yeniden krallık tacını ona verecekleri.

Gerçi Sivasspor maçından önce Neill, Kewell ve Çağlar Birinci de ilk 11'de diyen insanlarla bir aradayım. Asya Kupası'mış, sakatlıklarmış kimsenin haberi yok.

Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer. Bizim ise Baros'dan ağzımız epey yandı, yoğurdu üfleyerek yemek bir yana bir süre ağzımıza yemek falan sürmeyiz. Bu yüzden de Baros takımla çalışmalara başlamasına rağmen tam olarak hazır olana kadar sahaya sürülmez. Beşiktaş maçında yapılan hatanın tekrarlayacağını düşünmüyorum, bu yüzden Bursaspor maçında Baros'u görmeyi hayal etmemek lazım. Aynı şekilde Bursaspor maçından sonraki Gaziantepspor kupa maçında da oynamaz, bir ihtimal Eskişehirspor maçında sonradan oyuna girer.

İşin güzel tarafı ise artık alternatifler var, santrafor konusunda şanslı kıvama geldik. Stancu transferi, Kazım ve Pino'nun santrafor oynayabilme özellikleri derken zenginleşmeye yüz tutan bir santrafor hattı var. Hatta Sivasspor maçının ikinci yarısında olduğu gibi artık çift santrafor bile görmeye başlaaybiliriz. Bu da Kalli'den bu yana görmediğimiz, unuttuğumuz bir sistem. 4-3-3 ve 4-2-3-1'in uzun zamandır esiriydik. Şimdi ise Baros'du, yanında da Stancu'ydu derken 4-2-2 günleri pek de uzak değil.

Hagi'den Beklediğim Tek Bir Şey Var / SC Ritüeli #15 {3}

Takımın genel sorunları kalite, fizik yetersizlik ve rotasyonun da derinsizliğiydi. Şimdi ise Hagi'nin fizik yetersizliği çözdüğünü gördük, 70'den sonra bile ayakta kalan bir Galatasaray var. Rotasyon ise derinleşiyor, sakat futbolcuların da dönüşüyle beraber harika bir rotasyona sahip olacağız. Kalite ise yeni transferlerle beraber artmaya başladı ve iyi bir takım olma yolundayız. Bütün bu çekirdeği temel olarak aldığımızda yeni sezonda nasıl bir Galatasaray oluşabilir? Hagi'nin geleceğini ve şu kısa dönemde yaptığı icraatları nasıl yorumluyorsun?

Atilla Çelik: Bazı görüşler var Hagi’nin öncelikle takıma savunma yapmayı öğrettiği ve hücumu sonra düşündüğüne dair. Bu görüşe kesinlikle katılmıyorum. Son dönemlerde Galatasaray’ın hücum tarafında fazla etkili görülememesinin en büyük sebebi, kritik hücum oyuncularından yoksun olmasıdır. Eğer son on maçlık periyoda bakarsanız, Galatasaray’ın kaç tanesinde gerçek bir santrfor ile oynadığını görürsünüz. Uzun zamandır gerçek bir santrfor ile bile oynayamayan, Arda gibi bir oyuncudan mahrum kalan bir takımın hücumsal anlamda sorun yaşaması kadar doğal bir şey olamaz. Galatasaray’ı, takımın en kaliteli oyuncularının bir araya gelip peş peşe birkaç maçı arka arkaya çıkardığında değerlendirmek lazım. Bu kısa vadede hemen olabilecek bir şey olmasa da zamanla olacağına inancım var.

Galatasaray’ı eleştirirken, uzun zamandır üzerinde durduğumuz en önemli konulardan biri takımın fiziksel olarak iyi durumda olmaması ve belli bir dakikadan sonra oyundan düşmesiydi. Fiziksel anlamda bu kadar kötü olan bir takımın üst düzey başarılara ulaşması imkansıza yakındır. Yerküre üzerinde belki de en teknik takımlardan biri olan Barcelona’nın bile kondisyon durumu ortadayken ki onca pası ve sürekli yer değiştirmeyi yapabilmek müthiş bir kondisyona bakar, Galatasaray’ın bu anlamda yerlerde sürünmesi hayra alamet değildi. Bu anlamda Hagi’nin bu tespiti çok önemlidir. Eğer Galatasaray kora kor mücadele etmek istiyorsa ve hücumsal anlamda daha etkili olmak istiyorsa güçlü olmalıdır.

Hagi nasıl bir takım istiyor?

Güçlü, baskılı oynayan, rakibine üstünlük kurmak isteyen, mümkün mertebe hızlı oynayan bir takım istiyor. Yenildiğinde ağlayan futbolcular istiyor. Mağlubiyete isyan eden oyuncular istiyor. Sahada her şeyini veren, aç oyuncular istiyor. Takımı olduğu gibi kabullenen ve bu uğurda savaşan oyuncular istiyor. Bu isteklere kim hayır diyebilir? Kim bunların yanlış olduğunu söyleyebilir?

Hagi’den beklediğim tek bir şey var. En çok beklediğim tek bir şey var. Tabii ki sakatlar ve Aussie’ler döndüğü zaman beklediğim bir şey. İlk yarım saat boyunca rakibini darmaduman ettiği, sürekli bastırdığı, atak üstüne atak geliştirdiği, rakibini boğduğu Galatasaray’ı istiyorum ben. Bu, Galatasaray’ın yıllarca taşıdığı karakteriydi ve uzun zamandır bu karakterden mahrum kalmıştık. Rakibine artık daha fazla baskı kuran, tepki veren Galatasaray’ı istiyoruz. 10-15 dakikalık değil, minimum 45 dakika baskı kurabilecek bir takım istiyoruz. Gelecekteki Galatasaray bu olmalı. Ve bence Hagi’nin aklındaki Galatasaray da bu!

Bu ritüelin sonunda Elano'yu analım dedim. Santos formasıyla çıktığı son maçta iki gol atmayı başardı ve yüzü de gülüyor. Zaten bazı Güney Amerikalılar ne kadar büyük futbolcu olurlarsa olsunlar, buralarda ne kadar büyük parayı götürürlerse götürsünler Avrupa'da tutunmaları neredeyse imkansızdır. Onlar ülkelerinde krallıklarını ilan ederler ve Milli Takım'larında yer alırlar. Elano da biraz böyle. Shakhtar, Manchester City ve Galatasaray gibi takımlarda oynamasına rağmen her üç takımda da beklentilerin aşağısında kaldığını gördük. Ama bir şekilde o potansiyeli büyük transferler yapmasını sağladı, sağlamaya da devam ediyor. Senin Elano ile ilgili görüşlerin nelerdir, beklentilerinin hangi ölçüsünde kalan bir isim olmuştu?


Atilla Çelik: Elano ilk geldiğinde büyük kesimin büyük ümidi vardı kendisine dair. Elano Galatasaray’ın pas futboluna çağ atlatacak, takımın en önemli halkalarından biri olacak ve duran toplardaki hastalığı giderecekti. Ama hiçbir şey beklendiği gibi olmamıştı. Elano bazılarına göre yıldızdı. Ama o asla yıldız olmamıştı. Her daim takım oyuncusu olmuştu. Sağlam bir yapı üzerine kurulu olan ve sistematik oynayan bir takımın oyuncusu olmuştu. Galatasaray’ın yaşadığı sorunlar ortadaydı. Uzun zamandır bir takım olamamıştı Galatasaray. Sistematik yapısı yoktu ve başlangıçta görünüyor gibi olmuşsa da sonrasına çökmüştü. Çöken bir yapıda Elano’nun yapabilecek fazla bir şeyi yoktu.

Öte yandan Elano’nun da mental sorunları vardı. Mutsuzdu. Özel hayatı ile alakalı sorunları oyununa yansıyordu. Kewell büyük bir hevesle yüzünde gülümseme ile çalışırken, Elano reklam panosunun arkasında dikilmiş, somurtuk bir suratla bakınıyordu çevresine. Maalesef uymadı Elano Galatasaray’a. Kesinlikle kötü bir futbolcu değil Elano. Kaliteli bir topçu. Yıldız olmayan yetenekli bir oyuncu. Ama kimyalar maalesef uyuşmadı. Mutsuz olan bir insanın takımı için savaşmasını ve her şeyini vermesini bekleyemezdiniz.

28 Ocak 2011 Cuma

En Normali Culio / SC Ritüeli #15 {2}

Kazım Kazım geldiğinde Fenerbahçe'den kovulan adamı aldık dendi, Culio geldiğinde Galatasaray ağırlığını taşıyamaz dendi, Stancu'ya 5 milyon avro bonservis ödendiğinde bu adam bu kadar fazla para etmez dendi ve bir tek Yekta için kimsenin söyleyecek sözü yoktu. Zapata için ise beklemedeyiz, görmek lazım kendisini ama ilk izlenimi hiç de iyi değil. Geldikleri günle şimdiyi kıyasladığımızda yeni transferlerimizi nasıl buldun, en çok beğendiğin, en büyük umudu bağladığın transferler hangileri oldu ve bu transferler sence Galatasaray'ı istediği noktaya taşıyabilecek mi? En azından kısa vadede...

Atilla Çelik: Kazım Kazım’ın ilk 11 oyuncusu olarak alındığını düşünmüyorum. Kesinlikle rotasyonda kullanmak üzere düşünülmüş bir oyuncudur. Zihinsel bazı sorunları yüzünden istenmeyen bir adam olduğunu bilmeyen yoktu. Bir rotasyon oyuncusundan ise takımın omurgalarından biri eksildiğinde yerini az çok doldurması beklenebilir. Kazım’ın Türk statüsünde oynaması bir çok seçeneği beraberinde getiriyor ve zaten diplerde olan yerli kalitesine ekstra katkı sağlıyor.

Culio ise bir çok kitleyi şaşırtmış durumda. İsmini ilk duyduğumda yeterliliği konusunda şüphelerim vardı ama izlediğimiz Culio çok farklı şeyler söylüyordu. Mücadeleci, hırslı, savaşçı olup aynı zamanda teknik oyundan demetler sunan, duran topları kullanan, topu ayağında saklamayı bilen, en önemlisi futbolu bilen, arkadaşlarını yönlendiren bir oyuncuya sahip oldu Galatasaray. Culio’nun daha ilk maçtan çok beğenilmesi sadece onun futbolculuğundan kaynaklanmıyor. Galatasaray öyle uzun zaman kalitesiz orta saha oyuncularından uzak kalmış ki, görevini yapan ve işini bilen bir orta saha oyuncusu bile farkını hemen belli ediyordu. Culio’nun muazzam, muhteşem bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum. Galatasaray gibi büyük bir takımın sahip olması gereken, ortalama bir takım oyuncusu olduğunu düşünüyorum. Çok daha büyük hedefleri olan büyük bir takımın normal bir oyuncusunun karşılığı Culio olmalıdır.

Stancu ve Yekta üzerine konuşmaya bile gerek yok aslında. Yaşlarının genç olması bir yana, kendilerini futbolları ve becerileriyle kabul ettirmiş oyuncular. Yekta futbolun teknik ve akıllı yönünü temsil eden bir oyuncu. İnanılmaz bir Galatasaraylı oluşu başlangıçta onu çok heyecanlandıracak ve buz kesmesine sebep olacaktır. Takıma alıştıkça Galatasaray’a büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum. Stancu’nun oyunda kaldığı 30 dakikalık süre bile nasıl bir oyuncu olduğunu anlatıyor. Hızlı, seri, topla birlikte hızlanan, dikine oynayan, pres yapan, kaleyi gördüğünde şut çeken bir oyuncu. Aslında bir nevi Küçük Baros. Belki de onun daha bitirici versiyonu. Barosuzlukta rakip kaleye dikine gitmekte zorlanan Galatasaray’ın Stancu ile birlikte biraz daha rahatlayacağını düşünüyorum.

Zapata için herhangi bir yorumda bulunmak şu an için erken olsa bile, Galatasaray gibi büyük bir takımın çok daha kariyerli, başarılı ve güçlü bir kaleciye sahip olması gerektiği hepimizin malumu.

Galatasaray’ın mevcut kadro kalitesi bütünsel anlamda dengesiz ve sorunlu olduğu ve de Galatasaray gibi büyük bir takımın içerisinde yer almaması gereken birkaç isim varken, futbolun ne olduğunu bilen her yeni oyuncu girişi takıma ister istemez ekstra bir katkı sağlayacaktır. Bu çok basit matematiksel denklem gibi kanıtlanabilecek bir bakış açısıdır. Ama uzun vadede bu takım çok daha büyük başarılara bu oyuncular topluluğuyla ulaşabilir mi sorusuna gelirsek, en normal futbolcu Culio gibi olmalı diyerek ipucunu vereyim.

Sezon sonunu bir kenara bırakırsak, şu kalan bir haftalık transfer döneminde Galatasaray'ın hala transfer yapmasını bekliyor musun yoksa artık budur diyor musun? Yoksa yeni transferler Kewell, Neill, Arda, Baros ve Pino gibi isimler mi olacak?


Atilla Çelik: Açıklamalara bakılırsa transfer olacakmış gibi duruyor. Yarı sezonda ne kadar kaliteli oyuncu alınabilir orası muamma fakat Galatasaray’ın transfere hala ihtiyaç duyduğu bir gerçek. Transfer denen şey sadece oyuncu almakla olacak bir şey değil. Galatasaray kalitesi ile uyuşmayan oyuncuların da elden çıkarılması bir gereklilik. Orta sahaya iki oyuncu takviyesi yapılmasına rağmen hala hem ileri hem de geri çalışabilecek ve takımı maestro gibi yönetebilecek çok güçlü bir orta saha oyuncusuna ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum.

Bahsini geçtiğin beş oyuncunun sağlıklı bir şekilde geri dönüşleri olursa Galatasaray’ın şu anki görüntüsünün daha ileriye gideceği kesin. Bahsi geçen isimler takımın omurgası olabilecek isimler çünkü. Pino’nun Galatasaray için ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu son maçlarda iyice görmüşlerdir Galatasaray taraftarları. Onu beğenmeyenler umarım biraz daha iyi anlamışlardır. Pino’dan mahkum kalan Galatasaray’ın hücum konusunda ne kadar sıkıntı yaşadığı ortada. Pino ile daha fazla saldıran ve pozisyon bulan takım, onun sakatlığından beri rakip kaleye gitmekte ve pozisyona girmekte zorluk çekmeye başladı. Pino yapısı nedeniyle kendi bireysel ve patlayıcı özellikleriyle, yeteneğiyle tek başına pozisyon yaratan bir futbol kumaşına sahip. Bir Barossuzluğun nelere mal olduğunu Galatasaray’ı yakından takip eden herkes biliyor. Zaten Galatasaray’ın en önemli sorunu, takım için en önemli oyuncuların sürekli bir arada oynayamamasıydı. Yeni transferler bu yüzden çok önemliydi. Baros ve Arda olmadığında takım onları aramamalıdır. Diğer oyuncular onların yerini alabilmelidir.

Bu Stad İçin Kime Teşekkür Etmeli / SC Ritüeli #15 {1}

Ali Sami Yen mabedimiz ve hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası. Bunu kimse değiştiremez ve değiştiremeyecekte ama değişen dünya düzeniyle beraber de yeni bir stadyum ihtiyacı fazlasıyla vardı. Galatasaray'ı ekonomik olarak rahatlatacak ve daha ileriya taşıyacak bir stadyuma. Bu açıdan TT Arena her yönüyle mükemmel bir stad, bunun aksi bile iddia edilemez. Şu haliyle bile harika bir izlenim veren yeni stadın tamamen bitmesiyle de çok daha harika bir konuma geçeceği ortada. Senin TT Arena ile ilgili düşüncelerin nelerdir, içerisinde seyirciler olduğunu düşününce nasıl bir stad hayal ediyordun ve seyircileri gördüğünde de nasıl bir stad gördün?

Atilla Çelik: Ankara’da yaşadığım için stadyumu hala göremedim. Canlı kanlı göremedim. İnşaatını bile göremedim. Sadece resimlerden biliyordum. Sonrasında ise Sivasspor maçı ile birlikte televizyondan tam anlamıyla şahit oldum. Televizyondan gördüklerim sadece saha içi ile ilgili olacaktır. Çünkü stadın daha bir çok eksiği var. Tam anlamıyla oturması için en azından bir seneye ihtiyaç var.

Stad inşa halindeyken ve açılmasına az bir zaman kalmışken iç görünüm beni yeterince heyecanlandırıyordu. Seyircilerle birlikte muhteşem atmosfer oluşacağını tahmin ediyordum. Televizyondan şahitlik ettiğim atmosfer, stadın iç görünümü, devasa hali ve akustiği beni inanılmaz etkiledi, heyecanlandırdı. İlk düşündüğüm şey “keşke ben de orada olabilseydim” oldu. İş hayatım nedeniyle işi bırakıp gidebilecek bir konumda değilim. Ama havalar biraz ısındığında inşallah bir Cumartesi günü maçına gideriz hep birlikte. Televizyondaki görüntü beni yeterince etkilemişken içine girdiğimde nasıl bir hal alırım bilemiyorum. O yüzden şimdiden çok heyecanlıyım. Bana rüya gibi geliyor..

Gelelim olaylı açılışa. Galatasaray adının yerle bir edilmek istendiği ama taraftarların buna engel olduğu o güne. Önce şunu söylemek isterim. Ali Sami Yen'i, Saraçoğlu'nu, İnönü'yü de yapan devletti ama zamanında biz şunu yaptık, bunu yaptık gibisinden konuşan bir hükümet yokmuş. Şimdi ise sanki o metroyu sadece Galatasaraylılar kullanacakmış gibi konuşan, stadın henüz anlaşmaları bitmedi deyip inceden tehdit eden bir hükümet, bunun yanında da bütün açılışı berbat eden Toki yönetimi. Hepsinin aksine bütün bunları destekleyen, Galatasaray adını düşünmeden hareket eden Adnan Polat. Adnan Polat o gün stad açılışında misyonunu sıfırladı aslında. Sen neler söylemek istersin bu konuda, açılış gününde sen de ''alın stadınızı başınıza çalın'' deme noktasına gelenlerden misin?


Atilla Çelik: Galatasaraylı olup da bu olaylardan etkilenmemek mümkün değil. Kızmamak, öfkelenmemek, sinirden kudurmamak elde değil. Ülkemizdeki hemen hemen her hükümet özel bir yeteneğe sahip. Yapılan her işe şovenizm katmak ve çaktırmadan oy avcılığının peşinde koşturmak onların olmazsa olmaz yeteneklerindendir. Zaten yapmak zorunda oldukları hizmetleri bile bize lütuf olarak göstermeleri, nasıl bir zihin tarafından yönetildiğimizin kanıtı. Aynı hükümet halkı vergiye boğarken, ülkeye 1,25TL’ye giren akaryakıtın üzerine bir o kadar ÖTV koyup, yetmezmiş gibi ÖTV üzerinden bile KDV alarak halka 4TL’ye zıbartırken, hazineyi doldururken ve bunu aslında halka hizmet etmek için kullanması gerekirken, bu hizmeti lütuf olarak göstermesi komediler ötesidir.

Asıl acı olan nedir biliyor musunuz? Öyle bir hükümete sahibiz ki, vergi üzerinden vergi alan bir hükümet bu. Özel tüketim vergisi üzerinden katma değer vergisi alan bir hükümet bu. İnanması bile güç ama gerçek. Ve bunu yapan hükümet, halkı büyük bir maddi külfete sokan bu hükümet, halktan söke söke parasını alırken, halkın parasıyla krallar gibi yaşayıp utanmadan aynı halka laf sokuyor.

Belediye yardımıyla yapıldığı bilinen Kadir Has Stadyumu’nun yapımında bile aslında siyasi bir dokunuş vardır. Siz inanıyor musunuz ki eğer Abdullah Gül Kayserili olmasaydı o stadın yapımı bu kadar basit ve çabuk olsun? Gördüğünüz üzere tamamen ayrı olması gereken siyaset ve spor, maalesef bu hükümetler yüzünden birbirine girmiştir. Bu zihniyete sahip bir hükümetin bir çok şeyi sporseverlerin başına kakacağı bilinen bir gerçektir.

Toki başkanına şunu söylemek lazım aslında. Galatasaray Ali Sami Yen Stadı’nın üst kullanım hakkından vazgeçip o araziyi olduğu gibi terk ederken, o arazinin satışından elde edilen çuvalla para benim mi, bu halkın mı, Galatasaray taraftarının mı cebine girmiştir? Yoksa kendi başkanı olduğu birimin kasasına mı girmiştir? İlk önce buna cevap versinler ki, ondan sonra bilelim; bu stadyum bizlere bir lütuf mudur, yoksa bazılarının cebini doldurmuş bir yatırım mıdır?

Bir de şu soruya cevap versin, hükümet ve ekürisi Toki. Bu stad yapılırken hangi taşeron firmalara iş verildi, hangi firmalar zengin edildi ve bu firmaların ne kadarı hükümet kanadına yakın, aynı görüşü paylaşan, ahbap firmalardı? Onlar kendi ceplerini doldurup daha çok zengin olurken, acaba kim kime lütuf da bulunmuş? Halk mı, hükümet mi, Toki mi?

Adnan Polat için söylenecek bir şey yok. Her ne kadar ben aslanım diye geç elden kükrese bile hala siyasi karar alma mekanizmasının yanında yer almıştı. Bunun nedenlerini bilmek güç değil.

Bu stad için en çok kime teşekkür etmeli? Başta vefat eden değerli işçiler olmak üzere tüm işçiler ve terlerini son damlasına kadar döken çalışanlara teşekkür etmeli.. Emekçilere teşekkür etmeli.. Çünkü cebini dolduran doldurdu.

Dönüş Yolundan

Shakira hayranlığım sabittir ve kendisinin de spor camiasıyla ilgili fotoğraflarını da yakalayınca bloga ekliyorum. Bu fotoğrafta sanırım Dünya Kupası'nın dönüş yolundan ama yanılabilirim. Alman Milli Takımı ile aynı uçakta yer alıyor ve hep birlikte de bir fotoğraf çekinmişler. Tabii bu fotoğrafta en çok ilgimi derbeder bir imaj gösteren Löw çekiyor...

27 Ocak 2011 Perşembe

Ters Giden Bir Şeyler Var

Kadın Basketbol takımımızı yazmayı istemeden de olsa çok ihmal ettik. Hazır vakit bulmuşken ilk olarak onlar hakkında bir kaç şey yazmak istedim.

Ne yazık ki işler pek yolunda gitmiyor. Ligde hala bir mağlubiyetle, liderin ardından ikinci sırada olsak da oynanan oyun ne yazık ki hiç kimseyi tatmin etmeye yetmiyor. Örneğin dün oynanan Burhaniye maçını takip ederken bile stresse girdik. Henüz bir galibiyeti bulunan takım az kalsın Galatasaray' a çelme takacaktı. Takımdaki bütün yük tek bir oyuncunun; Sylvia Fowles' ın omuzlarında. Neredeyse her hücumda onun eline bakıyoruz. Seimone geçirdiği ağır sakatlığın ardından hala istediğimiz Seimone değil.(Bunu yazmam, yanlış anlaşılmasın, prensesin bende kolay kolay tükenmeyecek kredisi var.) Yerli kadrosu ne yazık ki malum ve bu konuda yapılacak pek bir şey de yok. Hal böyle olunca ''çat, pat'' ilerliyoruz. Bakalım bu ne kadar daha devam edecek*

Avrupa' da da işlerin pek yolunda gittiği söylenemez. Euroleague' de 16. olan takımımız, ülkemizin diğer temsilcisi Fenerbahçe ile eşleşti. Fenerbahçe tüm maçlarını kazanarak grup aşamasını 1. olarak tamamladı. ''Doping Skandalı'' nın ardından önce Diana Taurasi' yi ve ardından da Taurasi' nin ayrılmasında kendini sorumlu tuttuğunu bahane eden Penny Taylor' ı kaybettiler. Ancak oynadıkları maçlar bu kayıpların Fenerbahçe' yi beklenildiği kadar sarsmadığını gösteriyor. Bu eşleşmede, Fenerbahçe favori. Ama Galatasaray diyorum; umut diyorum; dua ediyorum.

Bir de üzücü haber verelim. Ne yazık ki Yasemen, pek çok takım arkadaşının yaşadığı sakatlığı yaşadı. Ön çapraz bağları koptu ve sezonu kapattı. Tam oynamaya, istediğimiz performansı göstermeye başlamışken bu sakatlık hepimizi üzdü. Umuyorum ki bu sakatlıktan, daha güçlü bir halde döner.

Son olarak, lig uzun bir maraton. Daha takıma takviye olacak ve zaman geçtikçe Ceyhun Hoca bir şeylere oturtacak diye umuyorum. Biz ''çat pat'' da olsa galibiyetlere devam edelim de ilerisini sonra düşünürüz.

Yeni Sezonun Önceliği; Savunma Transferi

Rotasyon sever Schuster'in yeni transferlerden sonra kafasındaki ideal 11'i bulduğunu ve kadronun da birbirine uyum sağlaması açısından rotasyona bu aralar başvurmadığını görüyoruz. Beşiktaş şu kadrosuyla çok iyi bir hücum takımı ve ligin de en kaliteli hücumcularına sahipler. Ayrıca oynanan futbola da baktığımızda hücum yönünde elde tutulan kalitenin hakkını verdiklerini söyleyelim ama futbolun da bir diğer yanı savunma. Bu açıdan da baktığımızda bütün maçları hücum ederek kazanmanız zor, nitekim hücumun yavaşladığı anlarda savunma zaafiyeri daha net ortaya çıkıyor.

Dünkü maçın ilk yarısına baktığımızda Beşiktaş'ın domine ettiği bir futbol vardı. Trabzonspor'un sahaya b takımıyla çıkmış olması Beşiktaş'ın sorunu değil ve ilk yarıdaki muhteşem futbolu da hiçbir şey ile gölgelemek imkansız. Quaresma ve Simao ile kanatlardan iyi gelen, Almeida'nın rakip savunmayı fizik gücüyle kitlediği ve bu sayede de sık pozisyona girebilen bir Beşiktaş vardı. Ama ikinci yarıda aniden yenen şok golün de devamında Trabzonspor'un Beşiktaş'ı kitlediğini gördük. Bir anda Beşiktaş'ın hücumcuları durdu ve Trabzonspor'un oyunun geri kalanında etkili olmaya başladığını gördük.

Bu da aslında Beşiktaş'ın savunma zafiyetinin bir imzası oldu. Beşiktaş'ın iyi hücum ettiği, sürekli pozisyonlara girdiği dönemde sıkıntı yok ama rakibin attığı bir golle de Beşiktaş sarsılabiliyor. Bunun da bir sebebi aslında Schuster'in yabancı kontenjanını ayarlamak adına girdiği riskler. Quaresma, Simao, Guti ve Almeida'yı banko olarak yazdığımızda mecburen savunmadan ödün veriliyor ve ligin ilk yarısında çok aranan Sivok'a yer kalmıyor. Hatta iyi bir sağ bek alternatifinin olmaması da Hilbert'i vazgeçilmez kıldığından Ernst'i bile yedek izler olduk. Bu da hücumu farklı savunması farklı bir yapıyı beraberinde getiriyor. Kenardan Ernst'i, Bobo'yu, Fernandes'i getirebilmek elbette büyük bir yabancı kadro kalitesi ama aynı kaliteyi yerli rotasyonu açısından söylemek güç.

Şimdi ise işler biraz daha karışacak gibi. Çünkü Ersan Gülüm'ün sezonu kapattığı açıklandı ve bu durumda da İbrahim Toraman dışında elle tutulur bir yerli stoper alternatifi yok. Yani Sivok'un 11'e yerleşmesi neredeyse kesinleşti ama hangi yabancının kesik yiyeceği de merak konusu. Quaresma, Guti, Almeida ve Simao'dan vazgeçilmeyeceğini düşünürsek Hilbert'in yerine Ekrem Dağ'ı izleyeceğimiz sonucu ortaya çıkabilir. Bu da defans dengesine bir darbe daha vuracaktır. Yani Ersan Gülüm'ün bu takım açısından önemi büyüktü, hatta olmazsa olmaz konumdaydı. Şu görüntüde Beşiktaş'ın savunmadan vereceği her ödünün, ulaşılması beklenen hedeften bir adım daha geride durmasını sağlayacağını söyleyebilirim.

Mutlaka ama mutlaka yerli rotasyonunu geliştirmek, özellikle de savunma için yerli hamleleri gerçekleştirmek şart. Yeni sezon transfer politikasının temel felsefesi bu olmalı...

Forvet Turu

Cenk Tosun ismi ligin devre arası için garanti diye baktığımız transferler arasındaydı. Potansiyeli, yetenekleri, yaşı ve sezon sonunda da sözleşmesinin bitiyor olması derken çok doğru ve ihtiyaç duyulan bölgeye nokta bir transfer olabilirdi ama Cenk Tosun'un futbol oynama isteğinin çok daha ağır bastığını söyleyelim. E.Frankfurt'ta bu sezon istediği forma şansını bir türlü bulamadı. Gekas, Halil Altıntop, Amanatidis ve Fenin'in arkasında kalmıştı ve Galatasaray'da da düzenli olarak forma şansı bulamayacağını düşündüğünden Gaziantepspor'a imza atmış oldu. Son Stancu transferinden sonra Baros, Kazım ve Pino'yu da işin içerisine kattığımızda Galatasaray'ın da zengin bir forvet hattı ortaya çıkıyor ve Cenk Tosun'un bu açıdan işi zor olacaktı. Kendisini kanıtlamak adına burada da rakipler güçlü ve onun aradığı temel nokta düzenli olarak forma giyebilmek. Kendisi açısından baktığımızda Gaziantepspor'a gitmesini saygıyla karşılıyorum ama böylesine önemli bir potansiyel de Galatasaray'da olsa hoşuma giderdi. Gaziantepspor'la da 4.5 senelik sözleşme imzaladı ve eğer kendini kanıtlayabilirse üç büyüklerde forma giyme şansı çok yüksek, üstelik Gaziantepspor'a da önemli bir para kazandırarak.

Real Madrid ise forvet diye kıvrandığı şu günlerde kısa vadeli çözümler içindeydi. Bu konuda da Mourinho ve Real Madrid yönetimi arasında sıkıntılar doğdu. Para harcamaya meraklı Real Madrid yönetimi nedense ligin devre arasında büyük ücretlerle yeni bir santrafor transfer etme çabasına girişmedi, aksine kısa vadeli çözümler önerdi. Nistelrooy derken de Adebayor'u kiralık olarak kadrolarına kattılar. Ayrıca satın alma opsiyonunun da ellerinde olduğunu belirtelim. Adebayor aslında düşüşte olan bir futbolcu, Manchester City kariyeri beklediği gibi geçmedi. Forvet deryasının her geçen zaman daha da büyüdü ve geçen sezonun büyük heyecan yaratan transferi olan Adebayor bir anda gözden düşme noktasına ulaştı. Bu sezon da sadece 13 maçta forma giyebildi ve 5 golü var. Tevez'di, Balotelli'di şimdilerde de Dzeko'ydu derken Adebayor ismini fazla duyamaz olduk ama o yüksek potansiyeli yine büyük bir kapıyı araladı kendisine. Şimdi büyük beklentilerin olduğu, Higuain'siz günlerde Benzema'ya sarılmış Real Madrid için elinden geleni yapmaya çalışacak ve kendini kanıtlayabilirse yeniden ait olduğu konuma erişir. 22 milyon avro'lukta bir opsiyonunun olduğunu belirtelim. Benim görüşüm ise Benzema'dan bile aradığını bulamayan Real Madrid'i Adebayor sırtlayamaz...

26 Ocak 2011 Çarşamba

Cana'nın Stoper Oynaması Neill'i Orta Sahaya Taşır

Cana'nın söylemlerinden çıkan sonuç bu. Hagi'nin yeni sezonda kendisini stoper olarak oynatacağını söyledi ve bu durumda da Sivasspor maçında yazdığım gibi, Neill'in orta sahaya çekilme durumu ortaya çıkıyor. Hatta bir sonuç daha çıkaracak olursak, beklenen orta saha transferi de sezon bitene kadar askıya alınır.

Neill, repertuarı son derece geniş bir futbolcu. Zamanında piyasasını daha çok sağ bek olarak forma giydiğinde yapmıştı ama yıllar onu stopere çekti. Şimdiki sıkıntıların da Neill'i orta sahaya doğru çektiğini söylemek lazım. Yüksek top tekniği ve mücadeleci yapısı sayesinde de orta saha olarak çok iyi iş çıkarabilir. Hatta kafamıza yer etmiş olan Ayhan, Mustafa Sarp ve Barış üçlemesinin üzerine de her yol paris diyebiliyoruz. Hakan Balta'nın da son haftalarda çok formsuz olmasına rağmen bu sezon en iyi dönemini orta saha olarak oynadığında yaşadığını ekleyelim. Bu açıdan da bakarsak Neill en azından kısa vadede Galatasaray'ın orta sahadaki ihtiyacını kapatır.

Neill'in transfer edilme nedenini düşünürsek, defanstan iyi top çıkarabilme olayı olduğunu görürüz. Yeni Popescu arayışları bizi Neill'e götürmüştü. Neill'in de Cana'ya oranla top tekniğinin çok daha iyi olduğunu söyleyebiliriz, işte bu açıdan Cana'nın stoper oynaması sıkıntı yaratabilir. Cana'nın da top tekniği çok üst düzey sayılmaz ama farklı özellikleri de savunmaya getirir. Bir kere yaşının daha genç olması daha mücadeleci, daha hareketli olmasını beraberinde getiriyor. Ayrıca Neill'in çizgi savunma konusundaki sıkıntılarını da atlamayalım, Cana bu konuda daha hareketli olduğu için avantajlı. Ama top tekniği işin içerisine girdiğinde de Servet ve Cana ikilisi sıkıntı yaratacaktır.

Hagi'nin devşirmeleri meşhurdur aslında. İlk geldiği dönemde de bu tip denemelerini görmüş ve başarılı da olduğunu söyleyebiliriz. Yine belli arayışlar içerisinde, şu yeniden yapılanmaya doğru yönlendiğimiz dönemde ne kazansak iyidir mantığı geçerli, hatta olası sürprizler de kafalarda kurulan bütün planları değiştirebilir. Bu yüzden Hakan Balta orta saha oynar, Cana stopere çekilir, Neill orta sahaya geçer ya da bunun gibi başka değişimler de izleyebiliriz.

Neill - Culio - Yekta orta sahasının da top tekniğinin daha yüksek olduğunu ve bu üç futbolcunun da oyunun iki yönünü oynayabildiğini belirtelim. Orta sahada Ayhan Akman'ın görevini Neill çok daha rahat uygulayacaktır. Yekta ve Culio'nun gelmesi Ayhan'ı orta saha üçlüsünün ortasında yani işin ön libero bölümünde oynamasını sağlamıştı. Bu da topla daha az buluşması ve pas hatalarının azalmasını sağlıyor. Ayrıca Ayhan Akman'ın seri bir futbolcu olmaması ve o bölgede de zaten aşırı seri bir futbolcuya ihtiyaç duymamak Neill için önemli. Bu yüzden Cana yerine Neill'in o bölgede olması da oldukça mantıklı.

Hagi'nin Neill'den Vazgeçeceğini Düşünenler Var

Çıkan haberlere inansak, Hagi Kewell'a da kapıyı göstermişti ve kadrosunda düşünmüyordu. Oysa Hagi geldiğinden bu yana Galatasaray'ın oynadığı maçlara baktığımızda Kewell bu takımın vazgeçemediği isimlerden biri oldu ve Kewell da olmasaydı hücum rotasyonu anlamında sıkıntılar yaşandığı zamanlarda rakip kaleye dahi gidemeyecektik.

Şimdi ise bu haberlerin devamı niteliğinde birşey okudum ve Hagi'nin Neill'i kadroda düşünmediği şeklinde haberler çıkıyor. Bunu da büyük ihtimalle gerçekleşen ve gerçekleşmesi olası orta saha transferlerine bağlıyorlar ve Cana'nın da son maçlarda stoper olarak çok iyi iş çıkarması da çıkan haberlerde büyük etken.

Oysa Hagi'nin ne istediği ortada. Mücadele eden, savaşan futbolcuları istiyor. Bunu da saha içinden çok önce futbolcuların yüzünde okuyor. Misimovic'in kadro dışı kalması bu yüzdendir ve Cana'dan veya Kewell'dan da vazgeçememesi sebebi bu. Tıpkı Neill için olduğu gibi.

Hagi'nin teknik direktör becerisini beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama tartışamayacağınız şey Neill gibi bir futbolcudan asla vazgeçemeyeceği olur. Eminim ki, Neill'in de sözleşmesini uzatmak adına büyük çabalar sarfediliyordur. Umarım sezon sonunda ülkesine dönmek fikrinden vazgeçer ve en azından 1-2 sezon daha Galatasaray forması giyer. Çünkü onun yerine transfer edebileceğimiz hiçbir futbolcu Neill'den iyi olmayacaktır ve o boşluğu dolduramayacaktır. Neill saha içerisinde sadece bir futbolcu değil, hepsinin ötesinde büyük bir lider ve mücadele adamı. Onun getirdiği artılar oldukça fazla, futbol repertuarını falan da hiç saymıyorum.

Bu tip haberlere de baktığımızda medyanın sürekli üzerimize geldiğini görüyoruz. İşte bu açıdan da Hagi'nin işi çok zor. Hagi'nin bir şekilde çıkan bu haberlere karşı cevabını saha içerisinde mutlaka vermesi lazım ve hiç gereği olmamasına rağmen kendini bir şekilde kanıtlaması şart. Yoksa Kewell gidiyor, Neill gidiyor, Cana iyi futbolcu değil, Baros mutsuz, Arda gidici, Culio'nun hiç artısı yok tarzında şeyler duymaya devam edeceğiz. Bu haberler de çıktıkça malesef Galatasaray içinden bazı kişilerin bile takıma yönelik umudu kalmaz ve umutsuzlar topluluğunu yaşamaya devam ederiz.

Mourinho'nun Barcelona Günlerinden





Barcelona'nın Mourinho açısından önemi büyük aslında. Tercümanlıktan teknik direktörlüğe uzanan bir yol başlamıştı Barcelona zamanlarında ama şimdilerde bu iki dost en büyük düşman ve Mourinho da bu düşmanlıktan asla mutsuz değil.

25 Ocak 2011 Salı

Üç Farklı Karakterin, Farklı Akibetleri

Van Der Sar için reyislerin reyisi diyebiliriz, bunda yanlış bir durum yok. Hatta futbolun 1 Mayis içlerinden de birisi, hem de kaleci olmasına rağmen. Çünkü o bir kaleciden ötesi, çok özel bir adam, çok farklı bir karakter. Malesef bu sezon sonunda da futbolu bırakıyor. 40 yaşına geldiği şu günlerde bayrağı devretme vaktinin geldiğini düşünüyor ama hala oynayacağım dese eminim 3-4 sezon daha rahat oynar ve Manchester United de kendisinden asla vazgeçmez. İnsanın içinden keşke daha önce Manchester United formasını giyseydi demek geliyor. Juventus'la zirve dönemini gördükten sonra geçirdiği Fulham günlerinde dibe doğru yüzüşünü ama tekrar ziryeve, kariyerinde doruk noktasına ulaşmasını izledik. Böyle bir kariyerin de başka bir örneği olduğunu sanmıyorum.

Mutu'ya geçersek şu sıralar ne yapacağını bilemeyenlerden, kendine doğru bir kariyer planlaması yapamayanlardan. Artık Fiorantina da kendisinden vazgeçmiş durumda ve sırtına aldığı Chelsea döneminden kalan külfetle beraber takım aramaya devam ediyor. Doğal olarakta ismi efsane Rumenlerin teknik adamlığını yaptığı takımlarla geçiyor. Önce Galatasaray ismini sıklıkla andık, Galatasaray'ın Mutu'yu falan istediği konuşuldu ama gördük ki meğer gündemde olan Stancu'ymuş. Galatasaray da olmayınca ikinci hedef olarak Shakhtar konuşuldu, belki Luce babası ona el açar dendi ama o yol da kapanmış görünüyor. Çünkü Lucescu, 32 yaşında olan bir futbolcuya yatırım yapmanın ne kadar doğru olduğu konusunda kararsız ve takımında oluşan iyi ahengini Mutu ile bozmak istemiyor. Bu durumda da Mutu ne yapar, kim kucak açar bilinmez. Çok büyük ihtimalle zirve yarışında olan takımlardan öte, alt klasman ekiplerde kendisini göreceğiz.

Son olaraksa Benzema. Real Madrid'in forvet forvet diye kafasını duvarlara vurduğu şu sıralarda elinde kalan tek alternatif ama beklenen bir türlü alınamıyor. Ayrıca ortamın da gergin olması ve sürekli basında çıkan iddialar derken Benzema'nın sırtında oluşan yükü tarif edemeyiz yine. Bu baskı altında iyi bile dayanıyor diyebiliriz ve en son maçta da takımını kurtaran isim olmuştu. Bu krediye rağmen de insanların Benzema'ya çok güveneceğini sanmıyorum, hedefler büyük ve Real Madrid'in de ne istediği belli. Casillas ise kaptanlık vasfını kullanarak Benzema'yı pamuklar içinde korumaya kararlı. "Karim'i her zaman korumak istiyoruz. Son maçta da takımın golünü attığı için manşetleri süsleyecektir ancak eleştirilerde de, aşırı övgülerde de dikkatli olmak lazım. O, bir sineği dahi incitemeyecek asillikte bir adam" diyor ve en doğrusunu da yapıyor. Nistelrooy'un bile transfer edilemediği şu zamanlarda eldeki futbolcuyu ateşin içine atmak yerine, onu kazanmak adına her yol denenmeli. Mourinho da zaten bunun farkında ama yine de büyük hedefler için büyük alternatifler gerekli. Acaba keşke Raul'dan vazgeçmeseydik diyorlar mıdır?

Bitmeyen Aşk; Kallström

Bazı futbolcular vardır, yıllar boyu peşinden koşar ama bir türlü transfer edemezsiniz. Bu geçen yıllar ise sizi asla yıldırmaz, inadına o futbolcudan vazgeçmezsiniz. Sürekli basının uydurduğu ve bir takıma yakıştırdığı isimlerden bahsetmiyorum. Transferini sağır sultanın bile bildiği ama bir türlü gerçekleşmeyen isimler asıl konu.

Bunlardan birisi de Kallström. Benim CM'deki en sevdiğim isimlerden ama kariyerinde zirve anını Lyon'da yaşamış bir futbolcu. Oysa CM'de hatırladığım potansiyeli Manchester United, Barcelona tadındaydı ama hayatta CM değil malesef. Yine de Kallström kendini Dünya futboluna kabul ettiren ve saygı duyulan bir futbolcu.

İşin aksine adı her yıl Galatasaray'la geçiyor, kaç yıldır sayamadım ama Galatasaray bu adamın peşinden bir türlü ayrılmıyor.

Çünkü ihtiyacı var, orta sahası yıllardır çok kötü durumda. Oyunun iki yönünü oynayabilen bir orta saha oyuncusuna en son ne zaman sahip olduk hatırlayamıyorum bile. Son iki yıldır ise bu işte zirve noktasına erdik. Öyle ki, Hakan Balta veya Neill orta saha oynadıklarında bile bizlerin gözüne bir farklı geliyorlar, yani bu sıkıntıdan kurtulabilmek adına yolumuzu Paris'e çevirdik. Paris'den ise saparak tekrar Lyon yolundayız ve Kallström'ü tekrar istiyoruz. Bu sefer ise teklif 4 milyon avro civarında, en azından Fransız basını öyle diyor ve şu ana kadar da bir yalanlama göremedim.

Peki bu transferi ister miyiz? Her yıl olduğu gibi, evet...

Bir başka yılların aşkı olan Biglia olmayınca Kallström'ün peşine düşüldü ama bu transferin yine gerçekleşme ihtimali düşük. Jean II Makaun'un da ayrılmasından sonra Lyon'un her ne kadar reddedilemeyecek olan teklifleri asla geri çevirmemesine rağmen alternatifleri daha da düşürmemek adına bu teklife hayır diyeceğini düşünüyorum. Bu yüzden Kallströn yine Lyon'da kalır ama emin olduğum konu sezon sonunda bu transferi yeniden konuşuyor oluruz.

Bir diğer soru da Galatasaray'ın hala orta saha transferine ihtiyaç duyuyor olmasıdır. Cana, Culio ve Yekta ile orta saha devrimini gerçekleştirmiş gibi görünmemize rağmen Kallström ayarında bir futbolcuya kimsenin hayır diyeceğini sanmam. Çünkü Cana'yı bir kenara bırakırsak övülen bu iki adamdan da daha kaliteli bir ayak ve takımın çehresine çehre katacak olan isimlerden birisi olur. Ama bu orta saha devriminin de gerçekleşmesi en azından sene sonuna kadar bu royasyonun devam etmesi anlamına gelir, yani herhangi bir transfer olmasa da şaşırmam.

Kewell'ı Japon Tadında Dinlemek

Tsubasa'yı Japonca da izleyenler bilirler, maçlar anlatılırken inanılmaz bir heyecan doğar. Çizgi film bir yana gerçek bir maç gibi, o fantastik goller büyük heyecanla anlatılır. Kewell'ın bu golünü de Japon TV'si bu tatla anlatmış. Kewell da Avustralya'yı uzatmalarda yarı finale taşımasını bildi ve Asya Kupası'na bir adım daha atmış oldular. Kötü yanı ise Kewell ve Neill'e bir türlü kavuşamamak ama bu kupayı alıp gelsinler, en güzeli bu. Umarım Kewell ve Neill'in Galatasaray'daki son senesi bu olmaz, bunu da ekleyelim, hatta mümkün oldukça her yazıda belirtelim.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Oktay Mahmuti'nin Takımını İzlerken Zevk Almak

Konumuz Erkek Basketbol takımımız. Lige harika bir başlangıç yapıp, Fenerbahçe Ülker' i yenip liderliğe yükselen ve şanssız mağlubiyetlerle koltuğu rakibine bırakan takım. Her takımın pozitif ivme yakaladığı dönemler olduğu gibi şüphesiz bocaladığı dönemler de olacaktır. Galatasaray son maçların, son saniyelerinde, rahatlıkla kazanacağı maçları basit hatalar olsun, hakemlerin üstün form düzeyleri olsun(!) kaybetti ve ligde zirveden indi; Avrupa' da da ilk maçında mağlup oldu.

Lig ile başlayacak olursak, henüz çok yeni bir takım Galatasaray. Ayrıca kadro kalitesi olarak da iki büyük rakibi Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker' in gerisinde. Eğer ki bu takım şampiyonluktan bahsedecekse bunun tek yolu vardır bence; normal sezonda müthiş bir performans sergileyip liderliği alırsın. Play-off' larda da seyirci desteği ile kupaya kadar uzanırsın. Tabii ki bunu başarmak hiç de kolay değil. Ayrıca bu kadar yeni bir takımda, bu denli büyük hedefler koyulması, büyük hayal kırıklarını da beraberinde getirir. Bu yıl bizim amacımız, Oktay Mahmuti' nin takımını izlerken zevk almak ve bir kaç sene içerisinde ''en üst nokta''ya ulaşacak takımı düşünmek olmalı.

Ligdeki mağlubiyetlerimizi Olin Edirne ve Erdemir karşısında aldık. Hani sığınmak gibi olacak belki ama iki maçta da rezil hakem yönetimi vardı. Özellikle Erdemir maçında ortadaki her topun Erdemir' e verilmesi; onu geçtim bariz Galatasaray lehine olan pozisyonlarda da topun Erdemir' e verilmesi, Galatasaray taraftarına küfür eden ve bunun mükaafatı olarak da her maçımıza atanan Engin Kennerman ile akrabalık bağlarımızı güçlendirdi(!)

Avrupa' da ise şok bir mağlubiyet aldık ne yazık ki. Son saniyelerde Tutku' nun serbest atışlarda 2' de 0 yapması maçın uzamasına ve uzatmalarda mağlup olmamıza neden oldu. Bir çok maçta bizi taşıyan ve bana kalırsa takımın en önemli parçalarından biri olan Tutku' dan o atışları sayı yapmasını bekliyordum ama atamadığı için de kızgın değilim. Tutku' nun çok çok büyük kredisi var taraftarın gözünde. Deplasmanda aldığımız mağlubiyet sonrası iç sahadaki tüm maçlar çok önemli durumda artık. Mutlaka 3' te 3 yapmalıyız Abdi İpekçi' de. Sonuçta da en kötü ihtimalle ikinci olur çıkarız gruptan.

Şimdi önümüzde bizim için kritik bir maç, Estuduiantes maçı var. Dediğimiz gibi evimizde kesinlikle kaybetmememiz gereken bir maç. Umarım bu maç, uzun bir galibiyet serisinin başlangıcı olur.

Futbolun Para Babası

Büyük futbol üstadları dendiğinde akıllara gelen ilk isimlerden biridir Rivaldo. Milli Takım'da yaptıkları bir yana, Messi'den Ronaldinho'dan önce Barcelona'nın en önemli ismiydi. 97-2002 yılları arasında bu formayı giymiş ama o da yıllara meydan okuyamamıştı. Ronaldinho'dan önce o yolu izleyerek Milan'a önemli bir bonservis karşılığında transfer oldu ama beklentilerden uzak oldu. Devamında ise ülkesinde gerçekleştirdiği mini bir deneme ve yeniden Avrupa.

Üç yıl formasını giydiği Olympiakos'da yeniden doğuşunu gerçekleştirdi, Yunanistan efsanelerinden birisi oldu, o ülke topraklarının gördüğü belki de en büyük futbolcuydu ama yaş kemale erdiğinden kısa bir AEK turuyla Yunanistan'a veda etti ve kendisini Özbekistan'da buldu. O dönemler Özbek futbolu da Katarlaşma yolundaydı, o yönde hamleler yaptı, büyük paralar haradı ve Bunyodkor da bu işin öncüsü oldu. Özbekistan'da da yıllara meydan okuyarak harikalar yarattı, paranın gözüne gözüne vurdu ve ülke topraklarına geri dönüş yaptı. Mogi Mirim diye bir takımı satın aldı ve bu takımında ayrıca başkanlığını yürüttü.

Nitekim macera bundan sonra başlıyor. Bir ilke imza atarak kendisini Sao Paolo'ya kiraladı. Bu takımın da teknik direktörlüğünü Zago yapıyor, bu da bizim için ilginç bir detay. Rivaldo, büyük bir tecrübe, hala büyük bir futbol ustası ve 38 yaşına da gelmesine rağmen pes etmemesi onun futbola ne kadar aç olduğunu gösteriyor. Sao Paolo'ya transfer olmasını başka bir nedenle açıklamak oldukça güç. Paranın ağa babası olan, Özbekistan'dan çuvallarla dönen Rivaldo'nun bir takım da satın aldıktan sonra normalde futboldan çekilmesini bekleriz ama o inanına mücadele etmek istiyor.

Bakalım neler yapacak, bizlere o müthiş frikiklerini yeniden izletecek mi. Keşke bu adam bizim takımda olsaydı dedirtecek mi. Rivaldo'nun Galatasaray hikayesini biliriz hepimiz, bu transfer gerçekleşmek üzereyken Hagi'nin veto ettiği söylenir durur.
 

Tüm Telif Hakları Sportif Cümleler 'e Aittir © 2009 -- Blogger Tarafından Desteklenmektedir